GenelYazarlardanYazılar

Müslüman, Ama Postmoderniz…

Zahir itibariyle insanları bakıp değerlendirirken dikkatimizi çeken ilk şey dış görünüşüdür, bazı simgeler, davranış ve tavırları onun nereye ait olduğunu, hangi düşüncenin kimliğini taşıdığının ipuçlarını verir, düşüncesiyle davranışı bütünleşenler taktir edilirken, bunun tersini yapanlar ise hep kınana gelmişlerdir. Yani kişinin müspet veya menfi davranışının faturası kendisine şeklini veren o dünya görüşüne çıkar. Davası ve derdi olmayanlar için bunun pek kıymeti harbiyesi yoktur, ama onu da içerisinde yaşadığı toplumun örf, adetleri şekillendirir.

Postmodern yaşam, çağımızda bütün bir dünyayı kuşatmış durumda, belki de dünya kuruldu kurulalı böylesine tek tip bir yaşam şeklinin hegemonyasının altına girip kuşatılmamıştı. Doğusundan batısına hangi dünya görüşü olursa olsun; Müslümanı, Hıristiyan’ı, Budist’i, Taoist’i… fark etmemekte hepsini etkisi altına almış tek düzeyleştirmiştir. Bütün bir insanlık eşyaya bakışından, hayatı algılayışına kadar bu dünya görüşünün etkisi altındadır. Postmodernizmin değirmeninin öğüterek un ettiği, popüler kültür içerisinde inançlı inançsız moderniz hayat süren, Laik-Demokrattan Marksist’i, Ateistten inançlıyı ayıran, birbirinden farklı kılan hiçbir fark görülmemektedir. Hayatı algılayışı, eşyaya bakışı ve yaşantısı açısından; hayatı idame ettirirken, varlık gayesi ne içindir, dünyada var oluşunun amacı nedir ve dünya onun için ne ifade ediyor, daha doğrusu bu sorular sorulması gereken sorular mı? Yaşadığı hayatı anlamlı kılmak isteyen, inandığı değerleri ölçü alması gerekenler için evet sorulması gerekir. Aksi taktirde bu soruları kendisine soramayan hayatı ıskalamış, gayesiz, amaçsız bir şekilde dünyayı ve hayatı doğru okuyamayan, etrafını göremeyen bakar kör olmuş demektir. İnsanlık nereye doğru evriliyor, bu gidişatımız nereye, böyle giderse ne oluruz? Endişesi ve kaygısı yaşamayan, sorumsuz ve sorunlu biri olmamız için bu soruları sormak kaçınılmaz olacaktır.

Bizler Müslüman olarak, her şeye farklı bakmalı bu bakışın sonunda da farklı olmalıyız, o farkımızı, İslam kimliğimizi her hal ve şartta düşünceden eylemimize damgasını vurmalıyız. Dolaysıyla bizim kaygılarımız, Müslümanca olmalı, yani Allah ne der, endişesiyle O’nu razı etmek biricik kaygımız olduğunda, o zaman yaptıklarımıza ve yapacaklarımıza aziz İslam’ın damgasını vurabiliriz demektir; okumamız İslam’ca, diplomamız Müslümanca olur, modernizmin putlarını kutsamaz   gelecek tasavvurumuzu onun zihniyetiyle oluşturmamalıyız, çünkü siz hangi bilgi kaynağına sahipseniz zihin yapınızı o bilgi kaynağı oluşturur; ‘yüksek bir kariyer, dolgun maaşlı iş, iyi bir ev, lüks bir arabaya binmek…’ Müslümanın derdi, gelecek tasavvuru bu olamaz/olmamalıydı. Çünkü onun bilgi kaynağı bunlara değer atfetmez. Eğer  Müslümanın derdi bu ise o zaman Müslüman olmayandan ne farkı kaldı ki? Oysa her ne yapıyor, dünyada hayatımızı idame ettirmek için hangi mesleği icra ediyor isek, önce onun Müslümanca bilgi kaynağımızdan felsefesini geliştirmeli/yapmalı değil miydik?

Geçmişte Müslümanlar okumuyor diye çok hayıflanır, eleştiri(r)lirdik! Başörtüsü için okul önlerinde ağlayarak mücadele verenler, başörtülerini kazandılar ama neleri feda ettiler!  An itibariyle Müslümanlarda azımsanamayacak ölçekte çeşitli dallarda üniversite bitirmiş insanımız var.  Kahir ekseriyeti ‘bir şeyler’ okumuş, diplomasını da almış ama okuduğu bölümle ilgili bir felsefe geliştirme diye derdinin/kaygısının olmadığı da ortada. Bu kaygısızlığın nedenleri arasında, belki de en büyüğü bir önceki nesillerin kendisinden sonraki nesle İslami değerleri doğru bir şekilde ‘transfer’/aktaramayışının vebali ve sorumsuzluğu yatmaktadır ve bu sorumluluk/sorumsuzluk hala devam etmektedir…

Çağı yakalayamayışımız, nelerin değişebilir nelerin de değişmezler olduğunu ortaya koyamayışımız bizi ve bizden sonraki neslimizi çıkmazlara götürmektedir. Oysa bizim değişmeyen değer/sabitelerimiz vardır. Değişim fikrinin sabit ucu buradan şeklini almalıydı/sabitelerimizden açıyı belirlemeli, değişim ve dönüşümün sınırlarını onlar belirlemeliydi. Sabitesi olmayan değişimin varacağı nokta belirsizdir. Sonuç itibariyle çürümeye ve kokuşmaya nihayetinde yok olmaya mahkumdur. Bizim her şeyimizin açılımının şeklini o vermeliydi; ev dizaynımıza, mimarimize, ticaretimize, ailemize, okulumuza ila ahir. Dedik ya diğerlerinden bir farkımız olmalıydı/yok. Çünkü başkalarının hayata baktığı yerden bakıyor, doğal olarak da onların gördüğünü görüyoruz; onlar gibi Liberal, Seküler dünyamızı mamur etmenin sevdasını yaşamaktayız. Oysa kitabımız ne diyordu? “Dünya sizin için oyun eğlence yeri, geçici yurt” (Hadit 20). Biz ahiret eksenli yaşamalıydık. Çünkü bizim için ahiret ebediydi, dünya ise geçici her ikisine de hak ettiği ölçüde değer vermeliydik.

İnsanları veya toplumları birbirlerinden ayıran, onları farklı yapı ve kurumlarda organize eden, belli bir amaç uğrunda bir araya getiren, ortak bir mücadele içerisinde eriten, birbirleriyle kaynaştıran en temel unsur, onların her birinin kendilerine özgü dünya görüşleri ve zihin yapıları, eşya konusun da bilgileri ve bakış açılarıdır.

Biraz daha farklı bir ifadeyle ortaya koyar ve somutlaştırırsak, Müslümanı Müslüman olmayandan ayıran; Demokratı Demokrat, Marksist’i Marksist, Hıristiyan’ı Hıristiyan yapan şey; onların bilgiye, bilginin oluşumuna, niteliklerine ve kaynağına nasıl baktıkları ve nasıl inandıklarıdır. Teknik bir terimle ifade edersek; onları temelden ayıran bu ayırıcı özellik, her birinin kendilerine özgü olan bilgi felsefeleridir. Bu demektir ki, Müslümanın bir bilgi ahlakı, anlayışı, bilgi görüşü, genel ifadesiyle bir bilgi kuramı vardır. Hadd-i zatında bu olmalıdır da. Burada Müslümanlarda en büyük yanılgı; hangi bilgi edinilmiş ise o bilginin, kavramlarıyla aziz İslam’ı anlamaya/anlamlandırmaya çalışılmasıdır, bu da çarpık bir din anlayışı ortaya çıkarmakta, dolaysıyla ‘şeye,’ karşı cenahın baktığı yerden bakılmaktadır. Nereden bakıyorsa baktığı şeyin kavramlarıyla İslam’ı anlamaya ve anlamlandırmaya  çalışılmaktadır. Halbuki olması gereken; İslam’ın bak dediği yerden, o şeyin bilgisinin kaynağına bakılmalıydı.

Meramımızı anlatması açısından; birçok ‘Müslüman mimarımız’ var! İslam’ın mimariye/meskene bakışıyla alakalı bir ön görüsü/felsefesi var mı? Doğrusu ben merek ediyorum.

Yıllar önceydi aşağı yukarı 17,18 yaşlarındaydım, bir inşat ustasının yanında çırak olarak çalışıyordum, köy yerinde bir tuvalet yapıyorduk inşaat evin dışında hemen yan tarafındaydı, fosseptik çukurunu bitirdik yan tarafına tuvalet taşını koymak için zemin hazırlanırken usta bana; “onu öyle değil şu şekilde koyacağız” dediğin de ben “neden öyle koyuyoruz usta” dediğim de “çünkü kişinin önü ve arkası kıbleye bakmamalı” demişti. Bu kişi mimar mühendisliği okulunu bitirmiş bir üniversite mezunu değildi, en fazla ilkokul diploması olan biriydi. Ama İslami hassasiyeti olan biriydi, bu sahada edebin, mahremiyetin, Müslümanın bir meskeni nasıl kullanması gerektiği konusun da bir duyarlılığı vardı…

Şimdi çok katlı siteleri bir düşünün, bu tür yapılar hangi kaygılarla böylesine insanları üst üste yığmaktalar! Her halde insanlar birbirleriyle daha iyi kaynaşsınlar, birbirlerine daha yakın olsunlar, birbirlerinin dertleriyle dertleşsinler, kendilerini daha bir güvende hissetsinler diye mi, yoksa az zeminden çok rant elde etmek için mi, herkesin kapısını kapatıp kimseyle irtibat kurmadığı, egoizmin ve bireyselliğin zirveleri yaşadığı yerler olsun diye mi…? Bu yapılar iç mimari olarak da ne kadar İslami oda ayrı bir konu…

Mimar kardeşlerim beni bu konu da mazur görsünler, derdim onları hedef tahtasına oturtmak, onları hicvetmek hele hiç değildir. Bu hepimizin derdi, yukarıda da dediğimiz gibi her ne icra ediyor isek onu İslam’ın perspektifinden bakarak yapma zorunluluğumuz vardır. Mimarlık burada sadece mevzu mankenliği olarak kullanıldı. Diğer meslek dalları bundan vareste değildir; ne doktorumuz, ne pedagogumuz, ne mühendislerimiz, ne de ekonomistimiz…

Müslümanlar postmodernizmin son derece sofistike ama baştan çıkarıcı, yanıltıcı, manipüle edici ve iki yüzlü yaşam şekliyle karşı karşıya olduğunun farkında değil gibi? Çünkü bu düşünce İslam’ı doğrudan karşısına almak yerin daha sinsi bir yönteme başvuruyor: İslam’ı protestanlaştırma veya sekülerleştirme anlayışına indirgeyerek İslam’ı tıpkı Hıristiyanlığa yapıldığı gibi Allah’la birey arasında olup biten bireysel bir inanç meselesine indirgemekte bunun için de İslam’ın siyasi, toplumsal, cemaatleşme taleplerini iptal ederek etkisiz hale getirilmek istenmektedir. Bunu elindeki her türlü imkanları ( Gazete, televizyon, radyo, kitap, sosyal medya vs.) kullanarak yapmaktadır. Küresel diktatörlerin sık sık söylediği bir şey var;“ Biz İslam’a karşı değiliz. O’nun hayata karışmasına/müdahale etmesine karşıyız.” Yani birey olarak İslam’ın bir kısmını yaşaya bilirsiniz, kimseye karışmama şartıyla. Buyurun size postmodernizim.

İslam’a inandığını söyleyip de modernizmin öngördüğü hayatı yaşamak nasıl mümkün olabilir? Bunu mümkün kılmaya çalışanlar bu çarpık ve iğreti yaşantıyı nasıl içlerine sindirebiliyorlar anlamak mümkün değil. Bunu çağdaş olmak, dışlanmamak, birilerine yaranmak, moda olduğu için mi? yapıyorlar; okumuşundan cahiline, her yerde başları örtülü, ama vücudunun bütün hatları belli olan (tesettürsüz) streç pantolonlu, makyajlı bayanların uygunsuz hal ve hareketleri, moda diyerek yırtık, pırtık daracık pantolonuyla namazı işkenceye dönen Müslüman erkekleri, gösteriş ve hava atma adına marka düşkünlüğü, haddi hesabı olmayan israfları/kibirlenmeleri, ömrü boyunca, evinde bir defa dahi kullanmayacağı gereksiz eşyaları, saymakla bitiremeyeceğimiz gayri  İslami  popüler kültürün sürüleştirdiği insanlardan farklı olduğumuzu ortaya koymak zorun da değil miydik, sürülere katılmak/sürüleşmek, tüketim kültürünün bir parçası olmak bize yakışıyor mu? Ey Müslüman! (Furkan 43). Sen “Allah’ın (kulu) kölesisin” (Zariyat 56, Enbiya 25) başkasına kölelik yapamazsın… O’nun gönderdiği bilgi kaynağından gücümüz nispetinde hayatımızı şekillendirmediğimiz müddetçe rızaya nail  olamayız vesselam…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir