GenelYazarlardanYazılar

Müslüman Doğulmaz Müslüman Olunur 2

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın adıyla,

Bir önceki yazımızı;(http://www.iktibascizgisi.com/musluma-dogulmaz-musluman-olunur/)

“İnsan, doğduğunda ismini ve isminin ne anlama geldiğini bile bilmiyor da,  dinini ve onun ne anlama geldiğini; nasıl bildi(?) ne zaman kabul etti(?)de o dinin mensubu olarak doğdu(?)

Hadi doğdu(!) diyelim. Peki yaşarken din değiştirenler, mevcut dinlerinin neyini beğenmediler de, yanlış dinde olduklarını nasıl anladılar da onu bırakıp başka bir dine geçtiler acaba (?)” diye sorarak sonlandırmıştık.

Gerçekten pek düşünülmeyen sorulardı bunlar. Ya da düşünülmesi istenmeyen sorular… Öyle ya insan doğduğunda ismini bile bilmiyor, başlangıçta bu konuda bir tercihte de bulunamıyor. İsminden memnun olmayan insanlar ancak  ileride kendi iradeleriyle mahkemeye başvurup ismini değiştirebiliyor. Kendi kişiliğine uygun bir isim tercih edip, bu değişiklik için takip edilmesi gereken tüm  adımları da atarak yeni ismine kavuşuyor.

Bütün bunların ortaya konulabilmesi için düşünmek, sorgulamak, karar vermek gerekmektedir. Kısaca ‘akletmek’ denilen bu süreç işletilmek suretiyle istenilen sonuca ulaşılmaktadır. İnsanın hayatını ilgilendiren böylesi bir konuda aklını kullanması sorgulaması ve bu sorgunun ardından –bilinçli- bir davranış ortaya koyması hiç şaşılacak bir şey değilken, mesele ‘inanç’ olunca şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşmaktayız;

Akıl devre dışı, bilinç kapalı, sorgulamak günah,  anlamaya çalışmak hadsizlik… İnsan kendisine karşı ön yargılı olunmasını istemiyor ama hep bir şeylere karşı ön yargı ile yaklaşmaktan da vaz geçmiyor. Hele hele söz konusu ‘inanç’ olunca milyarlarca insanın ‘önyargılı’ davrandığını söylemek hiç te yanlış olmayacaktır.  İnancını düşünüp tercih ederek değil,  peşin hükümlerle  oluşturan insanlar bir daha kolay kolay neye inandıklarını sorgulamaya cesaret edememektir.

Tabiri caizse; her insanın ön kabullerden/ön yargılardan oluşan bir kabuğu bulunmaktadır.  İşte insan yaşarken ya onu kırıp çıkmakta ya da ölene kadar bu kabuğun içinde kalmaktadır.

Din, bir yaşam biçimi bir hayat nizamı olduğu gibi ahiretteki yargının da tek ölçüsü olduğundan ön kabullere  da-yan-dı-rı-la-maz! Hiç kimsenin inancını ön kabüllerden oluşturup sonra da bunun faturasını bir başkasına ödettirmesi mümkün değildir.  Çünkü insan yaşadığı hayatın hesabını kendisini yaratan Allah’a yine kendisi verecektir. Dolayısıyla yaşarken neye, nasıl, neden inandığını biliyor ve bunu kendi iradesiyle yapıyor olmalıdır.

Eğer böyle değil de ön kabullerden oluşan bir din yaşıyorsa, bu ön kabuller çevresel şartlara (aile,toplum,ülke..) bağlı olacağından insanın akidesi ve buna bağlı olarak akıbeti de içinde yaşadığı bu şartlara göre şekillenecektir. Bu durumda;  nerede veya hangi çevrede doğduysanız orada yaşanılan din ile ‘din’leneceksiniz demektir. Bu durumda bahtınıza cennet mi, cehennem mi çıkacağını elinizde olmayan bu çevresel faktörler belirliyor olacaktır. Artık ne çıkarsa bahtınıza…!

Lakin kimse için endişelenmenize gerek yok. Bu anlayışa göre kimsenin bahtına cehennem çıkmamaktadır. Zira herkes bahtına cennete götürecek bir din çıktığını düşünmekte bunun için sevinmektedir… Çünkü dünyanın hiçbir yerinde insanlar dinlerinin, kendilerini cehenneme götüreceğini kabullenmemekte aksine söz konusu dine ‘cennet’ umuduyla bağlanmaktadır. Bu onlara çocuk yaşta ezberletilmiş, öğretilmiştir.  Hangi toplumda doğarsa doğsun oradaki toplumsal ve kültürel yapıyı din olarak benimsemek, ve benimsediği bu yaşam biçimini “hak din” olarak görmek milyarlarca insanın ortak yanılgısıdır!

Farklı dinlerin mensupları tarafından ortaya konulan bu ortak yanılgı;   -inanç-   kavramını alay edilmeye elverişli hale getirmektedir. Bu sayede zaten dine mesafeli duranların veya onu toptan yok sayanların eline koz verilip, ekmeğine de yağ sürülmektedir. Ateist akımların var olmasında değilse de, popüler olmasında bu ortak yanılgının payı göz ardı edilmemelidir.

Dünyadaki ateist eğilimlere baktığınızda hepsi, içinde yaşadığı toplumun ‘din algısı’ üzerinden bir eleştiri geliştirmekte ve -inanç- sızlık  propagandalarını bu algıya atfen yapmaktadır. Örnek olması sebebiyle sosyal medyada ateist bir hesaptan yayınlanan şu ifadeye bakınız;

“Tanrı ne kadar da adil! Nerede doğarsan oradaki din, hak din oluyor…” denilerek malum anlayışla alay edilip faturası da Tanrı’ya kesilmektedir.  Elbette ki inanmamayı tercih edenler, inkardan yana olanlar her yerde her çağda olabilir. İşin bu kısmı kendilerinden sorulacaktır. Lakin Allah’ın dini adına yapılan tüm olumsuz örnekliklerden, onu eğri göstermekten ise söz konusu dinin mensupları sorumlu tutulacaktır.

İşte burada ciddi bir sorun ortaya çıkmaktadır. Şahitlik sorunu!  Mensubu olduğunu iddia ettiğimiz inancı temsil etme sorunu! Biraz düşünülse görülecektir ki; bu “temsil” sorunu esasen “teslim” sorunundan kaynaklanmaktadır. Konuyu İslam üzerinden değerlendirirsek;  bir insan İslam’a ne kadar teslim olmuşsa onu o kadar iyi temsil edecektir. Veya nasıl bir İslam anlayışına teslim olmuşsa, yaptığı ‘temsilcilik’ o İslam’ın temsilciliği olacaktır.

Buradan hareketle Anadolu veya Ortadoğu coğrafyasını oluşturan halkların teslim olduklarını iddia ettikleri İSLAM’ı temsil etme konusunda  duyarlı ve gayretli davranmadığı ortadadır. Bu rahatlık müslüman doğmuş olmanın(!) verdiği rahatlıktır. Yani esaslı bir yanılgının getirdiği rahatlık…

Bu nimetten mahrum kalmış(!) olanlara gelince;

  • Onlar da İslam’ı araştırsın, okusun, düşünsün öyle olsun(!) diyen bu kimseler acaba kendileri düşünüp, araştırıp, okuyup mu İman ettiler (?)diye sorup devam edelim. Böylesi bir yaklaşımın sadece bize ait olmadığını, aynı algının diğer dünya halkları içinde geçerli olduğunu daha önce ifade etmiştik. Örneğin bize göre Hristiyan alemi diye tanımlanan bedbaht(!) Avrupada doğan bundan dolayı Hristiyan olan(!) insanlar burada doğmaktan gocunmuyor aksine övünüyor. Çünkü onlara göre de kendileri şanslı kullar diğerleri cehennemlik!  Öyle ya insanlar kendi içinde bulunduğu toplumun/ailenin ‘hak din’ olduğunu peşinen kabullenince böyle bir algı kaçınılmaz hale gelmektedir.  Peki sizin ne ayrıcalığınız var?  -Eee biz Hristiyan doğduk!  -Ama neden? -Burası Hristiyan bir ülke ve belli ki Tanrı bizi seviyor dostum! (…hayret bu sözler çok tanıdık geliyor…)

Dinin doğuştan edinildiğine, buna bağlı olduğuna inanmak aslında bir İsrailiyat ürünüdür. Adamlar dünyaya ürettikleri ürünleri satmakla kalmamış İsrailiyatı da satmışlar desek yeridir. Bilindiği gibi Yahudilik sonradan tercih edilebilen bir din değil, ancak Yahudi bir anneden dünyaya gelmekle mensubu olunabilen bir dindir. Yahudi doğmayanın daha sonra Yahudi olması mümkün değildir.  Bu bakımdan dünyadaki  -diğer din algıları-   yeni  gelenlere açık olması yönünden yahudilikle farklılık;   “dinin doğuştan edinilmesi” yönünden benzerlik halindedir.

Temsil meselesine geri dönecek olursak, bugün dünyada 1,5 milyarlık bir nüfus dinlerinin İSLAM kendilerinin MÜSLÜMAN olduğunu söylemektedir. Ve ekserisi bunu, bu coğrafyada doğmuş olmalarına bağlamaktadır. Bununla birlikte birçok İslam dışı, hatta insanlık dışı olaylara, düşünce ve davranışlara ev sahipliği yapan da yine aynı coğrafyada yaşayan insanlardır!

“Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam’a uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah’a iman edersiniz…….”(3/Al-i İmran 110)

Bu coğrafyanın dünya insanlığı için ne kadar hayırlı olduğu ortadadır. Gözyaşıyla kanın yarışırcasına aktığı, vahşetin, dehşetin eksik olmadığı, dış güçlere(!) zahmet olmasın diye iç güçlerin birbirini katlettiği bir coğrafyadır  burası… Yoksulluğu, yolsuzluğu, ahlaksızlığı, adaletsizliği, geri kalmışlığı ve dahasını varın siz sayın.

Bu coğrafyayı oluşturan 57 ülke, mensubu olduklarını iddia ettikleri dinin (İslam’ın) sadece temizlik ilkesine bile uyamadığından;  İslamilik endeksi adıyla yapılan ve hiçbir “İslam Ülkesi” denilen ülkenin ilk ona bile giremediği anketlerden bahsetmiyorum bile…

Sahi, dünya insanlarına neyin şahitliği yapılıyor coğrafyada (?) Hadi imkânları elvermedi de, imrenilen bir toplum olamadılar diyelim, hiç değilse iğrenilen işlere imza atmamak kendi ellerinde değil miydi?  İSLAM tabelası altında her türlü melaneti işleyeceksin sonra da “el-hamdulillah müslümanım” diyeceksin! -Hayırdır,  İslam’la tanışıklığınız nereden geliyor? -Doğuştan. -Nasıl yani? -Anlamayacak ne var,  Müslüman doğduk biz Müslüman!

Eğer öyle doğulmadığı gerçeği cesaretle ortaya konulsaydı, İslam’ın -ne olduğu- açıklanıp anlatılıp insanlara sunulsaydı, bu durumda onu tercih edecek olanlar bile-isteye, herşeyi göze alarak İslam’a öyle girecekti.  Bu bilinçli ve gönüllü şahitler İslam’a leke sürecek işler yapmamak için azami gayret ve hassasiyet gösterecekti. Yanlış anlaşılmasın ki, burada hatasız günahsız yaşamaktan bahsetmiyorum. Yaşamının bir anında günah işleyenle,  günahı yaşam biçimi haline getirenin ortaya koyduğu örnekliğin farkını anlamanızı istiyorum. Demem o ki; ‘Müslüman olmuş’  Müslümanların ortaya koyduğu şahitlik, diğer insanların nazarında olumlu bir örneklik ve farkındalık oluşturacaktır. Bu Müslümanların oluşturduğu toplum, en etkili tebliğ olan  ‘temsil’ görevini de yerine getirmiş olacaktır.

Öte yandan İslam’ı tercih etmeyen insanlar; olur da gayri İslami, gayri insani düşünce ve davranışlar  ortaya koyarlarsa; bu tamamen kendilerine mal edilecek, söz konusu fiilin faturası İslam’a kesilmeyecektir. Böylece İslam onu bilen-bilmeyen hiç kimsenin zihninde -öcü-leştirilmemiş olacaktır.

Peki ya şimdi durum böyle mi ? Bırakın İslam’ı, kendi dinleri hakkında bile sağlıklı bir malumatı olmayan Avrupa halkları ve onları politik çıkarları uğruna İslam karşıtlığı ile coşturan(!)  liderlere bir bakın.  İslam ve terör kavramlarını bir arada kullanmakta hiç zorlanmadıklarını göreceksiniz. Çünkü  Ortadoğuda yapılan her saldırının, patlayan her bombanın ardından, La ilahe İllallah! Allah’u ekber!  diyen insanlar dünyaya yeteri kadar malzeme vermektedir.

17-19 Temmuz 2014 tarihinde İstanbul’da, 32 ülkenin İslam Bilginleri ile yapılan bir toplantıda dönemin Diyanet işleri başkanı şu açıklamayı yapmıştı; “Yapılan bazı araştırmalara göre son yıllarda günde ortalama bin müslüman katlediliyor. Bunun %90’ı müslüman tarafından, kardeşi tarafından katlediliyor….” Evet, söz konusu toplantıdan alıntı yaptığımız bu gerçeği, bırakın bir batılıya kendi evladınıza izah edebilir misiniz?

Böyle bir coğrafya Allah’ın dinini temsil ediyor olabilir mi? Böyle bir coğrafyanın temsil ettiği dine başka dinlerin mensupları gıpta ile bakabilir mi? Temsil ettiğini söylediği dinden haberi olmayan, üstüne dini ne demişse tersini yapan o dine teslim olmuş  (müslüman) olabilir mi? Ömer (ra) bir gün mescide girdiğinde süklüm büklüm duran birini görür. Adamın yanına yaklaşır ve şöyle der; -Dik dur be adam! Sen Allah’ın dinini temsil ediyorsun! İnsanın otururken bile Müslüman olduğunun bilinciyle hareket etmesini gerektiren bir temsili yet bu!

Rabbimiz dininin temsilciliğini yapacak olan kullarının yürüyüşünü, konuşmasını dahi vahiyle bizzat şekillendiriyor ki; bu temsilcilik adı altında uygunsuz, olumsuz davranışlar sergilenmesin.  Örnek olmak, temsil etmek, şahit olmak noktasında günlük sıradan davranışların bile önemli olduğunu şu ayetleri tefekkür edince görmemek mümkün mü?

*Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne dağlara boyca erişebilirsin. (17/İsra,37)

*İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez. (31/Lokman,18)

*Yürüyüşünde orta bir yol tut, sesini alçalt. Çünkü, seslerin en çirkin olanı gerçekten eşeklerin sesidir.(31/Lokman,19)

Evet, Müslümanın yürüyüşü, konuşması, ses tonu bile önemlidir.  çünkü o Allah’ın dinini temsil edecek onu insanlara tebliğ edecek onun şahitliğini yapacaktır. Bu bilinç kişiyi her geçen gün daha hassas daha titiz davranmaya sevk edecektir. Olumsuz örnekliğin toplum nazarında ve insan fıtratındaki karşılığını anlamak adına gündelik hayattan iki örnek verelim; Bir futbol kulübü bile,   kendi taraftar grubu içinde uygunsuz davranışlar sergileyen kişileri kendisinden görmüyor;

-Onlar taraftar değil çapulcu!  diye kabullenmiyor. Takımlarıyla, kulüpleriyle hiç bir bağlantılarının olmadığı yönünde açıklamalar yapıyor ki; kamuoyunca ya da rakip takımlarca bu uygunsuz işleri yapan üç-beş serseri yüzünden kendi kulüpleri kötü anılmasın ve söz konusu olumsuzluklar kulübe mal edilmesin. Ünlü bir marka, isteyen firmalara bayilikler verse, bunların içinden bir tanesi müşterilerine markanın imajını güvenilirliğini sarsacak veya kaybettirecek bir muamelede bulunsa, marka sahibi derhal o kişinin bayiliğine son verir, doğan zararın tazmini için hukuki süreci başlatır, sorumluları cezalandırır. Kamuoyuna bu konuda bir açıklama yaparak söz konusu firma ile ilişkisini bitirdiğini açıklar.

Sonuç itibariyle markanın sahibi yılların birikimi sonucu elde ettiği saygınlığını bir kendini bilmezin heba etmesine müsaade etmez kayıtsız kalmaz. Gelin görün ki bu gün 57 ülke ‘MÜSLÜMAN’ tabelası altında İslam’ın saygınlığına yakışmayan bir yaşam biçimini benimsemiş durumdadır. Bu ülkeler Rabbimiz dedikleri Allah’ı değil müttefikimiz dedikleri devletleri razı etme azim ve kararlılığı göstermektedir. O ülkeleri oluşturan milletlerin durumu ise, hepinizin malumu… Ama hepsi müslüman maşallah! Her ne yaparlarsa yapsınlar önemi yok! Onlar müslüman doğmuş olmaları sebebiyle Müslüman!

Zaten çocukluğundan itibaren dinlediği her hocanın hutbeye başlarken söylediği :” -Aziz ve muhterem müminler ”sözü de kendilerini doğruluyor(!) Bu ülkeleri oluşturan halkların, hem bu kadar Hak’tan uzak hem de bir o kadar rahat/gamsız bir yaşam sürmeye devam etmelerinin ardında sözünü ettiğimiz bu algı, bu ön kabul vardır. Bu ön kabul milyonları mahvetmiş, mahvetmeye de devam etmektedir…

Bütün bunlara rağmen; “Bu batılılar da bize, bizdeki olumsuzluklara bakacaklarına açıp kitabımıza baksın, biraz tarih okusunlar canım!  O zaman zaten anlarlar neyin ne olduğunu”   diye düşünenler varsa şu soruyu kendilerine sorsunlar; Siz Hıristiyan âlemi bir zulüm ve haksızlık içine girdiğinde şöyle mi diyorsunuz? -Yaptıkları zulümleri öne sürerek onları,  dinleri üzerinden eleştirmeyelim. Önce bir kitaplarına bakalım. Ondan sonra bir kanaate varalım. Belki de bunların dini iyidir de onlar bilmiyor anlamıyor veya uygulamıyordur(!) Bilindiği üzere meseleye böyle bakılmaz. Bizim onlar hakkındaki tasavvurumuz onların yaptığı işlere göre şekillenir. Onlar da elbette bizim yaptıklarımıza bakacaklar.

Ancak ve ancak bizim doğru ve tutarlı olarak yaptığımız temsil, diğer bir ifadeyle şahitlik dinimiz hakkında sağlam bir malumat sunacaktır. Ondan sonra gönlü olan bu dinin kitabını da okur tarihini de araştırır. Olmayan da kendi inkarına ‘müslümanım’ diyenlerin sebep olduğunu ileri süremez! Müslümanım demek; Allah’ın dininin temsilcisiyim demek olduğundan ona halel getirecek her türlü eylem ve söylemden titizlikle uzak durmayı gerektirir. Çünkü İslam’ı bilmeyenlerin karşısına çıkıp onun şahitliğini yapacak kişinin o dine uygun yaşıyor olması gerekir. Yine bir ayet ışığında düşünmeye devam edelim;

“Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri SEÇMİŞ  ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim’in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur’an’da) da sizi ‘MÜSLÜMANLAR’ olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize ŞAHİD olsun, siz de insanlar üzerine ŞAHİDLER olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a sarılın, sizin Mevlanız O’dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı.”(Hac,78)

Evet, 1,5 milyarlık coğrafyanın MÜSLÜMAN ismini ne kadar hak ettiğini,  bu haliyle insanlara İSLAM’IN mı yoksa HÜSRANIN mı şahitliğini yaptığını anlamak zor olmasa gerek.  Yine, din konusunda size bir güçlük yüklemedim diyen Allah’ı dinini güçlüklerle çevreleyenlerin dış güçler(!) olmadığını anlamak ta zor değil…  İslam; Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın kulları için beğenip takdir ettiği bir din/düzen olduğuna göre onu yaşadığını söyleyen toplum doğal olarak ‘imrenilen’ bir toplum olmalı değil miydi?  Bırakın siyasi, ticari, hukuki boyutunu; gavur dediğimiz Almanya’nın sokaklarına imreniyoruz da İstanbul’un sokaklarına neden imrenmiyoruz? Onları da mı dış güçler(!) kirletti?

Elbette sokak temizliği onları ahirette kurtarmayacak ve elbette bizi de buralarda doğmuş olmak kurtarmayacak… Kurtulmak için -bir şey-  olmalı insan. Yani olmalı diyorum çünkü bahsettiğimiz ‘şey’   olunduğunda bir anlam ifade ediyor.  Olunmadığında ise ebedi pişmanlık;

O inkâr edenler Müslüman OLMAYI nice kereler dileyecekler (Hicr,2)

Dikkat edin doğmayı değil, OLMAYI dileyecekler!

Öte yandan batının elde ettiği maddi üstünlük ve doğuyla arasındaki gelişmişlik farkı batıdaki insanların öz güvenini artırırken doğu insanını da onlara hayran bırakmakta, özendirmektedir.  Böyle olunca bu toplum, teknoloji ve sanayi ürünlerinin yanı sıra asırlarca KÂFİR diye savaştığı her Cuma namazında kendisine beddua ettiği(!)  batının yaşam biçimini, hukukunu rejimini dahi başına taç eder hale gelmiştir. Ama olsun – o- Müslüman doğmuştur bir kere!  Aslolan da budur zaten gerisi teferruattır.

Meseleyi neresinden sorgularsanız sorgulayın sürekli aynı yere çıkmaktadır. İnsanlık âleminin sıhhatli ve tutarlı bir din algısına ulaşamamasının sebebi bizzat kendisidir. Çünkü herkes söz konusu dininin mensubu olarak doğduğunu iddia etmektedir. Bu durumda dünyada farklı bölgelerde farklı dinler yaşanmakta her biri de hak din üzere olduğunu düşünmektedir. Bir olan Allah’ın birden çok dini olmayacağına göre bu yaşanılan dinlerin adı her ne olursa olsun mahiyeti ŞİRK unsurları barındıracaktır.

Allah’a ne ile şirk koşulduğunun sonuç bakımından bir önemi yoktur. Çünkü Şirk imanı geçersiz/değersiz kıldığından yapılan amellerin de ahiretteki karşılığını yok eder. Açık konuşalım; insanı cehenneme götürür! Oysa dünyada yaşarken hiç kimse ŞİRK içinde olduğunu kabullenmez. Hatta bu hususta mahşerde bile Allah’a yemin edenlerin olacağını bizzat Rabbimiz şöyle haber vermektedir:

*O gün onların hepsini toplayacağız. Sonra şirk koşanlara “Hani nerede Allah’ın ortakları olduklarını sandıklarınız?” diyeceğiz.

*Sonra onların “Rabbimiz, Vallahi biz müşriklerden değildik” demelerinden başka bir fitneleri (yalan mazeretleri) olmadı.

*Bak kendi nefislerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden nasıl kaybolup gitti. (6/En’am 22,23,24)

İyi güzel de bu kadar insan bu yoğun şirkin, batıl telkinlerin karanlığında nasıl yolunu bulacak? Endişeye mahal yok! Hidayet hiçbir beşeri proje ile tesis edilemez, hiçbir beşeri projeyle de engellenemez. Hakikat onu hak edene er ya da geç değil, tam vaktinde ulaşacaktır. Çünkü onu dağıtan yandaş bir firma değil hiçbir işinde geç kalmayan, erken davranmayan, torpil yapmayan, asla unutmayan… hüküm ve hikmet sahibi olan Allah’tır Allah! Hidayet dediğimiz bu nimetin dağıtımı doğduğumuz yere, aileye, soya, sopa göre belirlenmez.  Kullarına karşı adaletli, şefkatli, merhametli,  olan Rabbimizin bu konudaki şartı kendi üstün ifadesiyle şöyledir;

O; “Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin” diye dinden Nuh’a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri’ etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini buna seçer ve içten kendisine yöneleni hidayete erdirir.  (Şura,13)

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir Yorum

  1. Sinan abi saten uzun asırlardan beri müslümanlar Dinini atalarini , büyüklerini üzerinde bulduğu şekliyle esas kaynagına mukayese yapmadan,dusünmeden, tahkik etmeden, yargilamadan pesinen bir dogma gibi almislar.
    Halbuki sorgulasalar Allah bizzat bu durumlarinin yanlis oldugunu uyarmis. Ve islam dininin esaslarini belirliyen vahyinin de bu sekil de alinmamasini tembihlemis ki size verdiklerimizi ancak üzerinde düşünür, akl ederseniz yararini görebilirsiniz. Yani şüphelerinizi giderdikten emin olduktan sonra gercek ve gerekcelere dayali bir sekilde teslim olunsun ki hayat biçimine dönüşebilsin…peki ya
    müslümanlığın ne anlama geldini iyi bilen lakin bir kısmını söyleyip bir kısmını gizleyenlere yada bu da Allah katindandir diyenlere yada kitaptan sanilsin diye ağzını eyip bukenlere ne demeli. müslüman olmanin ve öyle kalmanin esaslarına ( vahye ) sarilmadikca samiri kılıklılar hep piyasada olacaktır…eger bizler musa olursak samiriler de bögüren buzaglarida zayi olacaktır..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir