GenelYazarlardanYazılar

Müslümanlarda, Kimlik ve Aidiyet Sorunu

Kimlik; şahsın kendini tanıtması/tanımlamasıdır.

Kimlik, en genel anlamıyla kişinin kendini tanımlama biçimidir. Başka bir deyişle, kendi varlığının bilincinde olmak olarak da düşünebileceğimiz kendini tanımlama; ‘ben kimim, nereye aitim, kimleri/neyi temsil ediyorum?’ sorularının cevap bulduğu tanımlamadır. Şahsın kendini tanımlamasında ve kimliğini betimlemesinde iki unsurun etkisini görürüz. Birincisi genetik unsurdur ki; bu kişinin kendisinin kazanımları değildir. Doğuştan kişiye bir başka kudret tarafından bahşedilmiş şeylerdir; ırkı, cinsiyeti, içerisine doğduğu kültür/toplum ve potansiyel olarak yetenekleri. Bunlar hiçbir emek sarf edilmeden elde edinilen niteliklerdir. Diğer bir ifadeyle kimlik (nüfus kağıdı) bilgilerimizdir. ‘Ben kimim?’ sorusunun bir yönünü betimler. Kimlik bildiriminde bu da önemlidir. Şahsı diğerlerinden hem ayırır hem de toplum içerisinde farklı ilişkiler, bağ kurmayı kolaylaştırır, ilk tanışmada sorulan soruların başında gelir, ‘kimlerdensin, nerelisin’? Bu suale kırsal kesimde verilecek cevap kolaydır. Ama Şehirde/kentte bu suale verilecek cevap biraz daha zorlaşır daha çok insanlar kendilerini içerisinde bulundukları yapıya olan aidiyetleriyle tanımlarlar. Bu yapı içerisinde bireysel bilinç oluşur ve bunun daha uç boyutu ise asli unsur haline dönüşmesidir. Bugün dünya üzerinde oluşan ırki/milliyetçi kimlikler/akımlar buna örnektir.

Kimliği belirleyen ikinci unsur ise; bireyi de içine alan, onun kişisel kimliğinin varlığını inkar etmeden, bir fikir etrafında bilinçli bir şekilde tercihte bulunarak birinci kimliğini alt kimlik olarak ikinci sırada tutarak bir kimlik tanımlamasında bulunabilir; ben Müslüman Türküm/Kürdüm/Arap’ım/Acemim vb. Bu genel unsurdur. İslam da bireyin kimlik bilinci bu genel unsur farkı ile oluşur. Burada önemli olan ‘bireyselliğin’ dışında ortak bilincin oluşmasının sağlanmasıdır. Bu bilince genel yapısıyla toplumsal bir bilinç de denilebilir. Bu bilinç yapısı itibariyle kendini diğer topluluklardan ayırır. Diğerini ötekileştirmez, diğeri ile kendisi arasında hukuki kurallar çerçevesinde yaşam ilişkisi vardır (aile hukuku, savaş hukuku zimmi hukuku…). Yani modernizmin aksine kolektif bir bilinç oluşturur. Modernizm; bireysel kimliği öne çıkarır, ulus kimlik ekseninde betimlediği insanı ötekileştirir, ötekileştirmekle de kalmaz onu yok etmeye, olmuyorsa pasifleştirmeye kadar gider.

Allah elçisi Muhammed (as) arkadaşlarından Selman-ı Farisi ye kim olduğu, nesebi sorulduğunda ‘İslam oğlu Selman’ demiştir.

Hangi nedenden dolayı bazı insanlar birlikte/ortak hareket ediyorlar sorusunun cevabı buradadır. Bu oluşuma aidiyet olgusunun büyük etkisi vardır. Bu kimlik toplumsallaşma sürecinde bireyi toplum içerisinde dinamik hale getirir. Bireyin bilinç seviyesini yükseltir, kalitesini artırır, otokontrol vazifesi görür; fikre ters düşen, uyuşmayan düşünce ve davranışları izale eder, yerine doğrusunu koyar ve gelişmesini “Emr-i bil-magruf nehy-i anil münker” le sağlar. Tevhit; Doğusundan, batısına, yerkürenin neresin de olursa olsun her bir bireyinin aynı inanç ve davranışları sergileyen bir bilinç toplumu oluşturur; Hangi ırktan olursa olsun, hangi dili konuşursa konuşsun onların aralarındaki engel gibi görülen şeyler sunileşir bunlar inançlı insanlar arasına bir imtiyaz sınırı çekmez. Buna inanan mümin hangi coğrafyada ve yönetim altında yaşarsa yaşasın, artık o İslam kimliğini benimsemiş İslam cemiyetinin azalarından biridir. O artık İslam’ın bir askeri, onun vatandaşıdır. Her hal ve şartta onu kanunlarını müdafaa etmek onun tabii hakkıdır. (Mevdudi. İslam vahdeti ve ırkçılık)

Günümüz modern dünyasında da küreselleşmeyle birlikte bir realite olarak kimlik, daha çok aidiyet boyutuyla tanımlanır olmuştur. Aidiyet duygusu her insanın doğasında var olan psikolojik bir duygudur. Bu duyguyu gereği üzere sağlayamayanlar, ‘ben kimim’? sorusuna yeterli cevap veremeyecektir. Rüzgar ne yandan eserse oyana savrulacaktır. Nitekim vahşi kapitalizmin günümüzde insanları alabildiğine bireyselleştirdiği, ailenin, toplumsal dayanışmanın (cemaat) yok olduğu, tüketim toplumu haline dönüştürüp,  çarkları arasında öğüttüğü, sosyal medya , televizyon ve basın yoluyla da terbiye edilerek şekillendirilmektedir; geride kalanları iteleyerek kışkırtmakta, (‘senin kimden ne eksiğin var’) ileri gidenlere,  parmak sallayarak, gerektiğinde  burnuna vurmak suretiyle (‘bir tek akıllı  sen misin’) diyerek insanlık adete tımar edilip, burnuna halka takılıp, istenilen yere sürüklenip, kimlik krizi yaşatılmakta, nereye ait olduğunu bilememekte. Kendisine ve insanlığa huzur vermeyen bir hayatı yaşayarak şaşkına dönmekte.

Bu halimiz şu hikayeye ne kadar benzemekte; ‘Bir gün Kiliseye bir kuş girmiş, kuş aynı zamanda İsa heykelinin başına pislemiş, bunu gören papaz; ‘sana Müslüman desem Kilisede işin ne, yok eğer Hıristiyan’san bu heykelin başına niye pisledin?’ demiş.

Müslüman’san bu bireyselliğin, egoizmin, kapitalizme köleliğin, israfın, sürüleşmen, ‘kitapsızlaşman’… niye? Yok eğer Müslüman değilsen bu camide cemaat da, Kabe de hacda, ramazanda oruç da… işin ne?

Kim olduğunu bilen, nereye ait olduğunu, olması gerektiğini bilmektir. İslami literatürde buna cemaat olmak denir. Cemaat; Bir amaç uğrunda hedefe varmak için organize olmuş topluluğun adıdır. Aidiyet bilincidir, insanda disipline olmayı öğreten, sorumluluk yükleyen, otokontrol mekanizmasını işletendir; birbirini uyaran, doğruyu gösteren, yanlıştan alı koyan, üyelerini daha güçlü ve cesur kılan, bireyi benden bize dönüştüren yapının adıdır cemaat.  İslami literatürde en geniş anlam da bu ümmette tekabül eder.

Sadece aidiyet duygusuyla, kimliksiz toplum içerisinde bulunmak, kişiyi sürüleştirir, sürüleşen bireyler toplum içerisinde sorumluluğu paylaşmaktan çok sorun haline gelirler. İslam da ‘aidiyet’ sadece bir duygudan kaynaklanan bir ihtiyaç değil olması gerekli olandır. Çünkü aidiyet bir bilinç, bütünleşmedir.  İslam alt kimliği hiçbir değer yüklemeden inananları üst kimlikte birleştirir. “İman edenler kardeştir” (Hucurat 10). Onun içindir ki, ‘Mümin’ler bir vücudun azaları gibidirler’ (Buhari). Bu bağlamda İslami kimliğe rengini veren, onu şekillendiren Tevhittir.

Bunun dışın da oluşan aidiyetlere duygusal aidiyette denilmektedir; bir gerçeklikten çok duygusal olarak bir şeylere bağlanmak, sempati duymak, tarafgir olmak; futbol, müzik, siyasi parti, herhangi bir şekilde gurup oluşturma, zaman öldürme meşguliyeti, insanı deşarj eden ne kadar şeyler var ise bu kapsam içerisine girer. Bunlar köksüz, yapay ve geçici şeylerdir. Gurup psikolojisinin oluşturduğu; güven, içerisinde bulunduğu guruptan menfaat devşirme, sosyal destek, dayanışmadan kaynaklanan bir güç oluşturma/sığınma ihtiyacından doğan içgüdüsel bir aidiyettir. Bu tür aidiyetler de bir aidiyettir ama duyguların tatminine yöneliktir; duyguların kabardığı yerde görünür olan, duyguların söndüğü yerde ise aidiyet de son bulur.

Kimlik sorunu; kim olduğunu ve olması gerektiğini bilmeme halidir. Kimlik elbiseye benzer, o elbiseyi biçip-diken de kimliği belirleyen fikirdir, bunu kim giyerse oraya aidiyetini belirler, o ihtiyaç duyulduğunda giyilen ve çıkarılan bir aksesuar değildir. Kimliğin önüne koyduğunuz şey onu belirleyendir; Müslüman kimlik, laik demokrat kimlik, Marksiz kimlik vb. Kim hangi kimliği benimseyerek o fikrin elbisesini giyerse o elbise giyenin üzerinde iğreti durmaz/durmamalı hatta bütünlük arz eder/etmeli. Olması gereken bu olmakla birlikte ne yazık ki, bugün Müslümanlara kimlikleri sorulduğunda, ‘İslam’ diyenlerin kimlik ve aidiyet konusunda çoğunda sorun yaşanmakta, modernizm karşısında mağlubiyetin  verdiği aşağılık psikosuyla zihinlerinin kirlendiği görülmekte, nereye ait olduğunu tam olarak bilememekte/kestirememekte; Müslüman ama demokrat, Müslüman ama milliyetçi, Müslüman ama gelenekçi, Müslüman ama münafık vs. İslam kendisine bir şeylerin eklenmesini veya çıkarılmasını kabul eden bir düşünce olsaydı bunları makul kabul edilebilirdik. “Dinin bir kısmına inanmak, bir kısmını ret etmek” (Bakara, 85). İslam’ın onay vermeyişi, herhangi bir eklemeyi veya çıkarmayı kabul etmeyişi, kendisiyle herhangi bir şeyin sentezlenemeyişi, kendi başına müstakil dört başı mamur bir dünya görüşü olmasındandır. Böyle yapmak bu dini ya bilmemektir ya da bilerek eksiltmek veya ziyadeleştirmektir. Dolaysıyla her iki halde mazur görülecek, masum bir durum değildir. İslam’ın bütünlüğü açısından “Ekmeltü leküm diniküm” (Maide 3) ifadesiyle mümkün değildir. Çünkü İslam hayatın tamamını kuşatan, boşluk bırakmayan dünya görüşünün adıdır. Ondan bir şeyi çıkarmak veya ziyadeleştirmek onun bütünlüğünü bozar.

“Sen, beraberindeki tövbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı gitmeyin, doğrusu Allah yaptıklarınızı görür.” (Hud 11)

“Ey Elçi, Rabbinden sana indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan, O’nun mesajını duyurmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu kafirler toplumu, Allah’ın yoluna girmezler.” (Maide67)

“Eğer o bazı sözler uydurup bize iftira edecek olsaydı, onun şah damarını koparırdık. Sizden kimse de buna mani olamazdı. Şüphesiz o muttakiler için bir irşattır” (Hakka 48,48).

Dinde bir şeyleri eksiltmeye veya ziyadeleştirmeye Allah resulü de dahil hiç kimsenin hakkı yoktur. Çünkü din, Allah’ındır resulünün değil. Yukarıda ki ayetlerin ilk muhatabı ve uygulayıcısı Allah resulü ve ona inananlardır. Ama şunu da bilelim ki, bugün bu ayetlerin muhatabı bizleriz!

Zulmedenlere meyletmeyiniz; sonra ateş size de dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Hud 113)

Zulüm; eşyayı ait olduğu yere koymamaktır veya eşyayı ait olduğu özellik doğrultusunda kullanmamaktır. Bu ayet sadece zulmedenleri değil, zulme alet olanı, taraftar olanı hatta az bir meyil gösterenleri bile içine almaktadır. Çünkü, “küfre razı olmak küfür olduğu gibi, zulme razı olmak da zulümdür.” Dalalete, yalana, israfa, günaha, zalim idarecilere/yöneticilere taraftar olmak dalalettir, yalandır, günahtır, haramdır.
Demek ki, İslam kimliğini temsil eden hem zulmetmeyecek hem de zalimden ve onun zulmünden razı olmayacak, yaptığı zulmü övmeyecek, taraftar olamayacak ve zulmünün yayılmasına asla katkı sağlamayacaktır, vüsati ölçüsünde ona engel olacak. Yoksa onun zulmüne meyletmiş olacağından zulmüne ortak olur.
Kendisini İslami kimliğe hasreden, her Müslümanın; günahın hangi çeşidi olursa olsun, rıza göstermemek, itaat etmemek, muhabbet beslememek, onlara muvafakat etmemek, dostluk ve arkadaşlıkta bulunmamak, destek olmamak, taraftar olmamak, yaltaklık yapmamak, onları savunmamak gibi görevleri vardır.
Ayette zulme meyletmenin bile bu kadar dehşetli olduğu dikkatlere sunulmaktadır. Zulmün her türlüsünden büyük, küçük demeden uzak duran, Tevhidi temel üzerinde İslami kimliği benimsemiş, bu kimliğe aidiyetini muhafaza edenlere selam olsun…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

3 Yorum

  1. Allah’ın dini uyğrunda mucadele verenlerin cümlesinden Allah razı olsun. Teveccuhunuze teşekkür ederim kardeşler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir