GenelKavram

Nasih ve Mensuh

Nesh kelimesi Ne Se Ha kökünden türetilmiştir. Kelime anlamı: Yok etmek, Yazmak, Bir yerden başka bir yere aktarmak, istinsah etmek anlamlarına gelmektedir.

Neshin ıstılah anlamı ise: Önce gelmiş olan şer’i bir hükmü, sonra gelen şer’i bir hüküm ile öncekinin hükmünün kaldırılması demektir.

Bu manada NESH Kur’an’da var mıdır? Bu güne kadar varlığını ve yokluğunu savunanlar olmasına rağmen Varlığına dair Peygamberimizden sahih bir tek hadis bile gelmemiştir.

Neshi kabul edenler ve etmeyenler Kur’an’da ki şu üç ayete dayanmaktadırlar: Bakara 2/106, Nahl 16/101 ve Rad 13/39. Bu ayetler ile anlatılmak istenenin ne olduğunu, bulundukları bağlama bakarak anlamaya çalışalım.

1-“Ehl-i Kit ab’dan kâfirler ve müşrikler Rabbinizden size hiç bir hayır indirilmesini istemezler. Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf ve ihsan sahibidir. “(bakara 2/105)

“Biz bir ayetten (Bu ayet mucize veya şeriat anlamınadır.) her neyi nesh eder veya unutturursak ondan daha hayırlısını veya onun mislini getiririz. Bilmez misin ki Allah Teâlâ her şeye kemaliyle kâdirdir.”(Bakara 2/106)

Bu ayetlerin öncesinde zikredilen ayetlerde Ehli kitabın Peygamberimize karşı takındığı tavırdan bahsedilmektedir. Ehli kitap Peygamberimize karşı hazımsız bir anlayış içerisindedir. Bekledikleri Risaletin kendilerine gelmemiş olması ve kendi ellerindeki Risalet kozunu kaybetmiş olmalarının verdiği kin ve kıskançlıkla saldırmaktadırlar. Her fırsatta İsmail Oğullarına verilen Risaleti ve Peygamberi dilleriyle incitmektedirler. Onun yanına geldiklerinde “Râîna “ ifadesiyle onu güdücü çoban olarak nitelediklerini 104. ayetin beyanından anlıyoruz. Bunun devamındaki ayette ise:

“Ehl-i kitaptan kâfir olanlar ve müşrikler sizin üzerinize Rabbiniz tarafından bir hayrın indirilmesini istemezler. Allah Teâlâ ise rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah Teâlâ büyük ihsan sahibidir.”(2-Bakara/105) buyruluyor.

Burada indirilen hayır onların şeriatının hükmünü yürürlükten kaldıran yeni Risalet ve beraberinde verilen yeni şeriattır. İşte Ehli kitabın kıskandığı konu budur. Bu bağlamda 106. Ayette belirtilen “ayetten” kastedilenin de her hangi bir Kur’an ayeti değil, Kur’an’dan önceki gönderilmiş olan Yahudi ve Hıristiyanların Kitap ve Şeriatlarıdır. Buradaki ayetin anlamı budur. Allah Kur’an’ı göndermekle bunların hükmünü nesh etmiştir.

Konunun bir başka delili ise, Kur’an’da “ayet” ifadesi tekil olarak zikredildiği zaman mucize ve Burhan anlamında kullanılır. Kur’an ayetleri kastedildiği zaman çoğul olarak “âyât” şeklinde ifade edilir. Bu nedenle burada ifade edilen ayetin Kur’an’ın herhangi bir ayeti olması mümkün değildir. Bu ifade Kur’an’dan önce gelmiş olan kitaplar ve şeraitlerdir.

“İşte o şeraiti hükümsüz kılar veya unutturursak ondan daha hayırlısını ya da benzerini getiririz. Allah’ın her şeye gücünün yettiğini bilmez misiniz?” ifadesiyle Allah mülkünde dilediğini yapacak güç ve yetkinin sahibi olduğunu vurgulamaktadır.

Bununla birlikte 109. ayette Yahudi ve Hıristiyanlar Peygamberliğin İsmail oğullarına verilmesini kıskanmalarından dolayı, Müslümanları küfre döndürünceye kadar entrikalarına devam edecekleri bildirilmektedir. Böylece ayetin bulunduğu bağlamda esas sözün muhatabı Ehli kitap olduğu ve onlara cevap verildiği açıkça anlaşılmaktadır.

2- “Bir ayetin yerini başka bir ayetle değiştirdiğimizde ki, Allah ne indirdiğini gayet iyi bilir onlar, “Sen sadece uyduruyorsun” derler. Hayır, öyle değildir, ama onların çoğu bunu bilmezler.”(16-Nahl/101)

“De ki: Onu Ruh-ul Kudüs, müminlerin imanını pekiştirmek, Müslümanlara hidayet ve müjde olmak üzere Rabbin katından hak ile indirmiştir. Andolsun ki; ona mutlaka bir insan öğretiyor, dediklerini biliyoruz. Kastettikleri kişinin dili yabancıdır. Kur’an ise apaçık bir Arapçadır.” (16nahl/102-103)

Görüldüğü gibi Yapılan itiraz Kur’an’ın her hangi bir ayetine değil bütünüyle birlikte Peygamberimiz (as)’ın Risaletinedir. Güya Peygamberimizin okumuş olduğu ayetlerin Allah ile bir ilgisi olmadığını ve ona bir Rum gencinin öğrettiğini söylüyorlar. Böylece Elçinin Allah ile irtibatını kesmeye çalışıyorlar.

Bu ayetlerin hiç birinde kitabın kendi içindeki bir hükmünün neshiyle alakalı bir karine olmadığı gibi, Peygamberimizden de Kur’an’ın herhangi bir ayetinin Kur’an’ın bir ayetiyle neshine dair sahih bir hadis gelmemiştir.

3-“Allah dilediğini siler, (dilediğini de) sabit bırakır. Bütün kitapların aslı onun yanındadır.” (13-Rad/39) ayetini de siyak ve sibak ilişkisi içerisinde değerlendirmeye çalışalım:

“Ve işte Biz o Kur’an’ı Arapça bir hüküm olmak üzere indirdik. Andolsun ki eğer sen, sana vahiyle gelen bu ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, sana Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir koruyucu”(13Rad/37).

“And olsun ki, senden önce nice peygamberler gönderdik; onlara eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamber bir ayet (Mucize, kitap, şeriat) getiremez. Her şeyin vakti ve süresi yazılıdır. Allah dilediğini siler. Dilediğini olduğu gibi bırakır; Ana kitap O’nun katındadır.”(13-Rad/39)

“Onlara vaat ettiğimiz azabın bir kısmını sana göstersek yahut seni, onu görmeden vefat ettirsek, yine de sana düşen sadece tebliğ etmek, bize düşen de hesaba çekmektir.”(13-Rad/40)

Burada ayetlerin verdiği mesajdan anlaşılan, yine Ehli Kitabın ve müşriklerin Kitaba ve peygamber (as) olan itirazlarıdır. Bu nedenle Allah Teâlâ meydan okuyarak:

“Ana Kitabın kendi katında olduğunu, dilediğini silip dilediğini bırakacağını” bildiriyor. Peygamberlerin elinde bir şey olmadığını, istedikleri zaman bir ayet/kitap getiremeyeceklerini ve her kitabın geleceği vaktin yazılı olduğunu açıklıyor.

Burada şöyle bir durumun varlığı da anlaşılıyor: Müşrikler ve Ehli kitap Kuranın bazı ayetlerinin Tevrat ve İncil’de geçen bazı ayetler ile benzerlik arzetmiş olmasından dolayı Kur’an’ın kendi arzularına uymayan taraflarına itiraz ederek;

“Şunları aynen alıyorsun da bunları niye almıyorsun “ gibi bir itiraza cevap olarak, ”Allah dilediğini siler dilediğini de aynen bırakır. Ana Kitap onun katındadır” ifadesiyle onlara cevap veriyor.

Yine burada silinen ve bırakılan bir önceki şeriatlardır. Takdir edersiniz ki, Beşeri sistemlerde bile zaman- zaman anayasa değişiklikleri yapılmaktadır. Köklü bir rejim değişikliği olmadığı sürece eski anayasa tümüyle bırakılmaz. Belli bir yüzdesi değiştirilir. İçinde eski anayasadan birçok madde aynen alınmasına rağmen artık bunun adı yeni anayasadır. Eski anayasa yürürlükten kaldırılmıştır. Artık o hükümsüzdür.

Kur’an ayetleri için unutturmak, değiştirmek ifadelerini kullandığı­mızda vakıaya uymayan bir durum ortaya çıkmaktadır.  

Cebrail sana Kur’an okurken, unutmamak için acele edip onunla beraber söyleme, yalnız dinle. Doğrusu o vahyolunanı kalbine yerleştirmek ve onu sana okutturmak Bize düşer. Biz onu Cebrail’e okuttuğumuz zaman, onun okumasını dinle. Sonra onu sana açıklamak Bize düşer.”(Kıyamet 75/16-19)

“Hâlâ Kur’an üzerinde düşün­meyecekler mi? Eğer O, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, Onda birçok tutarsızlıklar bulurlar­dı.“(4/82)

“Zikri biz indirdik; onu koruya­cak olan da Biziz.”(15/9) sözleriyle beraber düşündüğümüzde, Allah Teâlâ onu unutturacağını değil, oku­tup açıklatacağını; değiştireceğini değil koruyacağını bildiriyor. Ancak bunu önceki şeriatlarla ilgili olarak düşünürsek bu ifadelere uygun düşmektedir. Allah (c.c.) İsa (a.s)’ın diliyle bunu şöyle vurguluyor:

“Ben, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir ayet / mucize, bir şeriat getirdim. O halde Al­lah’tan korkun, bana itaat edin.”(3/50)

“Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında bulunan, yâda kemiğe karışan yağlar dışında, sığır ve koyunun da, yağlarını onlara haram ettik. Azgınlıkları yüzünden onları böyle cezalandırdık. Biz elbette doğru söyleyenleriz.” (6/146)

Bu konuda 4/160, 7.163.16/ 118, 124. ayetlerini de okudu­ğumuzda açıkça görürüz ki bir önceki ümmete özgü hataları, isyan­ları sebebiyle Allah’ın onlara yüklediği ağır yükler, onlardan bir son­raki elçinin eliyle kaldırılmıştır.

Benzer bir durumu Maide suresinin 48. Ayeti de ifade etmektedir:

“Sana da (ey Muhammed) geçmiş kitapları tasdik eden ve onları kollayıp koruyan Kitap (Kur’ân)ı hak ile indirdik. Onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzu ve heveslerine uyarak, sana gelen haktan sapma. Biz, her biriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi denemek istedi. Öyleyse iyiliklere koşun. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verir.”(Maide 5/48)

Aslında nesh edildiği zannedilen birçok ayet Kur’an’da ki tedrici uygulamayı bir yöntem olarak bizlere sunmaktadır. Malum olduğu üzere Kur’an, Müslümanların hayatına 23 yılda ayet-ayet veya sure-sure indirilerek tatbik edilmiştir. Buna paralel olarak gelen hüküm ayetlerinin hepsi, Medine döneminde gelmiştir.

Bir içki yasağında izlenen yol, Mekke’de başlamış Medine’nin ikinci yılında sonlandırılmıştır. Faizle ilgili hüküm Medine’nin son yıllarında veda Haccından önce gelmiştir. Kur’an’ın hüküm ayetleri bil umum Medine döneminde gelmiştir. Bunların bu şekilde indirilmiş olması, bir dünya görüşünün toplum hayatına nasıl uygulanacağının metodunu ortaya koymaktadır. Nesh aslında İslam toplumu binasının inşasında Rabbimizin çizdiği mühendislik çizgileridir.

İslam da tedricilik bir yöntemdir. İnsanlık bu yönteme, yeni bir toplumla muhatap olduğunda her zaman ihtiyaç duyacaktır. Çünkü bu din kıyamete kadar inananlarını : “Din tamamen Allahın olup yeryüzünde fitneden eser kalmayıncaya kadar cihatla görevlendirmektedir. ”(8-Enfal/39)

Hal böyle olunca ulaştığınız her yeni topluma aynı yöntemle yaklaşacaksınız. Bu nedenle diyoruz ki, her toplumun Mekke’si vardır. Her şahsın olduğu gibi. Tedriciliği inşa eden ayetleri silip kaldırırsanız durum ne olacaktır. İşte İslam’ın siyasi anlamdaki hâkimiyeti kaybedildi. Bunun yeniden inşası için bu ayetlere yeniden ihtiyacımız olacaktır. Mekke’de gösterilen dikkate, sabır ve sebata, mazlumluğumuzu korumaya, İşkencelere katlanmaya, Medine ortamını bulana kadar güce güç ile mukabele etmemeye, gücümüz oranında karşılık vermeye, tebliğ yolunu tercih edip, kıtalden uzak durmaya çalışmak zorundayız. Bu aynen yıkılan binayı yapmak için izlenilen yöntem gibi. Bir bina yeni inşa edilirken nasıl yapılıyor ve nelere ihtiyaç duyuluyorsa; yıkılan binayı yeniden inşası için de aynı yol ve yönteme ihtiyaç olacaktır. Fazladan olarak bir de enkazını kaldırmak gerekecek. Şu anda yaptığımız gibi. Yılların tortulaşmış kültür enkazını kaldırmak kolay olmuyor. Önce yanlışını silecek, sonra da doğrusunu yazacaksınız. Bu gibi konuları ele alırken hamasetten uzak; bilgi, bilinç ve düşünen bir akıl ile vahiy sürecine bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşılmasının gerekli olduğuna inanıyoruz.

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı