GenelYazarlardanYazılar

Neye İnanmak İstiyorsak Ona Göre Sebepler Buluruz

Dünyanın en zor işine yeltenmek fakat bu işin mahiyeti hakkında kapsamlı bir bilgi ve tecrübe sahip olamamak, işte esas meselemiz bu. Tam da bu noktada çakılıp kalıyoruz, ne yapmak istediğimiz işi becerebiliyoruz, ne de beceremediğimizi kabulleniyoruz. Dönüp dolaşıp başlangıç noktasına geri geliyoruz. Sürekli başa sarıyoruz ama her defasında daha da güçsüz ve umutsuz olarak.

Dünyanın en zor işi nedir mi? İnsan, yani insanlarla uğraşmak. Haksız mıyım? Hele de bir düşünce, bir dava uğruna uğraş ise söz konusu olan, zor ki ne zor. Her insanın, ayrı bir âlem olduğu gerçeği üzerinden baktığımızda, aslında durum gayet açık ve net değil mi. Bir arada bulunmak, birlikte yaşamak, bir başkasının kahrını çekmek günümüz insanı için artık dayanılası şeyler olmaktan çıktı. Lüzumsuzlar listesi yeniden güncellendi ve bu listede, içinde menfaat olmayan birlikteliklere artık yer yok. Yeni sloganımız ‘‘Ne kadar az insan o kadar çok huzur’’ bundan sonra böyle biline… Eş, çocuk, anne-baba ve en fazla kardeş, sonrası mı yok. ‘‘Mış’’ gibi yapsak da aslında yok, bu kadar yani, fazlası mı (menfaat yoksa) zarar dedik ya.

Klasik sorularımızı soralım.

İçinde yaşadığımız toplumda hal böyle iken, sözüm ona ‘‘tevhidi Müslüman’’, ‘‘bilinçli-kur’ani Müslüman’’ sıfatlı bizlerde durum çok mu farklı? Bizde birlikteliklerden kaçmıyor muyuz? Bizde kahır çekmekten bedel ödemekten uzak durmuyor muyuz? Bizim de kendi küçük çekirdek dünyamız, huzur kaynağımız değil mi? Öyle ya ne kadar az insan, o kadar çok huzur dememiş miydik?

Birlikte olamayışımızın, beraber yol yürüyüp, herhangi bir işi beraberce nihayete ulaştıramayışımızın çeşitli sebepleri var elbet. Lakin bu sebeplerin ne kadarı makul ve geçerlidir diye, hakkaniyet ve sorumluluk bilinci ölçeğiyle değerlendirmemiz lazım. Bizlerin birlikte bir şeyler becerebilmemizin önündeki engellerin arasında bana göre en önemlisi, (görüş/yöntem/eylem konusundaki farklılıklardan oluşturduğumuz) bahanelerimizdir. Bir arada bulunduğumuz yapı içerisinde öncelikle bizi olumsuz düşünemeye sevk eden şeyleri netleştirmeniz ve bu olumsuzluğun bizim bakışımızda mı yoksa gerçekten baktığımız şeyde mi olduğunu ortaya çıkarmamız gerekir. Problem bizde ise gereğini yapıp olumsuzluklardan kurtulma adına payımıza düşeni yerine getirmiş olmamız lazım. Yok, eğer problem bizim dışımızda ise bununla ilgili yapabileceklerimizi yapmadan tüm yolları tüketmeden çıkıp gidemeyiz. Burada doğası gereği insani bir zaaf söz konusudur ki genellikle insan hep kendinin haklı olduğuna inanır. Zaten neye inanmak istiyorsak sebeplerini de bulmuyor muyuz?! Oysa bizler hatadan beri/müstağni değiliz. Velev ki sorun bizde olmasın, yapının devamlılığı için önümüzde cereyan eden olumsuzluklara gereğince müdahale etmeyecek miyiz? Böyle bir borcumuz yok mudur? Evin içindeki meseleyi dışarı çıkıp sokaktan bağırarak ya da harici kişilerle sokak aralarında konuşarak halletmek (!) ne kadar doğru bir yöntemdir. Üzüm yemek mi muradımız yoksa bağcı dövmek mi? İçerde/n mücadele diye bir yöntem yok mudur?

Cevap niyetine; ne yapmalıyız.

Eğer gerçekten ortak bir hedefin peşinde bir araya gelinmiş ise, herkes tek tek aynı hedefe inanmış ise, diğer her şey halledilir. Hakikaten halledilemeyecek boyutta bir sorunla karşılaşmışsak o zaman da zaten, Allah kuluna taşıyamayacağı yükü yüklemez vaadinden dolayı yükümlülüğümüz düşmüş olur. İçerde kalıp sorunun hallinde katkı sunmalı, sorumluluk almalı, gerekirse bedel ödemeliyiz. Çıkarak, kaçarak sorumluluktan kurtulamayız. İçerden konuşacağız, gerekiyorsa eleştireceğiz, elzemse muhalefet edeceğiz ama asla terk etmeyeceğiz. Burada hassas nokta, eleştirimize-muhalefetimize sebep, kendi doğrularımız meselesi midir? Yani işler sizin dediğiniz gibi olmuyor diye mi gidiyorsunuz, yani karın ağrınızı bu mu? Ya da sizin dediğiniz olunca eleştiri bitip doğruya teslim olmuş mu olacağız, sizin hoşunuza gitmeyenin doğru olma şansı yok mudur?

İtirazımız neye, rahatsızlığımız ne?

Yola çıkarken, işin ta başında İlkeler de hata ya da tutarsızlık mı gördük. Ya da yolculuk esnasında sapmalar oldu da rotayı mı şaşırdık. Veya hedefte mi hata yaptık? Nedir sorun, ortaya elle tutulur somut bir şeyler koymak gerekmez mi? Yoksa biz işten kaçıyoruz da bahane mi lazım. Sıkıntı yok, zaten neye inanmak istiyorsak sebeplerini de buluruz! Evvelallah.

Değilse, eleştiri ile suçlamayı, muhalefet ile karalamayı, farklı düşünme ile tekfir etmeyi birbirinden ayırt etmek gerekir. Eleştirdiğiniz insanı, konuyu veya yapıyı doğru yönde (bizim hoşumuza gittiği şekilde değil) değişmesini istiyorsak eğer, pozitif bir bakış açısı ve adil bir dil ile eleştirmeliyiz ki söz konusu insan ya da yapı doğruya ulaşabilsin ve gereğini yapabilsin. Peşin hükümlü olmadan, açık aramadan, yapıcı bir bakış açısı ve ille de doğru bir dil ile ele alabildiğimiz sorunlar konusunda, hakka teslim olma iddiasındaki insanlar için hallolmayacak mesele yoktur. Yalnız her şartta altın kural ‘‘üzüm yemeye niyetli’’ olmaktır.

Amipler gibi bölünerek çoğalma eylemi biz insanlar için geçerli bir yol değildir, hem nicelik olarak çoğalmanın kime ne faydası var ki. Bizler Allah yolunda hakkıyla iman etmiş nice azınlıkların sayıca kendilerin den kat be kat fazla olan topluluklara galip geldiğini bilen insanlar olarak nicelikten değil nitelikten yana olmalıyız. Bölünerek değil, bir arada kalarak bereketleneceğiz. Birlikteliklerimiz niteliğimizi artıracak, bakışımıza hikmeti, düşünmemize irfanı, muhabbetimize bereketi getirecektir inşallah.

Vesselam.

Daha Fazla

Related Articles

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close