Genel

Niçin Helâk Oldular.

Dr. Abdullah Emin ÇİMEN/Işık Akademi Yay.

İnsan, Allah’ın takdiri olarak yaratılmış varlıklardan biridir. Ancak onu diğer canlılardan farklılaştıran birtakım özellikleri vardır. Başta akıl olmak üzere, diğer canlılarda olmayan birçok kabiliyetle dizayn edilmesi, Allah’ın insana hem özel bir lütfu, hem de bazı sorumluluklar yüklemesinin gerekçesi olmuştur. Özel nimetlerin bahşedildiği insan, bunun karşılığında başı boş bırakılmamış, Allah’ın en kutsal emaneti, taşıması gereken bir yük olarak omuzlarına yüklenmiştir.

Vahiy, insanın yönünü şaşırıp hedefinden sapmaması için, gitmesi gereken güzergâhı belirleyen yoldaki işaretler gibidir. Bu işaretleri Allah, insanın ilk yaratılışından itibaren peygamberleri vasıtasıyla kullarının hizmetine sunmuş, doğru yolda kalmalarının, dünya ve ahirette mutlu olmalarının ölçülerini bunlarla ortaya koymuştur. Ancak insan, fıtratı gereği hem iyiyi hem de kötüyü seçme kabiliyetiyle donatıldığından, kimi zaman doğru yoldan yürümeyi tercih etmiş, kimi zaman da doğru yolun hangisi olduğunu bilmesine rağmen bunu terk etmiş ve hem kendini hem de başkalarını hedeften saptıran, sonuçları itibariyle de kendine ve başkalarına büyük zararlar veren eğri yoldan, sapık yoldan gitmeyi tercih etmiştir. İnsanın bu eğilimini bilen yaratıcısı Allah Teâlâ, onun yeniden doğru yola girmesini ve mutlu olmasını sağlamak amacıyla, elçiler göndererek sık sık uyarılarda bulunmuştur. İnsanı yaratırken nasıl ki ona sormadan bunu gerçekleştirmişse, yaratma anında, insanı doğru yoldan hiç sapmayacak özelliklerle de donatabilirdi. Yine dünya hayatında yoldan saptığı her defasında, elçiler göndermeden de insanı tekrar istediği yola sevk edebilirdi. Bu durumda insanın aklının bulunmasının bir anlamı olmazdı. Çünkü olaylar onun inisiyatifinin dışında gelişmiş olurdu ki, bu da beraberinde her tür sorumluluğu ortadan kaldırmış olurdu. Ancak Allah, insanı akılla donattığı için, ona iyi ve kötüyü seçme şansını da vererek, karşılığında ceza ve mükafat vadetmiştir. Hür bırakılan insan, bu hürriyetin karşılığı olarak, tüm yaptıklarının hesabını vermek durumundadır. Doğru yolun, dolayısıyla da kurtuluşun reçetelerini sunan ilâhî vahyin, insanoğlunun bilgi alanına sunulan en son şeklini Kur’ân oluşturur.

Vahiy silsilesi Kur’ân’la son bulduğu için, bundan sonra kıyamete kadar insanlığın ilâhî vahiyle irtibatı,Kur’ân sayesinde sağlanacaktır. Bu sebeple, nazil oluşundan kıyamete kadarki süreçte yaşayacak olan tüm insanlar, Yaratıcı’nın, yarattığı insana yönelik son mesajını içeren Kur’ân’ı, çok iyi tahlil etmeli, dünya hayatında kuracakları her tür sistemde, inşa edecekleri her tür müessesede, geliştirecekleri her tür anlayışta onun yol göstericiliğin den azami derecede faydalanmalıdırlar. Rehberi Kur’ân olmayan tüm anlayışlar ve yaşam biçimleri, sonuçları itibariyle kadük kalmaya mahkum olduğu gibi, müntesiplerinin onulmaz yaralar alarak sarsılmasına, buna ilaveten dünya ve ahiret hayatında ziyana uğrayanlar arasında yer almasına neden olacaktır. Kur’ân, hem dünyada hem de ahirette zarara uğrayanlardan olmamanın yollarını, en güzel ifade ve üslupla anlaşılır bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Kur’ân, adeta insana hayatında rehberlik yapmaktadır. Bilinmeyen ıssız diyarlarda yolunu kaybetmemesini sağlayan bu rehberin emrinden çıkıp kendince yollar edinen, mutlaka yolunu şaşıracak, emre itaatsizliğin cezasını ve yolun meşakkat ve zorluklarını çekmek zorunda kalacaktır. Çünkü o kendi başına doğru yolu bulamayacağını ve yolculuk esnasında çok büyük zorluklarla karşılaşabileceğini bile bile çölde rehberini terk etmiş, kendi bilgiçliğine güvenerek başka yollar edinmişti. İşte bunun gibi, helâk konusu da bir bakıma vahiy rehberliğini reddedip, şifasının ondan olduğunu bile bile hastaya vahyin sunduğu ilaçları kabul etmeme sonucunda bilinçli olarak insanın kendi sonunu hazırlamasından ibaret sayılabilir. Çünkü helâkta insanın bilinçli, iradeli ve kararlı davranması en büyük rolü üstlenmiştir. Ne pahasına olursa olsun, sonu ne getirirse getirsin, yılmadan, usanmadan, bıkmadan, zaaf göstermeden bir inkarcılık davası uğruna her şeyi ortaya koyma kararlılığı, en belirgin şekliyle Allah’ın helâk ettiğini söylediği birey ve toplumlarda tezahür etmektedir. Öyle bir kararlılık ki, kendisini yok edeceğini bildiği halde Allah’a karşı savaş açma, vahyiyle, diniyle, Peygamberiyle, kitabıyla mücadele etme kararlılığı … Akıllı bir mücadeleden öte ahmakça ortaya konan bir tavır. Aklı, izânı, kalbi, düşünceyi, hakkı ve hakikati bir tarafa bırakıp, körü körüne sapık bir dava uğruna güdülen kör inat. Vahyin ve muhtevasının, kendi adını bildiği gibi doğru olduğuna emin olmasına rağmen, bir defa tutturduğu inat sebebiyle, onu ortadan kaldırmak için sergilenen akıl ve mantık dışı davranış… İşte bu tür davranış sahiplerini Kur’ân, gözleri kör, kulakları sağır kimseler olarak tanımlamaktadır.(Bakara, 2/18; Enfâl, 8/22; A‘râf, 7/179.)

Onlara hangi delili, hangi mucizeyi sunarsan sun, hiçbir sonuç alma imkanı yoktur. Onlar hakkı bile bile inkâr ederler, doğru olduğunu bile bile onu kabule yanaşmazlar. Onlar, Hz. Muhammmed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) günlük hayatlarında “ Muhammedü’l-Emîn” olarak kabul eder ve altınlarını, gümüşlerini, değerli eşyalarını toplumun en dürüstü, en doğrusu ve güveniliri olarak kabul ettikleri ona emanet ederler; aynı kişinin vahye çağrısına ise “sen yalancısın” şeklinde mukabelede bulunurlar. Bu şu anlama gelir ki; onlar Hz. Peygamber’in hak ve iddiasında doğru olduğunu bildikleri halde, onu tasdik etmeyi bir türlü gurur ve kibirlerine yedirememişlerdir. Bir kısmı inkârcılığında pasif bir konumda kalırken, bir kısmı ise inkârlarına inkâr katarak vahyin temsilcileriyle ve müntesipleriyle uğraşmayı, onlara eziyet edip elinden gelen her tür zulüm ve baskıyı bir hayat felsefesi haline getirmiştir. Allah’ın helâk ettiğini haber verdiği kimselerin karakter özelliklerini deşifre edip, onların inkârcılıktaki bilinçlerini, inatlarını, diretmelerini, nefislerine ve şeytanlarına ne derece bağlı olduklarını ortaya koyması bakımından, Resûlullah Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) en yakın akrabalarından biri olan halasının oğlu Abdullah b. Ebî Ümeyye’nin söylediği şu söz, dikkat çekicidir:

“Ey Muhammed! Allah’a yemin olsun ki, göğe çıkmak için bir merdiven edinip, ben seyrederken sen de onunla göğe çıkmadıkça, sonra da beraberinde gökten dört melek getirip, onlar senin peygamber olduğuna şehadet etmedikçe, sana asla iman etmeyeceğim. “Vallahi, bütün bunları yapsan da, sana iman edeceğimi sanmıyorum.”
Kur’ân’da helâk edildikleri haber verilen kimselerin karakterleri, vahye karşı tutumları, insan olarak kaliteleri, başkalarına karşı ilişkileri, en az Abdullah b. Ebî Ümeyye’nin hak karşısında ki tavrı kadar, hatta ondan daha kötü ve çirkin bir nitelik arz ediyordu.

Helâk edilen kimseler, sadece Allahu Zü’l-Celâl’e karşı kötü birer kul olmakla yetinmeyen, insanlarla ilişkilerinde de soytarılık yolunu tercih eden, zulmü, çalıp çırpmayı, haksızlığı, adaletsizliği hulâsa her tür insanî değerleri ayaklar altına almayı ve bir hayvandan daha aşağı bir hayat sürmeyi ilke edinmiş kimselerden oluşmaktaydı.
Bireysel olarak bakıldığında bir Firavun, eline geçirdiği devlet otoritesini insanları ezmekte, öldürmekte, köleleştirmekte, zulüm ve baskıda kullanmıştı. Toplumda “bilge insan” olarak bilinen Ebû Cehil, satın aldığı devenin parasını, satan kişinin güçsüz, zayıf ve kimsesiz olması nedeniyle ödemeyi reddetmişti. Ebû Leheb, kardeşinin oğlu olan Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) en fazla yardım eden kimse olması gerekirken, onu en fazla üzen, en büyük hakaretlerde bulunan edep ve görgü kullarından mahrum, bedevinin tekiydi.

Helâk edilen Hz. Şuayb’ın toplumu, ticari ahlaksızlıkta ve sahtekarlıkta zirve noktaya ulaşmıştı. Hakezâ Lût kavmi, cinsel sapıklığın en daniskasını işlemekten çekinmemişti.

Nuh kavmi, putların hiçbir faydasının olmadığını bile bile öyle bir putçuluk bataklığına saplanmıştı ki, peygamberin karşısında putçuluğu, bir din haline sokmuşlardı.

Kur’ân’ın örneklerini sunduğu helâk hadiseleri, insanoğlunu, bu kimselerin tavırlarından uzaklaştırma işlevi görür. Bu hadiselerde bu nedenle tarih ve zaman faktörüne fazla yer verilmez. Kur’ân’ın hiçbir bölümünde, şu kavim kesin olarak şu tarihte yaşamıştır, diye bir bilgiye rastlanmaz. Aynı şekilde Kur’ân, mekan unsuruna da fazla önem atfetmez. Bunun nedeni, Kur’ân’ın tarihe bakış açısında gizlidir. Çünkü Kur’ân, tarihi olayları anlatırken, onlardaki insan karakterlerini ve toplumların davranış şekillerini ön plana çıkartır ve onları detaylı bir şekilde tahlil eder. Hangi davranış şekillerinin, Allah katında nasıl bir karşılık gördüğünü önemle vurgular. Böylece insana, yapması ve yapmaması gereken davranışlar listesi sunar. Bunu yaparken de, dünya ve ahirette mutluluğa ulaşmasında davranışlarına hakim olması gereken temel felsefeyi ve yaklaşım şeklini, bütün ayrıntılarıyla idrakinin algılayabileceği ölçülerde izah eder.

Helâk konusu, kıssalar olarak bilinen pasajlar içerisinde yer alır. Bu açıdan kıssaların en önemli konusu, helâkle ilgili hadiselerdir. İlk muhatapları, Kur’ân’ı inkâr ederken “eskilerin masalları” (En‘âm, 6/25) nitelemesinde bulunmuşlardı. Günümüzde de Kur’ân’ı inkâr edenlerin bu sebeple İslâm’a en fazla saldırdıkları konu kıssalar olmuştur. Bu saldırıların bilimsel ayağını oluşturan müsteşrikler ve İslâm dünyasındaki uzantıları, zihinlerde Kur’ân kıssalarıyla ilgili şüpheler oluşturmak, kıssaları gerçekleşmemiş hikaye türünde fanteziler olarak sunmak için büyük gayretler sarf etmektedirler. Bu açıdan Kur’ân’ın nazil olduğu dönemdeki inkârcılarla, günümüz inkârcıları ne kadar da çok birbirine benzemektedir!

Kur’ân’da Tevrat’ta yer alan bazı kıssaların bulunduğu doğrudur. Ancak bunlar çoğu kez, Tevrat’ta anlatıldığı şekille uyuşmamaktadır. Bu ortak pasajlarda Kur’ân, hakem rölündedir ve Tevrat’ın tahrif edilmiş kısımlarının gerçek mahiyetini ortaya koymaktadır. Ayrıca kıssalarla ilgili çok önemli olan bir diğer husus da, Kur’ân’da Tevrat’ta bulunmayan kıssaların yer almış olmasıdır. Bu yönüyle Kur’ân ayrı bir orijinalliğe sahiptir.Kur’ân’ı, eskilerin masallarından ibaret sayan ilk muhatabı Mekkeli müşrikler bile, vahiy tarafından bildirilen bu haberleri ilk defa duyduklarında şaşırmışlar ve hiçbir itirazda bulunamamışlardır. Kıssaların, özellikle de yoğun olarak birey ve toplumların helâk oluş sahnelerinin Kur’ân’da bu kadar çok yer alması, azgınlaştığında başına gelebilecekleri önceden bilip, muhtemel bu yakın tehlikeden insanın kendisini korumasını sağlama işlevi görür. Bu yönüyle helâk konusunu içeren pasajlar, “ilâhî uyarı ve ikaz” niteliği taşıyan Kur’ân’ın en önemli bölümlerdir. Nitekim ilk muhatapları için de aynı işlevi görmüş, bundan sonra da benzer işlevi görmeye devam edecektir:

“Yüce Allah, eski milletlerin hayat hikayeleri hakkında Kur’ân’da anlatılanlardan az çok haberdar olan müşriklere, Allah’ın âyetlerini kabul etmedikleri takdirde kendilerinin de onlar gibi helâk olacaklarını hatırlatıp onları uyarmaktadır.”

Kıyamete kadar yaşayacak tüm insanlar içerisinde “Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelen, küfür ve şirkte, zulüm ve azgınlıkta ısrar eden toplumların sonunun, önceki milletlerin akıbetinden farklı olmayacağı” bu pasajların ana temâsıdır.

Özetle söyleyecek olursak, helâk konusunu içeren âyetlerin yer ve zaman unsuru ön plana çıkartılmaksızın, bahsettiği kimselerin karakterlerine vurgu yaparak Kur’ân’da çokça tekrar edilmesi; sonraki muhataplarını, Allah’ın sünnetinin benzer durumlarda aynı şekilde işleyeceğinden haberdar etmek ve böyle bir duruma düşmemesini sağlamaya yöneliktir. Böylece kıssalar vasıtasıyla Kur’ân’ın her asırdaki muhataplarına “Allah’ın âyetlerini kabul etmedikleri takdirde kendilerinin de onlar gibi helâk olacakları” mesajı, yaşanmış olaylardan alınan kesitlerin, unutulması zor sahneler halinde zihinde canlandırılmasıyla âdeta insan idrakine kazınmaktadır.
Kur’ân’da bu kadar çok tekrarlanan kıssalar, özellikle tarihçilerin ve tefsir alimlerinin ilgi odaklarından biri olmuştur. Ancak bazı kıssaların Kur’ân’dan önce Kitab-ı Mukaddes’te yer almış olması, önemsiz olduğu için haklarında Kur’ân’da bir şey söylenmeyen hususların, bu âlimlerce Tevrat ve İncil’deki bilgilerle tamamlanmaya çalışılmasına ve hurafelerden oluşan birçok görüşün böylece bu tarih ve tefsir kaynaklarına girmesine neden olmuştur.

Burada üzücü olan, bu tür rivayetleri eserlerine alan alimlerin, bunları Kitab-ı Mukaddes’ten veya hangi kaynaktan almış olduklarına çoğu kez bilerek ve bazen de bilmeyerek açıklık getirmemiş olmalarıdır. Çünkü, bilginin kaynağı ortaya konulmadığından, âyetin yorumu olarak verilen bu bölümler, adeta dinin ve vahyin konuyla ilgili açıklaması olarak anlaşılabilme tehlikesini beraberinde getirmektedir.

Halbuki bu konularda murâd-ı ilâhî, bu hususları önemli olmadığı için açıklamamıştır. Kıssalarda açıklanmayan hususları İslâm dışı kaynaklarla doldururken, mutlaka ve mutlaka bilginin kaynağına temas edilmeli, “Konu Tevrat’ta şu şekilde, şu kişiye göre de şu şekilde ele alınmıştır.” tarzında uyarılarda bulunmak gerekmektedir. Kur’ân’ın nuzûl sürecinde birçok kavram gibi helâk kavramı da, değişik zaman dilimlerinde farklı anlamları gündeme getirmiş, temel anlamından hareketle Kur’ânî kullanımdaki kavramlaşma sürecini tamamlayarak “birey ve toplumların Allah tarafından büyük bir ceza ile yok edilmesi” anlamında nihai şeklini almıştır.

Bizzat Kur’ân’ın haber verdiği bir kısım şahıs ve toplumlar vardır ki, bunları Allah, inkârcılık taki aşırı küstahlıkları sebebiyle helâk etmiş, hatta bir kısmını başkaları tarafındanda görülebilsin diye ibret-i alem olarak sonraki nesillere aktarmıştır.

Kainattaki en dehşetli felâketi oluşturan helâk, Yaratıcı’nın insanlık tarihi boyunca çok az uyguladığı ve insanlar tarafından şartları oluşturulduğu taktirde, her defasında yeniden tekrar edecek bir ilâhî kanun ( sünnetullah) dur. Herhangi bir şahıs ya da bir toplumun helâk olması, uzun bir değişim sürecinin oluşmasıyla gerçekleşir. Bu süreç içerisinde Yaratıcı tarafından inkârcı azgınlara değişik ihtarlar gönderilir. Bu ihtarlar, Allah’a olan isyan ve özellikle de Allah’la kendince savaş halindeki birey ve toplumlara, büyük bir felâketin yolda olduğu haberini iletir. Gerekli mesajı alıp, dini mukaddesatla savaşmaktan vazgeçen ve hâşâ Allahlık iddiasında bulunmaktan, bozgunculuk ve zulüm yapmaktan sakınan kimseler, ilâhî kanun gereği kendilerini helâktan korumuş olurlar.

Ancak ihtar şeklinde gelen türlü türlü felâketler ve cezalara rağmen, hâlâ inkârcılıkta direten, ilâhî değerlerle çatışmaktan vazgeçmeyen, hayatını ve varlığını dinî olan öğretilerle savaşmaya adayan iflah olmaz inkârcılar, Allah’ın gazabını üzerlerine çeker ve ilâhî bir cezayla cezalandırılarak bu dünyada yok edilirler.

Helâk, tüm insanlığın geleceğini manevi ve maddi açıdan tehdit eden bozgunculuk tehlikesine karşı, bu tehdit odaklarının bütün içerisinden ayıklanmasını sağlayarak geri kalan ana parçanın güvenliğini garanti altına alan ilâhî bir seleksiyon (ayırt etme işlemi) olarak değerlendirilebilir. Böylece yakalandığı bulaşıcı hastalığı kısa sürede diğerlerine de sıçratarak tüm insanlığı tehdit etme ihtimali olan hastalıklı ve mikroplu bünyeler, insanlığın genel sağlığını güvence altına almak adına, toplumdan izole edilerek ayıklanmakta ve imha edilmektedir.

Kur’ân’da helâk sebebi olarak sunulan eylemler, insan fıtratının zayıflığından kaynaklanan haz, zevk ve lezzet aldığı davranışlardan çok; kin, nefret, zulüm, intikam, gayz, mücadele ve bozgunculuk gibi duygularla çoğu kez Allah’a, bazen de kullara karşı işlenen aşırı davranış larda odaklanmaktadır. Bu nedenle yaygınlaşmayan, topulumu ve gelecek nesilleri tehdit etmeyen insanî zaaflardan kaynaklanan günahlar nedeniyle Allah, büyük helâk dediğimiz toptan yok etme şeklindeki bir helâkı uygulamaya koymaz.

Ancak bu fiillere; şerde ısrar, zulüm, bozgunculuk, Allah’ın hak dediği ölçüleri yok edip yerine kendi batıl ve fasit düşüncelerini yerleştirme mücadelesi ve anlayışı hakim olursa, bu durumda büyük helâk, sünnetullah gereği uygulamaya girer. Bu tür davranış sahipleri, ister İslâm halkları içinde, isterse İslâm dışı halklar içinde olsun, durum değişmez. Onlar için yürürlüğe giren helâk uygulaması, bu tür eylem sahiplerinin bir şekilde ortadan kaldırılmasını öngörür.

Önceki inkârcılara gönderilen “yerden ve gökten” gelen azap şekilleri, kıyamete kadarki süreçte, Allah’ın istediği her zaman ve zeminde meydana getirebileceği bir gerçek olarak kalmaya devam edecektir:

“De ki: Allah’ın size üstünüzden (gökten) veya ayaklarınızın altından (yerden) bir azap göndermeye ya da birbirinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını tattırmaya gücü yeter.” (En‘âm, 6/65)

Ancak helâk uygulamasının, -insanlık tarihini bütün olarak ele alıp değerlendirdiğimizde-, öz itibariyle bir değişikliğe uğramasa da, şekil açısından bir değişikliğe uğradığını görürüz. Buna göre Tevrat’ın Hz. Musa’ya indirilmesine kadarki sürede yaşayan insanlığın ilk nesilleri, toplu olarak bizzat Allah tarafından tabii afetlerle helâk edilmiş; sonrasındaki Orta Nesillerde toplu helâkın yerine daha dar kapsamlı Allah’ın tabii felaketlerle cezalandırması yanında kulları eliyle inkârcıları cezalandırma uygulaması başlamış; Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ile başlayan Son Nesiller döneminde de toplu helâk, uygulama dan kaldırılarak yerine hem tabii felaketlerle hem de kullar eliyle gerçekleşecek helâk şekli uygulaması getirilmiştir. Hz. Musa’ya kadarki sürede, vahiy taraftarları Allah’ın bir hikmeti olarak hep az olmuş, hatta en fazla taraftarı olan peygamberin ümmetinin sayısı, tespit edebildiğimiz kadarıyla yüz yirmiyi geçmemiştir. Bu nedenle de bu dönemin müminlerine, Allah’ın diniyle mücadele eden inkârcılarla fiilî savaş emri ve sorumluluğu verilmemiştir. Tevrat’ın yeryüzüne indirilmesiyle yeni bir süreç başlamış, vahyin taraftarları çoğaltılarak, peygamberlerin ümmetleri, artık onlarla veya yüzlerle ifade edilen sayılarda kalmamış, binleri, on binleri, yüz binleri bulmuştur. Sayıları ve güçleri çoğalan müminlere Allah bu aşamada, inkârcılarla fiilî mücadelede bulunma sorumluluğu getirmiş ve ilk defa bu dönemde “Allah düşmanlarıyla savaşmaları” emrini vermiştir.

Önceleri “küfür önderlerinin” ve onları takip eden inkârcıların cezası sadece Allah tarafından verilirken, Hz. Musa’dan sonra onların hak ettikleri helâk cezası, müminler eliyle de verilmeye başlanmıştır. Son Nesiller dönemine ve bu bağlamda son peygamber Hz. Muhammed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) gelindiğinde ise, inkârcıların toplu olarak yok edilmesi şeklindeki eski uygulama tamamen devreden çıkmış, bunun yerine daha dar çerçeveli ve inkârcıların elebaşlarını yok eden helâk uygulaması başlamıştır. Bu dönemde inkârcıların hak ettikleri helâk cezası bizzat peygamber tarafından verilerek, Son Nesiller dönemi için geçerli olan birbiri eliyle (kullar eliyle) helâk şekli, böylece bizzat pratik uygulamayla hayata geçirilmiştir. Zira Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekke’de ve Medine’de İslâm’a karşı aşırı düşmanlıkta bulunan, hem kendisi hem de vahiy taraftarları için büyük tehlike oluşturan inkârcıların tamamını değil de, onların elebaşlarını helâk etme işini Allah’ın emriyle bizzat kendisi uygulamıştır.Ka‘b b. Eşref’i ve Esvedü’l-Ansî’yi, inkârcılıktaki azgınlıklarından dolayı hak ettikleri helâk cezası nedeniyle, verdiği emirlerle öldürtmüştür. Mekkeli ve Medineli büyük inkârcılara, yapılan savaşlar vesilesiyle, inkârcılıklarının karşılığı olan cezalar verilmiştir.

Önceki ümmetlerde inkârcılıktan dolayı hak edilen cezalar peygamberlerin fiilî hiçbir dahli olmadan bu kimselere verilirken, buna karşılık Son Nesiller dönemi için ağırlıklı olarak geçerli kılınan birbiri eliyle (kullar eliyle) helâk uygulamasına, bizzat dönemin peygamberi tarafından fiilî olarak işlerlik kazandırılmıştır. Bu durumu, ahir zaman ümmetinden eski ümmetler gibi helâk olmanın kaldırılmış olduğu ve bunun yerine birbirleri eliyle birbirine acılar tattırmaları şeklindeki cezalandırma sisteminin yerleştirildiğini haber veren hadis-i şerifler de desteklemektedir. Bu bağlamda Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Rabbim’den ümmetime üstlerinden ya da altlarından gelecek bir azap göndermemesini istedim, bunu bana verdi. Birbirinin hıncını birbirine tattırmamasını istedim, bunu bana vermedi.”

Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Müslümanlara büyük eziyetler eden, İslâm’ı, Kur’ân’ı ve Allah diyen herkesi yeryüzünden silip yok etmek için en şiddetli şekilde saldırılar da bulunan inkârcılara, toplu olarak helâk olmaları için beddua etmemiştir. Hz. Nuh gibi “Rabbim! Yeryüzünde kafirlerden hiçbir kimseyi bırakma!” (Nuh, 71/26) şeklinde niçin beddua etmediği sorulduğunda, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bu müşriklerin soyundan gelecek ve İslâm’ı kabul etmeleri muhtemel olan kimseleri düşündüğünü, bu nedenle hepsinin helâkı için beddua etmediğini, sadece inkârcılıkta “küfür önderliği” yapan elebaşlarının helâk edilmesi için beddua ettiğini söylemiştir.

Helâk,Hz.Nuh’tan itibaren kıyamete kadarki süreçte devam edecek bir gerçekliğe sahiptir. Ancak her günah işleyen ve her isyan eden için helâk gündeme gelmez. Zîra her dem, “ Mucize-i Musa” gerçekleşmez. Helâkı hak edenlerin bir kısmının cezası, dünyada verilmeyip ahirete ertelenir.
Genel olarak helâk, şu iki durumda gündeme gelir:

1- Helâk, İslâm tebliğinin ulaştığı kimseleri, bilinçli bir şekilde Allah, Peygamber, Kur’ân ve İslâm düşmanlığı yapmaları durumunda yakalayıverir. Helâkın bu çeşidi, doğrudan doğruya dinî sebeplere dayanmaktadır.

2- İslâm tebliğinin ulaşmadığı İslâm dışı milletler için de helâk söz konusudur. Yeryüzünün dengesini bozacak tarzda fesâd çıkartmak, bozgunculuk yapmak, zulüm yapmak, insan neslinin geleceğini tehlikeye atan cinsî sapıklıklara dalmak gibi insan, dünya ve kainat düzeniyle ilgili olumsuz davranışları aşırı derecede benimseyen ve bunların toplumun tüm katmanlarında yaygınlaşması için uğraş veren kimseler de, helâkın yok edici soğuk yüzüyle bir gün karşı karşıya kalabilirler. Bu tür eylemler açısından insanların Müslüman olup olmaması, hiçbir zaman cezanın gelişinde önemli bir etken olmaz. Helâkın bu çeşidi doğrudan doğruya dini sebeplere dayanmaz. Bu tür helâk, insanı çevreleyen canlı cansız her şeyi içine alan kainata karşı işlenen suçlardan dolayı gerçekleşir. Allah’ın insan-toplum ve kainat için koyduğu genel yasalarını değiştirmeye, “ ilâhî denge”yi altüst etmeye yönelik eylemlerin sahipleri, kainatın koruyucusu tarafından bir şekilde ortadan kaldırılıp cezalandırılır.
Kur’ân’a genel bir perspektiften baktığımızda toplumsal değişim ile ilgili verdiği misallerin bir kısmının kendini olumlu yönde değiştirenlerle ilgili olduğunu, ancak bu misallerin çoğunluğunun ise, kendini olumsuz yönde değiştirenlerin akıbetleri ile ilgili olduklarını görürüz. Bu gerçek, insan ve insan toplumlarının psikolojik ve sosyolojik yapılarını bize bildirmesi bakımından da ayrı bir öneme sahiptir.

Kur’ân’a göre, vahiy çizgisinin dışındaki tüm aktiviteler sapıklıktır. Dolayısıyla vahyin belirlediği sınırlar içerisinde kalmak şartıyla, insan ve onun yaşadığı çevrede oluşturduğu değişikliklere ancak “İslâmîdir”, diyebiliriz. Vahyin sınırlarını aşması durumunda ise her tür değişim, İslâmî literatürde İslâm dışı bir davranış olarak ele alınacaktır.

Kur’ân’ın önemle üzerinde durduğu insan fıtratındaki vahiy dışı değişimlere olan ilgi ve eğilim, yine Kur’ân ifadesine göre, bu yolu tutanların zarara uğramasıyla sonuçlanacaktır. İşte Kur’ân bu noktada, insanlığı bu zararlardan kurtarmanın ölçü ve prensipleri üzerinde önemle durur.Bunu da, geçmiş ümmetlerden, Peygamberlerden ve uğradıkları değişimler den sık sık söz ederek ve muhataplarının dikkatini bu noktalara çekerek yapar. Şüphesiz, kainatın tüm kurallarını en küçük detayına kadar mükemmel bir şekilde ortaya koyan Allah’ın kanununda, bu büyük felâketten korunmanın da yolları vardır. Bunların neler olduğu ise yine son dinin kutsal metni Kur’ân-ı Kerîm’de bizlere haber verilmiştir.

Bunların birincisi, insanın Yaratıcı karşısında kul olduğunu hatırlaması ve kendi konumunu buna göre belirlemesidir. Kul olduğunu unutup, Allah ile mücadeleye asla girişmemelidir.

İkincisi, hayatının değişik evrelerinde Allah’a dua ve istiğfarda bulunması, yaptığı günahlar dan af dilemesidir. Kur’ân’da buna benzer helâktan kurtuluş reçetelerinden bahsedilmektedir.

Vellahu veliyyu’t-tevfîk.

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir