GenelYazarlardanYazılar

Okuma Notları

İslam nedir?

Biri bana “İslam nedir?” diye sorduğu ve özellikle de bunu çocuğum yaptığı zaman cevabım şu olacaktır. İman etmek ve iyi amel (Salih amel) işlemektir. Ondan sonra da namaz, oruç, hac ve zekât hakkında konuşurum ve sonunda da şunu vurgularım, bunlar ibadetlerdir. (Aliya İzzetbegoviç, İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları, s: 160)

 Tevhid

Tevhid, sadece “kâinatta Allah’tan başka ilah yoktur.” inancına sahip olmak değildir. Tevhid aynı zamanda bir dünya görüşüdür. Tarihi, beşeri ve sosyal bir bakış açısıdır. Varlığın, ırkların ve sınıfların birliğinin esası tevhittir. Tevhid ırksal, düşünsel, sosyal ve beşeri şirki reddeder. İslam’ın Allah’ı izzet ilim demir/güç, cihat, sorumluluk, insani irade, özgürlük, servet, medeniyet dostudur. İslam’ın Allah’ı insanın tabiata hükmetmemesini ister. İnsan O’nun emanetçisidir. “O’nun ruhu”nun taşıyıcısıdır. O’nun “yeryüzündeki halifesi”dir.  Ve “O’nun bütün meleklerinin kendisine saygı” gösterdiği kimsedir. İnsan O’nun dostudur. (Ali Şeraiti, Anne Baba Biz Suçluyuz, s: 115)

Şefaat

Geri kalmış bir mü’min şefaati şöyle algılar: “Allah’ın kâinat için koyduğu sünnetine, İslam’ın dünya ve ahret için vazettiği kanunlara uygun hareket edip bir insanın kurtuluşu hak etmesi mümkün değildir. Daha ötesi insan ne kadar Salih amel işlerse işlesin suçlu ve mahkûmdur. Ancak Allah’a yakın olan ve onun katında nüfuz sahibi bir şahsiyete tevessül ederek, ağlayarak, sızlayarak, dua ederek, adak adayarak, yemek vererek ve Allah’ın aziz kullarından birin türbesini ziyaret edip ona yakarışta bulunarak onun teveccühüne mazhar olunabilir. Böylece o yüce zat Allah’a diyecek ki sünnetini (Sünnetullah) bir defalığına bu kulun için geçersiz say, kendi hükmünü bunun hakkında icra etme. Daha ötesi bu kulunu yapmadığı amellerin ecriyle mükâfatlandır. (s: 136)

Kâinat Sultanı’nın dostlarından(!) birinin şefaatini, muhabbeti ve düşüncesini celp ederek bu sayede kendinde haram olduğuna inandığın, dinin uygun görmediği halde hiçbir hata ve günahı işlemekten sakınmıyorsun. Bu kurduğun ilişki sayesinde dinin dahi artık seni bu amelleri irtikâp etmekten alıkoymuyor. (s: 80)

Hesap gününün şefaatçisi Efendim Hüseyin geldi ve elimden tutup beni o dehşet verici mahkemeden kurtardı. Hüseyin beni kimsenin bilmediği, sadece torpillilerin girebildiği gizli bir kapıdan Cennet’e soktu ve cennetlik kadınların arasına yerleştirdi. Şaşırdım, inanamadım ama baktım ki benim gibi pek çok kişi var burada. Tiplerinden konuşma ve davranış biçimlerinden ‘cennetin cehennemlikleri’ olduğu belliydi. Yağmacı hükümdarlar, faizci hacılar, katil yöneticiler, yabancı ve sömürgeci uşakları, sömürücü kapitalistler, bıçakçılar, çepiciler, kapkaççılar, oğlancılar, düzenbazlar, küfürbazlar, iftiracılar, fuhuş yapan erkek ve kadınlar, her çeşit insan… Evet, bütün bu adamlar şehitlerin arasına, özgürlük, halk, hak ve adalet fedaileri arasına, hakperestlerin, hak fedailerinin arasına, Kerbela şehitlerinin arasına, cihat ruhuyla yaşayan kimselerin arasına karışmıştı… Bana dediler ki: ‘Bizi buraya getiren Allah’ın adaleti değil, Hüseyin’in şefaatidir!’ (Ali Şeriatî, Anne Baba Biz Suçluyuz, s: 101-102)

Şirk

Şirk, yani kulluk; yani Allah’a karşı isyan, putlara karşı teslimiyet, alçak gönüllülük ve beşeri kulluktur. Bu tağuttur. Kâinatın o muazzam gücüne karşı tuğyan etmek ve “kendi yonttuğunuz şeylere” teslim olmaktır. Bu “kendi yonttuğumuz şeyler” ister lat, ister uzza, ister araba, ister sermaye, ister kan, ister soy ve ya sınıf olsun; fark etmez, her dönemde bunlar “Allah’a karşı birer tağut olmuştur. (s: 25) Şirk dininin özelliklerinden biri kitabına uydurmak, bahaneler ve gerekçeler üretmektir. (s: 26) Müşrik, dindardır ve dini bir şahsiyete sahiptir. Fakat gerçek dini ölçüler ve dini hakikatler açısından yanlış bir yola sapmıştır. Yanlış din dinsizlikten farklı bir şeydir. Dolayısı ile şirk bir dindir ve insanlık tarihinin en eski din biçimi olarak kabul edilmiştir. Putperestlik, şirkin eş anlamlısı değil, şirk dininin özel biçimlerindendir… Putlar ve eşyalar, şirk dininin takipçileri için kutsaldır. Yani bu putların ya Allah’ın kendisi olduğuna inancındadırlar ya da bunların Allah’ın vekilleri ve ona ulaşma vasıtaları olduğuna inanırlar. Netice itibariyle bu ilahlardan birinin hayatlarının bir kısmına müdahil olduğuna, dünyada olup bitenleri etkilediğine inanırlar. Putperestlik şirk dininin çeşitlerinden biridir. (s: 20) Müşrikler; “peygamber, Abdullah oğlu Muhammed; Allah ile bizim aramızda aracı olan mukaddesatımızı, putlarımızı, mabutlarımızı ve şefaatçilerimizi yakıp yıkmak istiyor” diyorlardı. Bu nedenle peygamber dönemi boyunca İslam’a karşı savaş açan Kureyşin ve bütün Arabların şiarı “dine karşı din” idi. (Ali Şeraiti, Dine Karşı Din, s: 24)

Musa, üç sembole karşı kıyam ediyor. Dönemin en büyük sermayedarı olan Karun’a, şirk dininin en büyük âlimi olan Belam bin Baura’ya ve döneminin en büyük siyasi gücü olan Firavun’a baş kaldırıyor. (s: 26) Şirk dininin vazifesi halkı, başımıza ne geldi ise bunun Allah’tan olduğuna, Allah’ın böyle istediğine inandırmak ve buna teslim olunması gerektiğine ikna etmektir. (s: 28) Şirk dinini kurucu ve koruyucu takımı tarihte hep üst sınıfa (mele -toplumun ileri gelenleri- ve mürtefin -sefihler, şımarıklar, müsrifler-) mensup şirk dinini âlimleri olmuştur. Şirk dinin kaynağı ekonomiktir. Bir gurubun hâkimiyetine ve çoğunluğun mahrumiyetine dayanır. (s:29) Şirk dininin âlimleri, halkı birden fazla ilaha inandırmakla, halk, toplumda birden fazla milletin, boyun ve sınıfın ortaya çıkmasının ilahi iradeyle olduğuna inanacak, mevcut durumu kabullenecek ve ona itirazda bulunmayacaktır.  (s: 30) Şirk dininin özellikleri cehalet, korku, kayırma, servet ve bir sınıfı diğer sınıfa tercih etme ve onu üstün görmesidir… (Ali Şeraiti, Dine Karşı Din, s: 30)

Sünnet

Şatıbî’ye göre, Sünnet Kur’an’ın bir açılımından ibaret olup ondan bağımsız bir teşrî kaynağı değildir. Zira sünnetin getirmiş olduğu ilave hükümler, esas itibariyle Kur’an’da mevcut olan tümel ilkelerin kapsamında mündemiç bulunan mana ve maksadın şerh ve açıklamasından ibarettir. Şu halde sünnette yer alan bir hususun Kur’an’daki tümel esaslara arz olunması ve bunların Kur’an naslarıyla tashih edilmesi gerekir. (Mustafa Öztürk, Kur’an’ı Kendi Tarihinde Okumak, s: 72)

Sünnet en genel manada Kur’an’ın bir açılımı olup ondan bağımsız bir kaynak değildir. Zira sünnette yer alan hususun mutlak surette Kur’an’da bir aslı mevcuttur. Bu itibarla Kur’an genelde tümelleri açıklamakla yetinmiş, bunların açılım mesabesindeki tikel hususların beyanını Sünnet’e havale etmiştir. (Mustafa Öztürk, Kur’an’ı Kendi Tarihinde Okumak, s: 75)

Vahiy

Vahiy, Hz Peygamber için, hiçbir şahsi dahli olmaksızın yaşadığı bir tecrübedir; vahiy onun tamamen pasif bir şekilde maruz kaldığı, geldiği zaman kendisinden kaçamadığı ve ihtiyacı olduğu zaman da kendisini ona hazırlayamadığı bir hadisedir. (s: 144) Elinde vahye dair bir emir veya kesin bir bilgi bulunmadığı sürece Hz Peygamber, bize, daima çekingen (33/Azhab: 53), dedi kodular karşısında hassas (33/Azhab: 37), mütereddit, işlerinde ashabına danışan (3/Ali İmran: 159) en ufak bir şüphede tam manasıyla çekimser davranan (21/Enbiya: 109) ve diğerlerinin olduğu kadar kendi akıbetini de bilmediğini itiraf eden (46/Ahkaf: 9) eden bir şahsiyet olarak görülür.

Fakat vahyi alır almaz da, dünyada hiçbir kuvvetten etkilenmeyeceği bir otoritenin salahiyeti ile risaletini tebliğ eder. Kendini münevver kimseler için olduğu kadar cahil kimseler için de evrensel bir mürebbi olarak tanıtır. (3/Ali İmran: 20) İhtilafları çözerken hiçbir tarafa taviz vermeden (5/Maide: 4,8,9) ve hiç kimseden çekinmeden, korkusuzca ve adaletle meseleleri halledip karara bağlamıştır. Dünya güçleri karşısında, ilahî yardımdan mutlak surette emin bir şekilde, son derece soğukkanlı hareket etmiştir. (9/Tevbe: 40) (Abdullah Draz, Kur’an’a Giriş, s: 146-147)

Takva

“Ey iman edenler, Allah’tan korkup sakınırsanız (takva), size doğruyu yanlıştan ayıran bir anlayış (furkan) verir.” (8/Enfal: 29) Fazlur Rahman’ın derinlikle ifade ettiği gibi, “takva”nın en önemli ve temel işlevi insana doğru bir şekilde kendisini inceleme ve doğruyu yanlıştan ayırt edebilme kabiliyet ve gücünü vermesidir. Takva, nefis muhasebesi yaparak kendini denetleyebilme bilincini kazandırma yanında, her zaman sübjektivite tehlikesiyle baş başa duran insana kendi sübjektivitesinden korunma olanağı tanır. Çünkü takva aşkın bir boyutu da ifade ederek insanın kendini denetlemesini Allah’ın değerlendirmesine bağlar. (Dr. Şevket Kotan, Kur’an ve Tarihselcilik, s: 384)

Takva ve tasavvufun farkı

İslam, insanları korkusuzca dünyaya dalmaya, oradan inciler (Salih amel) çıkarmaya, dalma esnasında uyanıklığa, teyakkuza, dikkate (takva) çağırırken; tasavvuf bu görevi terk etmeye ve görevi verene tilkice “âşık olma” davasına çağırır. İslam Allah’ın kontrolünde dünyadan ahrete gitme davasıyken; tasavvuf, Allah için iki cihanın terk edilerek deliliğin dava edilmesidir:  “Seni bilen, seven kişi canı neylesin?/ Çoluk-çocuğu, evi-barkı, malı-mülkü neylesin?/ İki cihanı verir, onu deli-divane eylersin/ Senin aşkınla deli-divane olan, iki cihanı neylesin?” (Mevlana). (İlhami Güler, Vicdan Böyle Buyurdu, s:  21)

Kaza ve kader

Kader lügatte ölçme, güç yetirme, kaza ve hüküm, ölçerek tayin ederek tayin, rızkı daraltma, her şeyin olduğu gibi kılınması gibi anlamlara gelmektedir. Ayrıca ezelden ebede kadar Allah’ın irade ettiği külli hükme ve evvelden ölçüp biçip hüküm vermeye de kader denmektedir. Kaza ve kader kelimeleri birbirlerinin yerine kullanılmıştır. “Kaza, Allah’ın ezelde bütün eşyanın gelecekte ne şekilde olacağını bilmesidir. Kader ise bu eşyanın Allah’ın ezeldeki eşya ile ilgili ilmine uygun olarak icat edilmesidir.”

Kader konusunda yapılan tartışma, kâinatın belli bir düzen dâhilinde Allah tarafından yaratılmasında değil, yaptığı fiillerden lehte ve aleyhte sorumlu olan insanın, bu yaptıklarının ezelde tayin ve tespit edilip edilmediğinde odaklanmaktadır. Eğer “Kaza ve kader, bu geniş kâinattaki ilahi kanunlardır.şeklinde anlaşılsaydı tartışma çıkmayabilirdi.

Kader kelimesi ve türevleri, Kur’an-ı Kerim’de birçok yerde geçmektedir. Bu kelimenin eksenini, ‘bir ölçü dâhilinde tayin etmek, her şeyi bir ölçü ve nizama göre tanzim etmek’ oluşturmaktadır. Kader kelimesinin Kur’an’daki anlamları ile Hz Peygamberden sonra ortaya çıkan ve değişik görüşler neticesinde terimsel bir anlam kazanan kader kavramının hiçbir ilgisi yoktur. Kader kelimesinin geçtiği ayetlerden hiçbiri insanın sonucundan sorumlu olduğu fiillerin, ortaya çıkmalarından önce belirlendiği ya da tespit edildiği anlamına gelmemektedir. Fakat değişik yorumlarla bazı ayetlere bu anlam yüklenmiştir. Bu bağlamda Kur’an’ın tahrif edildiğini görmekteyiz. Örneğin Ahmet Cevdet, Ali-Muaviye mücadelesini anlatırken, Azhap suresinin 38. ayetini, sanki onlar savaşmak zorundaymış gibi yorumlamıştır. Hâlbuki ayetin bağlamı incelendiğinde böyle bir yorumla ilgisi olmadığı görülecektir. Bu ayeti, Allah’ın emri yerine getirtecek bir emirdir. Allah’ın meşru kıldığı şey meşrudur, şeklinde anlamak gerekmektedir. (Ahmet Akbulut, Sahabe Dönemi İktidar Kavgası, s: 263-264)

Bu gün bizim anladığımız anlamda “kaza ve kader” Muaviye’nin maharetinin ürünüdür. Kader ve cebr inancını Emevilerin icat ettiğine tarih şahitlik eder. Müslümanların cebre inanmakla her türlü sorumluluktan kurtulacaklarını, çaba gösterme ve eleştirme gibi bir mesuliyetlerinin kalmayacağını, Emevilerin ihdas ettiğini tarih bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. (Ali Şeriatî, Dine Karşı Din, s: 27)

Mu’tezile, cebir ideolojisini halka empoze etmek suretiyle iktidarda yapmış oldukları tüm gayri meşru icraatlarını Allah’ın iradesi ve takdirine bağlamayı ilke edinen ve bu çerçevede insana ait tüm yapıp etmelerin Allah’ın takdiri ile gerçekleştiğini, dolayısıyla bizzat kendilerinin yapmış oldukları icraatın da aslında Allah’ın takdirinin bir tezahürü olduğunu söyleyen Emevi iktidarına karşı, insanın özgürlüğünü savunan onurlu bir siyasi muhalefetle birlikte gün yüzüne çıkmıştır. (Mustafa Öztürk, Kur’an’ı Kendi Tarihinde Okumak, s: 100)

Mü’min

İnsanın gerçek bir mümin olması için sadece nazil olan Kur’an hakikatlerine sağlam bir şekilde inanması yeterli değildir; ayrıca onun, malıyla canıyla hizmetinde çalışması gerekir. (49/Hucurat: 15) İyi bir mümin ve iyi bir vatandaş olarak da vecibelerini yerine getirmelidir. Çünkü Kur’an-ı Kerim, müminlerden iyilik yapmalarını istemiştir. (73/Enfal: 2-3, 22/Hac: 77) Öyleyse din, aynı zamanda hem bir akide hem de bir kanun, hem bir inanç, hem de bir itaat müessesidir. (2/Bakara: 285) (Abdullah Draz, Kur’an’a Giriş, s: 79)

Dine Karşı Din

Tarih boyunca, her zaman din, dine karşı savaşmıştır ve hiçbir zaman bu gün anladığımız şekliyle dinsizlikle savaşmamıştır. (s: 15) Küfrün kendisi bir din idi. Tıpkı bir dinin diğer bir dini küfür olarak görmesi gibi; o küfür dini de kendisini küfürle itham eden dinin küfür dini olduğuna inanmaktaydı. Dolayısıyla küfür başka bir din demektir, dinsizlik değil. (s: 17) Küfür, din hakikatinin üzerini, dinsizlik vasıtasıyla örtmek değil; aksine din gerçeğinin üzerini, başka bir din ile örtmektir. (Ali Şeraiti, Dine Karşı Din, s: 19)

Utanma Olarak İnsanlık

Utanma, insan olmanın kurucu duygulanımıdır. Nelerden utandığımız ise nasıl bir insan olacağımızı belirler. “Suç”u kavramamış ve “ceza”yı kolayca göze alan utanmaz toplumlarda “hukuk” olmaz. Siyaset içgüdüye; hukuk ise vicdan ve hakkaniyete dayanır. Siyaset sayar (% 51); hukuk, “tüyü bitmemiş tek bir yetimin hakkını” bile tartar. (İlhami Güler, Vicdan Böyle Buyurdu, s:  21)

İslam ve Müslümanlar

İslam halklarının geri kalmasının sorumlusu “İslam” değildir. Söz konusu geri kalmanın sebebi şahsi ve toplumsal hayattan İslam’ın dışlanmasıdır. (Aliya İzzetbegoviç, İslamî Yeniden Doğuşun Sorunları, s: 30)

Ümmilik

Abdullah Draz, Şatıbî’nin ümmilik kavramını, şeriatın genel felsefesinin kavranması, emir ve yasaklarının anlaşılması ve gereklerinin yaşanabilmesi için belli bir tahsil ve ihtisasa gerek olmadığı anlamında kullandığını belirtmiştir… İlahî hitaba muhatap olan bir insanın kendisine yönelik dini yükümlülükleri anlayabilmesi için, sağduyu ile vasat bir genel kültürün yeterli olduğunu söylemek pekâlâ mümkündür. (Mustafa Öztürk, Kur’an’ı Kendi Tarihinde Okumak, s: 49)

İstihare ve Okumak

Kitap okunmak içindir! Senin iman ettiğin kitap ne işe yarar? Ne sen ne de ben onun içinde ne olduğunu bilmiyoruz. Demek ki kâfir olan ben ile mü’min olan sen sınıf arkadaşıyız… Okuyacağım ki onda yazılanları kavrayayım. İyi kötü ve orta yolu bileyim ve doğruyu yaşamımda tatbik edeyim. Şüphesiz ben bütün bunları okuyarak, düşünerek ve anlayarak yapacağım, istihareye yatarak değil. (Ali Şeriatî, Dine karşı din, s: 83)

Putperestlik

Putperestlik şirk dininin özel biçimlerindendir. Putlar ve eşyalar, şirk dinin takipçileri için kutsaldır. Yani bu putların ya Allah’ın kendisi olduğu inancındadırlar ya da bunların Allah’ın vekilleri ve ona ulaşma vasıtaları olduğuna inanırlar. Netice itibariyle bu ilahlardan birinin hayatlarının bir kısmına müdahil olduğuna, dünyada olup biteni etkilediğine inanırlar. (Ali Şeriatî, Dine karşı din, s: 20)

İslamcı Partiler

Mekke ve Medine de İslam için asla itaatkâr bir rolü kabul etmemiş olması, Peygamberin siretinden çıkartılabilecek derslerin en önemlilerinden biridir… Dış güçlerin güdümünde mücadele eden “İslamcı partiler”in kendileri de güdümlüğü kabul ediyorlar ve böylece Peygamber sünnetinin ortaya koyduğu siyasal metottan ayrılıyorlar demektir. İç politikada baskıcı, dış politikada uşak olan bir rejim, aldatma amacı dışında kendisini ve toplumu İslamileştirmeyi iddia edemez. (Dr. Kelim Sıddıkî, Evrensel İslam Çağrısı, s: 69)

Laiklik

“Millet her şeyin üstündedir” İlkesini benimseyen aşırı milliyetçilik, tanımı gereği, laikliği gerekli kılar. Laiklik ise, kendi sırasında İslam’ın köklerinde iki yönlü bir biçmeye girişir: Dıştan İslam toplumunun (ümmetin) birlik imkânlarını yıkar; içten ise İslam’ı, tıpkı laik klişede ifade edildiği gibi, sadece insanın kalbiyle Allah arasındaki bir şeye, yani şahsi inanç mevkiine düşürür. (İslam, Fazlur Rahman, s: 317)

Ulûhiyet

Her hangi bir kişi toplum için düzen koyma hakkının kendisine ait olduğunu iddia ediyorsa, o insan kendisini toplumun ilahı sayıyor demektir. Kim de onun iddiasını kabul görürse onu ilah kabul etmiş olur. Çünkü ulûhiyetin en büyük özelliğinin onda olduğunu söylemiş ve inanmış olur. (Seyyid Kutub, İşte İslam, s: 19)

Alfabe

Alfabe bir milletin tarihini ‘aklına kazıma’ ve devamlılığını sürdürme aracıdır. Arap alfabesinin kaldırılmasıyla Türkiye, tüm zengin geçmişini kaybetmiş, basitçe üzerine sünger çekerek barbarlık raddesine ulaşmıştır. Buna paralel gerçekleşen bir dizi devrim ile birlikte yeni Türk nesli manevi temelden mahrum kalmış, maneviyatı elinden alınmıştır. Türkiye hatıraların, geçmişini unuttu. Bunun kime ne getirisi vardı? (Aliya İzetbegoviç, İslam Deklarasyonu, s: 26)

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir