GenelKavram

Ölçüyü Kaçırmamak

Ölçü denilince anlaşılması gereken, kulun her konuda tabi olacağı ve sonucundan Allah’a hesap vereceği değerler bütünüdür.  Eşyayı ve insanı yaratan Allah, insan ile diğer yaratılanlar arasındaki münasebeti düzenleme hakkını da kendisine tahsis etmiştir. Bu cümleden olarak insani ilişkilerimizden ibadî ilişkilerimize kadar her konunun ana ilkelerini belirleyip insanlığa din olarak sunmuştur.  Bunun özel adı İslam, son ümmet için kaynağı da Kur’an olarak takdim edilmiştir. Sevgi ve saygı konusu gündeme geldiğinde Allah ve peygamber sevgisinin en başta gelmesi gayet tabiidir. Ancak Allah’ın koymuş olduğu sınırları aşmadan. Yerinde ve kıvamında kalması kaydıyla. Peygamberleri ilahlaştırmadan Allah’ın kulları ve Elçileri makamına koyarak sevgimizi ve saygımızı ifade etmeliyiz. Bu konunun en olumsuz örneği, ehli kitabın Peygamberlerine karşı göstermiş oldukları aşırılıklardır. Öyle bir sevgi ki Allah’ın kulu ve elçisi olan peygamberlerini,  Allah’ın oğulları olarak kabul etmeleri, tevhidi düşünceyi bozmuş; sahiplerini de  “müşrik ve kâfir” yapmıştır. (Tevbe 9/30-31)

Bir başka örnek ise,  Allah’ı sevdiklerini iddia eden Kureyş’in müşriklerinin peygamberimize cevaben, “sadece sen mi Allah’ı seviyorsun biz de Allah’ı seviyoruz” demelerine:

(Ey Muhammed!) “Onlara deki, gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah’ta sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Ali İmran 3/31)

Bu ölçüye göre sevginin bir kuru ifade /söz olmayıp, davranışa eyleme dönüşen bir tezahürünün olması gerektiği de hatırlatılmaktadır. Elçisine savaş ilan ederek Allah’ı sevdiğini söylemenin bir anlam ifade etmeyeceği yüzlerine vurulmuştur.

Konu peygamber sevgisi olduğunda da, müminlerde olması gereken anlayış ve davranışın biçimselliği şöyle belirtilmektedir:

“Müminlerin, Peygamberi kendi nefislerinden çok sevmeleri gerekir; onun eşleri onların anneleridir; akraba olanlar, miras hususunda, Allah’ın Kitap’ında birbirlerine müminler ve muhacirlerden daha yakındırlar. Dostlarınıza yapacağınız uygun bir vasiyet bunun dışındadır. Bu Kitap’ta yazılı bulunmaktadır.” (Ahzab 33/6)

“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resulüne davet edildiklerinde müminlerin sözü ancak «işittik ve itaat ettik» demeleridir. İşte bunlar asıl kurtuluşa erenlerdir.” (Nur 24/51)

Durum bu minval üzere sınırları belirlenmiş olarak verilmesine rağmen enbiya suresinin 107. Ayetinde belirtilen, “Ey Resulüm! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”(Enbiya 21/107).  Ayetinin yanına, “Sen olmasaydın âlemi yaratmazdım”  mevzu hadisini de katarak farklı bir felsefe üretmek, masum bir anlayış değildir. Burayı kalkış rampası olarak kullananlar “Nuru Muhammedi” anlayışını ortaya atarak peygamberi beşer olmaktan çıkartıp ilahlaştırmışlardır. Şimdi bu felsefeden bir pasajı birlikte okuyalım:

(Âdem (as)  Arş’ta gördüğü nurun mahiyetini sual etti. Hak Teâlâ buyurdu ki: “Bu nur, gökte “Ahmed yerde Muhammed” denilen, zürriyetinden bir peygamberin nurudur. O olmasaydı, seni de, yer ve gökleri de yaratmazdım.” [Mevahib-i ledünniyye]

Allah Teâlâ yine buyuruyor ki:

“Ya Âdem, Muhammed (as) ismi ile her ne isteseydin, kabul ederdim. O olmasaydı, seni yaratmazdım.” [Hakim]

“Ey Resulüm, İbrahim’i Halil [dost], seni de Habib [sevgili] edindim. Senden daha sevgili hiç bir şey yaratmadım. Senin, benim indimde ki yüksek derecenin bilinmesi için dünyayı ve dünya ehlini yarattım. Sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım.” [Mevahib-i ledünniyye]

(Hezeyan bununla bitmiyor Peygamberimizin ağzından devam ettiriliyor.)

Hadis-i şeriflerde de buyruluyor ki:

“Âdem (as)  Cennetten çıkarılınca, ya Rabbi, Muhammed (as)  hürmetine beni affet diye dua etti. Allah Teâlâ ise, [ne cevap vereceğini bildiği halde, cevabını da diğer insanların duyması için] ‘Ya Âdem, onu henüz yaratmadım. Nereden bildin?’ buyurdu. Âdem (as) da, Arşta “La ilahe illallah Muhammed’ün Resulullah” yazılı olduğunu gördüm. Anladım ki, şerefli isminin yanına ancak en çok sevdiğinin, en şerefli olanın ismini layık görürsün dedi. Allah Teâlâ buyurdu ki: Ya Âdem doğru söyledin. O bana insanların en sevgilisidir. Onun hürmetine dua ettiğin için seni affettim. Eğer Muhammed (as)  olmasaydı, seni yaratmazdım.” [Taberani]

“Allah Teâlâ, İbrahim’i Halil edindiği gibi beni de Halil edindi.” [Mevahib-i ledünniyye]

Şu halde Peygamber efendimiz hem habibdir, hem halildir.

“Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” kudsi hadisi, Marifetname’nin ön sözünde, Yusuf-i Nebhani hazretlerinin Envar-ı Muhammediyye kitabının 13. sayfasında ve İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat’ının 122. mektubunda vardır. Mektubat’ın Farisi haşiyesinde, bu hadisin Deylemi’nin Firdevsisinde bulunduğu bildirilmektedir. Deylemi de, Buhari ve diğer muhaddisler gibi, meşhur ve muteber bir hadis âlimidir. )

Bu yalan ifadeler durumu anlatmak için yeterli bulunmayıp yanına şunlarda ilave ediliyor:

(Mektubat-ı Rabbani’nin 3. cildinde, “Sen olmasaydın cenneti yaratmazdım”, “O olmasaydı kâinatı yaratmaz, rububiyetimi izhar etmezdim” Kutsi hadisleri de bildirilmektedir.

Miraçta, Allah Teâlâ, Peygamber efendimize, “Senden başka her şeyi senin için yarattım” buyurunca, Resulullah (as)  de, “Ben de senden başka her şeyi senin için terk ettim” dedi. (Mirat-i kâinat)

Bu sözlerle ilgili açıklama yapmadan önce, bir Müslüman’ın inancını ilgilendiren konularda nasıl bir yol izlemesi gerekir? Öncelikle bu konuda bilgi sahibi olmamızın, bizi bu tür yanlışlardan koruyacağına inanıyoruz.

İnanç konuları dinin sahibi tarafından belirlenir, açık, anlaşılır ve kesin deliller ile ortaya konularak herkesin inanması istenir. İnanç konusunda zanna ve zannî delile yer yoktur. Bu nedenle İslam da itikadın tamamı sübut-i kat’i ve delalet-i kat’i olan Kur’an ayetlerinden başka bir delile dayandırılmaz. Bunun anlamı şu demektir, bizi inanç olarak ilgilendiren bir konu mutlaka Kur’an’dan olacak ve ayetin delaleti de açık ve anlaşılır olacaktır. Bu özelliklere sahip olmayan bir delil ile ifade edilen bir şeye inanmak zanna tabi olmaktır. Hal bu ki, Müslümanlar zandan şiddetle sakındırılmış ve “zan gerçekten hiçbir şey ifade etmez “(Necm 53/28) buyrulmuştur.

Yukarıdaki nakillerin hepsi Kur’an dışı rivayetlerden oluşmaktadır. Bu rivayetler kimden gelirse gelsin zannidir. “Hadis”  adı altında nakledilen bu rivayetler, peygamber sözü olmaya mani illetler taşımaktadır. Adına kutsilik eklemekle bir söz Kutsi olmaz. Allah’ın elçisine vah yettiği Kur’an’a uygun olmayan bir anlayışı, Allah Teâlâ’nın Kur’an dışı bir yolla söylemesini düşünmek mümkün değildir. Bu anlayışların hiçbirisini onaylayan bir ayet bulmanız da mümkün değildir.

Öncelikle, “sen olmasaydın, âlemi yaratmazdım” sözünün hadis bile olmadığını söyleyen Molla Aliyyü’l-Kari, “Mevzuat’ül-Ulum” isimli eserinde ”sen olmasaydın eflaki / âlemi yaratmazdım” (levlake lemma halaktül eflak) şeklinde zikretmekte ve “böyle bir hadis metnine rastlanmamıştır” kaydını ilave etmektedir. Yani sözün aslı mevzudur. Böyle olmasına rağmen İslam dünyasında Müslümanların dillerine dolayıp durdukları, birilerini övmek için nice meşhur olmuş sözlerin durumu yakından ele alındığında gerçekleri görmek mümkün olacaktır.

Ne gariptir ki, Allah’ın elçisine bizzat vah yetmiş olduğu kitapta ne Hz. Muhammed (a.s) için, ne de diğer peygamberlerden biri için buna benzer bir ifade bulmak mümkün değildir. Kur’an’da otuzdan fazla yerde bizzat Peygamberimizin yaptığı hataları zikredilerek düzeltilmesine (Tahrim/1-5, Abese/1-10) yer verilirken, Kur’an’da bu tip övgülere yer verilmemesini düşünmeli değil miyiz? Bu tip övgülerin Kur’an’da olmamasının nedeni, bu anlayışların gerçeklerle alakasının olmadığındandır. Allah kitabını takdim ederken:

“Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Eğer o Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok çelişkiler bulurlardı.”(Nisa 4/82)

“Ey insanlar! Rabbinizden size kesin bir delil geldi ve size aydınlatıcı bir nur indirdik.”(Nisa 4/174) demektedir.

İşte gelen bu kesin delil de Allah Peygamberi için şöyle buyuruyor:

“Ey Resulüm! Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”(Enbiya 21/107). Bu ayet “Sen olmasaydın âlemi yaratmazdım” anlayışı ile bağdaşmaz, aksine çelişki arz eder. Önce âlem yaratılmış yaratılan âleme rahmet olarak gönderilmiştir. Bununla birlikte âleme rahmet olarak verildiği ifade edilen diğer şeylerden de bahsedilir Kur’an’da Allah bütün elçilerini insanlık âlemine olan merhametinden göndermiştir. Bu nedenle bütün elçiler onun rahmetinin eseri ve gönderildiği ümmete ve âleme rahmettir. İsa (as) Rahmettir. (Meryem 19/21),  Yağmur rahmettir. (Furkan 25/49),  Kur’an rahmettir. (Nahl 16/89; 7/52)  Ayrıca Allah’ın elçilerinin arasında ayrım yapmaktan da men edilmişiz:

“Onlara deyin ki; biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya ve İsa’ya verilene ve diğer peygamberlere Rabbi tarafından verilene inanırız. Onlar arasında ayırım yapmayız. Biz Allah’a teslim olanlarız.”(Bakara 2/136)

Bu konuda Peygamberler ve müminler de farklı değildir. İman edenlerin hepsi aynı inancı paylaşırlar. Bu konuyla ilgili olarak bakara suresinin son ayetlerini her yatsı namazından sonra (Amenerresulü …) okuyan imamlarımız, ne anlama geldiğini cemaatiyle paylaşmadığı için yapılan bu yanlış devam etmektedir. Bu ayetlerde Rabbimiz şöyle buyuruyor:

” Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. «Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır» dediler.”(Bakara 2/285)

Bunlarla beraber Muhammed (a.s)’ın da bu elçilerden bir elçi olduğunun, muhtelif ayetlerle anlatıldığını görüyoruz:

“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçti. Şimdi o, ölür veya öldürülürse, siz gerisin geriye mi döneceksiniz? Her kim geri dönecek olursa, kesinlikle Allah’a bir zarar veremeyecektir. Fakat Allah, şükredenleri yakında mükâfatlandıracaktır.” (Ali İmran 3/144)

“De ki, ben kendi kendime Allah’ın dilediğinden başka herhangi bir yarar ya da zarar sağlamaya Malik değilim. Eğer ben bütün gaybı bilseydim, daha çok hayır yapardım ve kötülük denilen şey yanıma uğramazdı. Ben ancak iman edecek bir kavmi uyarmak ve müjdelemek için görevli bir peygamberim.“(Araf 7/188)

Yine O’nun insanlardan bir insan olduğu ise şöyle beyan ediliyor:

“De ki, ben, sadece sizin gibi bir insanım, ancak bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyolunuyor. Onun için hep O’na yönelin ve O’nun bağışlamasını isteyin, vay haline o ortak koşanların.”(Fussılet 41/6)

“De ki, ben peygamberlerin ilki değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Yalnız bana vah yedilene uyuyorum. Ben, sadece açık bir uyarıcıyım.“(Ahkaf 46/9)

Peygamber (as)’ın  hala yaşadığını savunarak toplantılarına çağıranlara, ortaya koydukları anlayışlarının tasdikçisi olarak gösterenlere de şu ayetler cevap veriyor:

“Ey Muhammed! Senden önce de hiçbir insanı ölümsüz kılmadık, sen ölürsün de onlar baki kalır mı? Senin ölmenle rahata kavuşacaklarını mı sanıyorlar?”(Enbiya 21/34)

Bu ayetlerin sunumundan sonra mevzu bahis olan anlayışları irdelemek istiyoruz.

(“Âdem (a.s) arşta gördüğü nurun mahiyetini sual etti. Hak Teâlâ buyurdu ki, bu nur, gökte Ahmet, yerde Muhammed denilen, zürriyetinden bir peygamberin nurudur. O olmasaydı, seni de, yer ve gökleri de yaratmazdım. [Mevahib-i ledünniyye]”

Hadis-i şeriflerde de buyruluyor ki “Âdem (as)  cennetten çıkarılınca; Ya Rabbi, Muhammed (as) hürmetine beni affet diye dua etti. Allah Teâlâ ise, [ne cevap vereceğini bildiği halde, cevabını da diğer insanların duyması için] “ Ya Âdem, onu henüz yaratmadım. Nereden bildin” buyurdu. Âdem (as)  da, arşta ‘La ilahe illallah Muhammed’ün Resulullah’ yazılı olduğunu gördüm. Anladım ki, şerefli isminin yanına ancak en çok sevdiğinin, en şerefli olanın ismini layık görürsün dedi. Allah Teâlâ buyurdu ki, ya Âdem doğru söyledin. O bana insanların en sevgilisidir. Onun hürmetine dua ettiğin için seni affettim. Eğer Muhammed (as)  olmasaydı, seni yaratmazdım”. [Taberani]

Allah Teâlâ Kur’an’ da gaybi konuları anlatırken: “Bu sana vah yettiğimiz gayb haberlerindendir. Sana vah yetmeseydik sen bunu nereden bilecektin” şeklinde usulî bir ilkeyi bizlere hatırlatmaktadır.

“Bu, sana vahiyle bildirdiğimiz gayb haberlerindendir. Ey Muhammed, yoksa Meryem’i hangisi himayesine alacak diye kalemleriyle kura atarlarken de çekişirlerken de sen yanlarında değildin.”(Ali İmran 3/44), Yusuf 12/102)

“Ey Muhammed, bu anlatılanlar (Nuh (as)’ın kıssası) sana vahiy yolu ile bildirdiğimiz gayba ilişkin haberlerdir. Bundan önce ne sen ve ne de kavmin bu olayları bilmiyordunuz. Müşriklerin olumsuz tepkilerine karşı sabret, sonuç kötülüklerden sakınanlarındır.”(Hud 11/49)

Bunlarla ilgili bilgisi olmayan bir peygamberin insanlığın başlangıcında olan Âdem (as) ile ilgili bir olayı vahiy olmadan nereden bileceğini, düşünmeli değil miyiz? Söylenenin aksine Âdem (a.s)’ın tevbesiyle ilgili şöyle bilgi verilmektedir:

“Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır.”(Bakara 2/37)

(Allah Teâlâ yine buyuruyor ki “Ya Âdem, Muhammed (as) ismi ile her ne isteseydin, kabul ederdim. O olmasaydı, seni yaratmazdım.” [Hakim]

Bu konuda Kur’an’ın beyanı şöyledir:

“Mescitler şüphesiz Allah’ındır. Öyleyse oralarda Allah’a dua ederken başkasını aracı yapmayın.”(Cin 72/18)                                                                                                         Ayrıca  Fatiha suresinde bunun nasıl olması gerektiğini de bildirmektedir.

“Sadece sana kulluk eder sadece senden yardım isteriz.”(Fatiha 1/5)

Bunlarla birlikte Rabbine dua eden peygamberlerin Kur’an’da dua örnekleri vardır. Bunların hiçbirisinde “Ya Rabbi, bana şunun için, “şunun yüzü suyu hürmetine” bana şunu ver” şeklinde bir dua örneği yoktur. Bu bir tesadüf olmasa gerek.

“(Yusuf) ‘Ey Rabbim! Sen bana dünya mülkünden nasip verdin ve bana rüyaların tabirinden bir ilim öğrettin. Ey gökleri ve yeri yoktan var eden Rabbim! Benim velim sensin, benim canımı Müslüman olarak al ve beni salih kulların arasına kat!’ “(Yusuf 12/101).

“(Zekeriya) Şöyle demişti, Rabbim! Gerçekten kemiklerim zayıfladı, saçlarım ağardı. Rabbim! Sana yalvarmakla şimdiye kadar bedbaht olup bir şeyden mahrum kalmadım.“

“Gerçekten ben, arkamdan yerime geçecek varislerden endişedeyim. Karım da kısır bulunuyor. Onun için katından bana bir veli ihsan et.”(Meryem 19/4-5)

“Ve ne vakit ki İbrahim, Beyt’in temellerini yükseltmeye başladı, İsmail ile birlikte şöyle dua ettiler: Ey Rabbimiz, bizden kabul buyur, hiç şüphesiz işiten ve bilen sensin.”

“Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et, zira tövbeleri kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin.”

“Ey Rabbimiz, bir de onlara içlerinden öyle bir peygamber gönder ki, onlara senin ayetlerini okusun, kendilerine kitabı ve hikmeti öğretsin, onları tezkiye etsin. Hiç şüphesiz Aziz ve hakim olan sensin.” (Bakara 2/127-129)

Âdem (a.s)’ın duası ise şöyle “Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üzerlerini örtmeye başladılar. Rabbi onlara, Ben size o ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi? ”

“(Âdem ile eşi) dediler ki, Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”(Araf 7/22-23)

Görüldüğü gibi bu ayetlerin hiç birinde Peygamberler Allah’a yalvarırken bir başkasının ismini zikretmemektedirler. Kur’an’da da bahsedildiği gibi bir dua örneği de yoktur. Bu ifadeler en hafif tabirle Allah’a ve Resulü’ne yalan isnat etmek, iftira etmektir.

(“Mektubat-ı Rabbani’nin 3. cildinde, “Sen olmasaydın cenneti yaratmazdım”, “O olmasaydı kâinatı yaratmaz, rububiyetimi izhar etmezdim”  kutsi hadisleri de bildirilmektedir. Miraçta Allah Teâlâ, Peygamber efendimize, “Senden başka her şeyi senin için yarattım” buyurunca, Resulullah (as) da, “Ben de senden başka her şeyi senin için terk ettim’” dedi. (Mirat-i kâinat) denilmektedir.”)

Bu ifadeler yaratanı yarattığına mahkûm etmektedir. Akıl ve insaf sahibi bir insanın bunu söylemesi ve kabul etmesi mümkün değildir. Allah bu kadar aciz midir ki, yarattığı bir kuluna mahkûm olsun da kâinatı yaratmak zorunda kalsın? Allah dilerse kâinatı yok edip dilediği gibi yeniden yaratmaya, milyonlarca “Muhammed”, milyonlarca âlem yaratmaya kadirdir. O insanların özelliği olan acizlikten ve bütün noksanlıklardan beridir.
Allah bütün varlıkları yaratmış ve onlara çeşitli görev ve sorumluluklar vermiştir. Bu sorumluluklarının bilincinde olanları da itaat ve ibadetlerinin derecesine göre sıralayarak “…Allah indinde sizin en şerefliniz takvaca en üstün olanınızdır” buyurmuştur (Hucurat 49/13). Bu derecelendirme tüm insanlığı kapsamaktadır. Her insan bu ölçüye göre kendi yerini bilecektir. Ne kadar itaat, o kadar kıymet ifade ettiğinin bilincinde olacaktır. Bu ölçüyle Allah bütün mahlûkatın değer ve derecesini belirlemiş, mahlûkat içinde insanı, insanlar içinde iman eden ve salih amel işleyenleri, iman ve salih amel sahibi olanlar içinde de peygamberleri en şerefli kimseler olarak vasıflandırmış, insanlar için en güzel örnek olarak göstermiştir. Ama asla ilahlaştırmamış, insan olma vasfını hep zikretmiş, vahyin bilgisinin dışında bir şey bilmediğini, kitabı ve imanı ona vahiyle öğrettiğini beyan etmiştir.

Sonuç olarak bu ve benzeri anlayışlar tasavvuf ekolünün ve geleneğin İslam’a taşıdığı batıl düşüncelerden başka bir şey değildir. Bu hezeyanların kaynağı “ledün ilmi ve batini anlayışlar, keşif ve kerametler ve rüya ve menkıbelerdir. Bunların, Allah’ın vahyi yanında hiçbir kıymet-i har biyesi yoktur. Buna inanan insanlar zanna inanmış olurlar ve “zan ise gerçekten hiçbir şey ifade etmez”(Necm 53/28) hükmünce Allah indinde hiçbir değeri yoktur.

Bu ve benzeri anlayışlara tevessül ederek Müslümanların da Ehl-i kitaba benzediklerini görüyoruz. Onlar Peygamberlerini yüceltmek için “Allah’ın oğlu” diyerek ilahlaştırıp örnek olmadan çıkardıkları gibi, Müslümanlar da Muhammed (a.s)’a olağanüstü özellikler vererek normal bir insan olmaktan çıkarmaya çalışıyorlar.

Bir şey iki şekilde örnek olmaktan çıkartılır. Birincisi; onu değersiz bularak yani örnek alınamayacak kadar değersiz göstererek, ikincisi de; insanüstü bir varlık haline getirecek kadar yüceltilerek, örnek alınamaz konuma yükselterek yapılır. Bu halin her ikisi de peygamberler için kabul edilemez bir durumdur. Allah onu örnek bir insan olarak gönderdiğini onlarca ayette ifade ederek “üsvet’ül-hasene”(en güzel örnek insan) ilan etmiştir. Yine bu özellik tüm peygamberler için de söz konusudur. Her peygamber gönderildiği ümmet için “üsvetül hasene”=güzel örnektir.(Ahzab 33/21)

Onun normal bir insan oluşuna ilk itiraz edenler müşrikler olmuştu ve şöyle demişlerdi:

“Dediler ki, yerden bize bir pınar fışkırtmadıkça yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olup, aralarından şarıl şarıl ırmaklar akıtmadıkça yahut iddia ettiğin gibi, gökyüzünü üzerimize parça parça düşürmedikçe yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe yahut altından bir evin olmadıkça,  ya da göğe çıkmadıkça sana asla inanmayacağız. Bize gökten okuyacağımız bir kitap indirmedikçe göğe çıktığına da inanacak değiliz. De ki, (Fesübhanallah) Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak elçi olarak gönderilen bir insanım.”(17/90-93)

Ne gariptir ki, o gün müşrikler peygamberi böyle hayal ediyorlardı, bugün ise Müslüman olduğunu söyleyenler! Bu işte bir yanlışlık yok mu? Vardır elbette. Her iki anlayış da yanlıştır, doğru olan Allah’ın kitabında anlattığı peygamber anlayışıdır.

Kur’an’daki peygamber; emredileni yapan, kendisine vah yedilenden başkasını bilmeyen, dini Allah’a has kılan, insanların kalbinden geçenleri bilmeyen, yerin göğün hazineleri yanında olmayan, arpa ekmeği ile bile üç gün arka arkaya karnı doymayan, açlıktan karnına taş bağlayan, Uhud’ta müşriklerin attığı taş ile yanağı yaralanıp dişi kırılan, zırhını giyip savaşa çıkan, tebliğ dönemlerinde her türlü hakarete hedef olan, üzülen, sevinen, mutlu ve huzursuz olan, yiyen, içen, uyuyan, toplumunun lideri, ordusunun komutanı, çocuklarının babası, eşlerinin kocası, torunlarının dedesi, insanların müşküllerine fetva veren müftüsü, anlaşmazlıkları hükme bağlayan hâkimi olan, bu uğurda hayatın her türlü mihnetini çeken ve bunların hepsine Allah için katlanan, bizden biri olan ve bizim gibi insan bir elçidir. Abdullah’tan olan,  Amine’den doğan, yetim ve öksüz olarak, dedesinin ve amcasının himayesinde büyüyen,  toplum nezdinde Muhammed’ül Emin olan ve nihayet Allah’ın Resulü olma şerefine ulaşan bir insandır.

İşte Müslümanların  Iman etmesi gereken  Allah’ın Elçisi Muhammed (as) budur!..

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir