Ercümend ÖzkanHaberlerSöyleşiler ve Seçme Yazılar

OSMANLI DEVLETİ VE DEĞERLENDİRİLMESİ

Emevîler, Abbasiler, Endülüs Emevîleri şayet islam devleti ise Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Osmanlı Devleti de el­bette ki bir İSLAM DEVLETİ’dir. Nasıl bugün yaptığı Devrimle dünyaya kendini tanıtan İran kendine İslam devleti demek istiyor ve değilsek bile olmaya çalışıyoruz diyorsa, nasıl dünkü Safevîler ken­dilerini İslama nisbet ediyor iseler, bunlar arasında çok farklar bulun­sa bile bizim bunları esas bakımından İslam saymamız ve İslama bağlılıklarını ilân edenlere İslamdan nelere bağlı, nelere bağlı olma­dıklarını, yanlışlarını göstermemiz gerekir. Temelden bunları reddet­menin insafla ilgisi bulunmayacağı kanısındayız.

Ercümend Özkan/ Yazılar 559/Anlam yayınları 

Bilindiği gibi herhangi bir şey değerlendirilmek istenildiğinde şeyin doğrudan kendisi değerlendirilmeye alındığı gibi, geçmişi de değerlendirmeye alınır ve birlikte bir sonuca varılır. Böyle yapılması değerlendirmenin, gerçekleri ifadesinde büyük rol oynar. Biz de bu sebeble Osmanlı’yı ele alır ve değerlendirirken, elbette yoktan var ol­mayan ve öncesi b’üunan bu Devletin öncesinden de bahsetmek ge­reği duyacağız. Bu sebeble Osmanlı Devleti Öncesi Anadolu Beylik­leri, Anadolu Selçukluları ve Büyük Selçuklu Devleti’ne kadar gideceğiz. Hattâ Osmanlı’nın ana özelliği olan İslam’ı anlamak için Abbâsîlerin son dönemlerine de bakmamız gerekmektedir. Zira Türkler kitleler halinde Ortaasya’dan Anadoluya göçüşlerinde İran-Irak üzerinden tevakkuf ede ede geliyorlardı ve kitleler halinde müs­lüman oluşları Abbâsîlerin son dönemlerine rastlıyordu. Son dönem Abbasî Genel Kurmay başkanı da Ebâ Müslimî Horâsânî idi bilindi­ği gibi.. Abbasiler son dönemlerinde tamamen Türk Askerî gücüne dayanıyorlar ve varlıklarını böyle korumayı düşünüyorlardı. Fakat kısa bir süre sonra İran’ın batısı, Türkiye’nin doğusu ve Irak’ın tama­mına yakın bölümü üzerinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu denilen devlet doğdu. Bu devlet Abbâsîlerin sonu olduğu gibi İlhanlılar, Ka-rahanlılar gibi yine İslam-Türk devletlerinden sonra ve bilhassa batı­da kurulan ilk İslam-Türk devleti oldu. Büyük etkinlik sahibi olan bu devleti Anadolu Selçukluları takib etti. Anadolu Selçuklularının Hülâgû istilasından sonra sarsılan ve kaybolan otoritesi Anadoluda bir başıbozukluk yaşanmasına neden oldu ve bu dönemde Anadolu, üzerinde birçok beyliğin bulunduğu topraklar haline geldi. Derken bu beyliklerden Osmanlı Beyliği’nin diğerlerine nisbetle yüksek per­formans göstererek hemen tüm beylikleri zaman içinde topraklarına kattığı ve hakimiyet sınırlarını genişleterek bölgenin olduğu gibi Av­rupa’nın doğusunun da, Afrika’nın kuzeyinin de hakimi haline geldi­ğini ve topraklarını 10 milyon kilometre karenin üzerine çıkardığını biliyoruz. Altıyüz yıllık bir varlığı olarak dünyada büyük izler bırak­mış bir devlet uzun uzun anlatılacak sebebler yüzünden son bulmuş ve enkazı üzerinde Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Halkı dışında bu enkazın hemen hiçbir unsurundan faydalanmayı düşünmeyen Laik-Demokratik Cumhuriyet bir avuç Anadolu toprağı üzerinde ya­şayan insanları kullandığı Stalinist metodlarla İslamdan tamamen koparmaya çalışmış, bunu beceremeyince de bu halkın cehlinden is­tifade ile, koluna girmiş ve İslama (!) beraber gitmeyi düşünerek bu­günlere gelinmiştir. Ezânm arabçaya tekrar çevrilmesinden, İmam-hatibler açmaya, Kur’an Kurslarından sağda solda tekkeler, türbeler açmaya kadar uzanan ve günümüze gelindiğinde Cumalara giden Devlet başkanları ile bu Cumhuriyet şimdilik, büyük tehlikelerin üzerinde oturmasına rağmen varlığını sürüdüreceğinden halâ ümit vardır.

Biz asıl konumuza ve Osmanlı’ya gelelim. Osmanlı köken itiba­riyle kitleler halinde Abbâsilerin son zamanlarında Müslüman olmuş geniş Türk kitlelerinden oluşan bir devlet olup asıl unsur Türktür. Arab, Kürt, Arnavut, Boşnak, Pomak vs. gibi sair unsurların Osman­lıya katılması daha sonraları olmuştur. Zaten bu unsurlardan bir kıs­mının Müslüman oluşu da Osmanlı ile başlamaktadır, Arnavut, Boş­nak ve Pomaklarda olduğu gibi…

Peygamberi takib eden yıllarda müslümanların ne hallerde oldu­ğu ve tevhid dininin ne hallere düştüğü dikkate alınırsa görülür ki Emevî ve Abbasî sonrası müslüman olan kitleler ve hattâ Emevî ve Abbasiler döneminde müslüman olan sair kavimler (topluluklar) müslüman olduklarında buldukları ve kendilerine tanıtılan islami kabul etmişlerdir. Bu İslam nasıl bir islamdı, ne hâle getirilmiş bir islam idi diye düşünmek de konuya vukuf için gereklidir.

Tevhid dini, bir yandan arab geleneğinin ve özellikle de arab ırkçılığının (kabile, üstünlüğü düşüncesinin), diğer yandan İslam dışı kültürlerden taşınan yabancı itikâdî ve amelî unsurların karışması sonucu haleldar olmuş, düşünce ve davranışlarda akletmenin yerini taklit etmek almıştır. Bu taklit hem düşüncede hem de davranışların­da olmuştur. Düşünmenin kapılarının (içtihadın kapılarının) sıkı sıkı kapatıldığı hatırlanacak olursa söylediklerimizin daha kolay anlaşıla­cağı görülür.

Osmanlı böylesi bir islami kabul etmiştir. Değiştirilemez, üzeri­ne birşey konulamaz, yeni düşünceler üretilemez, devralananların kıl kadar dahi değişikliğe uğraması mümkün olmayan camit (donuk) bir islam.. Bu islamla da altı asır idare etmiştir. Hak Din olarak öğretilen islam müslüman olduklarında bu idi. Bu hali ile, kendilerine sunulan hâli ile aldıkları bu din uğruna Türkler müslüman olmaya başladıkla­rı 12 asra yakın zamandan beri her türlü fedakârlığı göze almışlar ve göstermişlerdir. Bir yandan Kefere Avrupa ile uğraşmışlar, diğer yandan da hemen aynı düzeyde şia ve sair mezheplerle uğraşmak zo­runda kalmışlardır. Zira sürekli olarak problem olan şia, Osmanlı’nın bildiği islami cihana yayma çabalarının hep engelleyicisi olmuş ve bü uğurda Papalıkla bile ittifak sağlamıştır Osmanlı’ya karşı… Bütün bu engellere rağmen yüksek performans gösteren Osmanlı dünyada görülmedik sınırlara sahip olmuş ve topraklarını 10 milyon kilomet­rekareye çıkarmıştır. Bütün dünyaya karşı da savaş vererek milyon­larca insanını Mekke’de, Yemen’de, Medine’de, Kanal’da, Filistin Cephesi’nde, Kuttulemâre’de, Galiçya’da, Derne’de, Balkanlarda, Kuzey Kafkasya’da ve Ariadoluda İslam uğruna kaybetmiştir. Nere­de ise bütün varlığı tükenmiştir. Zira gerçekten 72 düvele (devlete) karşı savaş vermiştir. Bu performansı gösterebilen başka bir topluluk olmamıştır dense yeridir. Arabların Kuzey Afrika ve Endülüs’teki ba­şarıları maalesef uzun sürmemiştir. Yalnız Endülüs’e has olmak üzere yine bir altı yüz yıllık islam-arab hakimiyeti söz konusudur.

Osmanlı devleti esas itibariyle İslam Devleti idi. Zira bütün ka­nunlarını bildiği İslama göre düzenliyordu. Yaşadığı asırlarda dünya­da carî olan saltanat Osmanlı’da da vardı. Daha ötesinde bu saltanatı islami kendilerinden HAK DİN olarak aldıkları Abbâsilerde de gör­müşler, Emevîlerde de duymuşlar ve aksine birşeye de rastlamadık­larından sürdürmüşlerdi. Düşüncenin kilitlendiğinden sonra İslama girenlerin hemen hepsinde yukarıdaki özellikleri görmek mümkün­dür.

Osmanlı birçok kurumu ile, devlet yönetim sistemi ile, kudretli ve akilli devlet adamları ile temayüz etmiştir. Devlet Sisteminde ba­badan öğulalığın dışında bir çarpıklık görmek pek mümkün değildir. Şeyh’ül-İslamlığın da bir çarpık kurum olduğunu söylemek gerekir. Bütün eksikliği Kur’an’dan doğrudan hüküm çıkarma yolunu kapalı olarak almaları ve açmaya da (belki günahtır diye) teşebbüs etmeme­leridir. Ki bu tür bir eksiklik başka eksikliklere ve aksaklıklara ana­lık yapar türde bir eksikliktir.

Emevîler, Abbasiler, Endülüs Emevîleri şayet islam devleti ise Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Osmanlı Devleti de el­bette ki bir İSLAM DEVLETİ’dir. Nasıl bugün yaptığı Devrimle dünyaya kendini tanıtan İran kendine İslam devleti demek istiyor ve değilsek bile olmaya çalışıyoruz diyorsa, nasıl dünkü Safevîler ken­dilerini İslama nisbet ediyor iseler, bunlar arasında çok farklar bulun­sa bile bizim bunları esas bakımından İslam saymamız ve İslama bağlılıklarını ilân edenlere İslamdan nelere bağlı, nelere bağlı olma­dıklarını, yanlışlarını göstermemiz gerekir. Temelden bunları reddet­menin insafla ilgisi bulunmayacağı kanısındayız. Bu saydıklarımızın ve de özellikle Osmanlı Devleti’nin asla bir küfür devleti kurmak amacı ile kurulmadığını, İslami esas aldıklarını ama yer yer bildikleri İslamın yanlışlıklarından doğan sapmalar içine yine İslam sanarak girdiklerini söylemek insafa daha yakın olur. Fakat belki bu sapma­ların Kur’an’ın indiği ve uygulandığı, peygamberle birlikte yaşamış ve esasları ve uygulamalarını Ondan öğrenmişler tarafından yapıldı­ğı gerçeği onların sorumluluklarını artırır. Lakin gerçekten İslâmı esas alanlara islam demek zorundayız, esaslı yanlışları olsa bile.. Bu yanlışların cinsleriyle, keyfiyetleriyle tanıtımı, anlatımı yapılır ve dü­zeltilmesi, değiştirilmesi istenir, bunu yapmak emr-i bilma’ruf tur.

Osmanlı’nın altıyüz sene yetmişiki milleti birbiri ile insan gibi yaşatması bile onların ne menem yetenekli olduklarının açık göster­gesidir. İşte Cumhuriyet 70 yılda kaç kere işi paçasına dolaştırmış, bir avuç topraklar üzerinde bile yaşamayı, birlikte yaşamayı becerememiştir. Osmanlı ise altıyüz yıl bunu becermiştir. Selçukluların da bu türden sorunları bulunmadığını’ biliyoruz. Lâkin örneğin Emevîlerin ilk ırkçılık politikaları üreten kimseler bulunduğunu da biliyoruz. Arab olmayan bir Müslümandan ağzı ile kuş tutsa bile bir camiye imam tayin etmemişlerdir. Ve Arab olmayan Müslümanları hep ikinci sınıf insan ve ikinci sınıf Müslüman saymışlardır. Müslü-manın derecesinin takvasına göre olduğunu unutmuşlar, kavmiyetine göre bu ayırımı yapmışlardır ki bu da İslamdan esaslı bir sapmadır.

Evet şöyle veya böyle Osmanlı Devleti diye bir devlet gelip geçmiştir tarihte ve derin izler, kaybolmayacak izler bırakmıştır ci­handa. Öldükten 80 sene sonra dahi Onun ölüsünden korkutuyorsa, Onun sağlığında yaptığı işler hatıra getirilip kimilerine hafakanlar basıyor kimileri de “Ah!. O günler” diyorlarsa bu devlet şakadan bir devlet olamaz ve değildi de..

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir Yorum

  1. Osmanlı bir İslam devleti değildi. Kendinden öncekiler gibi bir saltanat devletiydi. Yaygın din anlayışı tasavvuf olduğu gibi yönetimde de örfi kanunlar şer’i kanunların önünde idi. Zaten bu devlet de kendisini bir İslam devleti olarak tanımlamamıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir