GenelYazarlardanYazılar

Otoriter Seçilmişlik

“Dindar toplumlarda iktidar sahipleri ile ona itiraz edenler arasındaki mücadelede, mevcut iktidarı meşrulaştırıcı bir araç olarak kullanılan din, gerçek dine karşı kullanılan bir projedir…”  Ali Şeriati

Peygamber sonrası için en önemli sorun iktidarın yeniden kurulması idi ve bu çalışmalar asırlar boyu sürecek ihtilafların kökeni oldu.Henüz Allah Resulünün defni gerçekleşmeden rahatsız bir kesim oluştu ve iktidarın sahibinin kim olacağı eksenli hararetli tartışmalar yaşandı.Rahatsız/ memnun olmayan kesimler zamanla bir muhalefet simgesi haline geldi; İslam toprakları asırlar boyu iktidar savaşlarına sahne oldu ve “Tanrı bizim iktidar olmamızı istiyor!” iddiaları hiçbir dönem sahipsiz kalmadı.Yaşanan tartışmalar otorite ve iktidar mücadelesi idi aslında ve bu sorun kuşaktan kuşağa aktarılarak dinî/ kültürel mirasın bir parçası oldu.

***

İslam dünyasında peygamberden sonra yaşanan iktidar mücadelesi geleneğinin muhalif akımlarından biri/ en önemlisi Şia geleneğidir.Onlar elçinin ölümü sonrası insanlara rehberlik yapacak önderlerin seçilmiş olduğunu iddia ederek imameti Allah’ın seçimi saydı.Rehberlik ve hidayetin ehlibeyt imamlar yoluyla devam ettiğini savunarak; elçiye iman nasıl zorunlu ise zamanın imamına iman etmek ve bağlanmak da zorunludur düşüncesini savundu.

Bu “İmama koşulsuz itaat” inancının tarihi süreç içerisinde Sünnilik üzerinde de önemli etkileri oldu. Zaman içerisinde her iki oluşum da iktidarı ilahî iradenin takdirine dayandırma konusunda birleşti.Sünnîlik doğrudan olmasa da, kader anlayışı üzerinden iktidarı kutsarken; Şia ise imameti peygamberlik statüsünde ilâhî bir atama olarak gördüğü için, yöneticiliği ilahî takdire dayandırdı.

Başta Mehdiyet olmak üzere, imamet ile ilgili inanç unsurları Sünnî topluluklar arasında yerleşme imkânı bulurken bazı alanlarda da muhalefet adına yer yer karşıt düşünceler gelişerek yaşama imkânı buldu.Muaviye sonrası Şia’nın ilk Müslüman neslin istikametten saptığı yolundaki düşünce sistematiğine karşı Sünni gelenekte de kral dahi olsa veyahut firavunvari biri sömürü/ zulüm politikası ile de yönetse otoriteyi meşrulaştırıcı düşünce metaforu gelişti, yerleşti.

***

İslam coğrafyası peygamber sonrası, bugüne dek, ulus devletler, topluluklar, aşiretler, bölgesel güçler tarafından temsil edildi/edilmekte.Yönetimlerde asıl belirleyici unsur daima güç sahiplerinin iktidarını kutsamak ve mezhebi siyaset oldu.  Yanlış ta olsa, gayri İslami de olsa devlet erkinin kararlarına uymayı zaruri gören ya da en azından yanlış görse de karşı çıkmayan, eleştirmeyen Müslüman yapısı gelişti.

Buna paralel ülkemizde de Sünni geleneğin devamı mahiyetinde, “devlet/ebed/müddet” çizgisinde gören anlayış gelişerek zemin buldu.Hilafetin ilgası ve laikliğin inşası ile yüzyıla yakın bir süre  geleneksel Sünnilik kodlarından uzaklaşarak eşitlik, özgürlük, sivillik gibi kavramlara yönelen İslami kesim; 15 Temmuz sonrasında çark ederek geçmiş dönemlerde olduğu gibi  kutsal devlet meşalesini yeniden alevlendirerek nöbete kaldığı yerden tekrar başlamış oldu.

Ve yine/ yeniden Müslümanların devleti keşfettiği romantik zamanlara tanık olmaktayız.

Dine, dini özgürlüklere ve dinî guruplara karşı devlet yönetiminin uyguladığı baskı ve kontrol karşısında oluşan devlet karşıtlığı; dindar kadroların yönetim ve makamlara gelmesiyle yok olarak, mevcut sistemi kutsal addeden, canı pahasına savunan, muhafazayı ibadet telakki eden imani bir inanç bağı olarak tekrar yeniden güncellendi.

Zaten Müslüman topluluklar tarih boyu bu topraklarda halifeleri, yöneticileri, paşaları, beyleri seçilmiş görüp durmuştu ve bu yeni hal çok ta anlamsız bir durum değildi.

***

O halde İslam toplumlarının problemlerinin temel nedenlerinden biri/en önemlisi küçük halkalardan tarikatlara, cemaatlerden devlete tüm yöneticilerini seçilmiş/kutsal görme hastalığıdır.İmamete inanan bir Şiîinin imanlı kalabilmek için mehdiye inanması zorunludur. Gaybet-i kübrâ da beklenen mehdi “el-mehdi el-muntazar” dünyaya gelecek, zalimlerden hesap soracak, adil bir yönetim kuracaktır.

Sünnî kültürde de mehdi inancı sorgulanamayan bir kavram ve hadis inkârcılığından tekfir suçlamalarına kadar uzanan bir süreci ifade etmekte.Ve aslında yöneticilerin seçilmiş olma iddialarının toplumda mümbit bir zemin bularak çok çabuk gürleşmesi, yetişmesi ve büyüme imkânı bulmasının temeli de bu olsa gerek.İslam düşünce tarihi geleneğinde farklı tarih okumaları olsa da, Sahabe nesli ve onların yer aldığı olaylar farklı değerlendirilse de ortak değer yöneticilerin kutsallığı ve seçilmişliğidir.

Peygambersiz hayata intibak etme çabası veren Müslümanlar imkânlar çerçevesinde yönetim sorununu çözmeye çalışırken otoriteye bakışlarını Hz. Peygamber sonrası yaşanan olayların ışığında okudular ve yönetimi kutsamayı öğrendiler.

Sünniliğin hilafet teorisi, tarihsel akışa ve mevcut iktidarlara meşruiyet kazandırırken; Şia tüm yaşananları gasp edilmiş bir iktidar anlayışı çerçevesinde değerlendirerek muhalefet önderlerine kutsal bir kimlik/seçilmişlik kazandırarak akidevi bir inanç haline getirdi.

***

Öyle ya da böyle artık İslam dünyasında tevhid, adalet, özgürlük ve ahlak, objektif anlamda her türlü otoritenin uyduğu/uyması gereken bir referans olmalıdır.Geçmişten bugüne iktidarı elinde bulunduran idareciler (sultan, kral, halife, imam vb.) otoritelerini doğrudan ya da dolaylı olarak Tanrı’dan aldıkları iddialarını kurulu düzenlerinin devamını sağlamada ve muhalefetin şeytanlaştırılmasında kullandılar.Toplumsal hayat geliştikçe İslam toplumlarında sınıflaşma olgusu ortaya çıktı.

Ve her toplumda serveti/ gücü elinde bulunduran elit kesim kaynakların/ imkânların dağılımında yaşanan eşitsizlikleri gözlerden uzak tutmak, muhalif yaklaşımları izole edebilmek için hep aynı rutin formülü; dini/din adamlarını kullandı. Yönetme hakkının güç kullanarak belirli ellerde toplanması ümmetin sahibi olduğu servetin iktidara yakın elit çevrelerde toplanmasına yol açtı.

Ve acı da olsa şunu görmek gerekir ki peygamberin ölümünden bu güne dek İslam dünyası bu eşitsizliğin din adına meşrulaştırılma arenası oldu.

O gün bu gündür tüm yönetimler iktidarı meşrulaştırıcı gücünden dolayı dine vaz geçilmez bir kurum; kullanışlı bir faktör olarak baka geldiler.

Aslında bir din için gerçek tehlike, insanları ‘uyarma’ gücünü kaybetmesi; ana omurgasına ritüellerin oturduğu bir kıvama ulaşması ve dolayısı ile ilahiliğini yitirmesidir.

Ve belki tüm bu yaşananları deizmin yükselişinin; ya da dini bir sömürü aracı olarak görenlerin çoğalışının veyahut ta dini elit sınıfların çıkarlarını koruyan bir kötülük aracı olarak görenlerin toplum içerisinde azami derecede artışının bir nedeni olsa gerek…

Ali Şeriati’nin de dediği gibi:  “Dindar toplumlarda iktidar sahipleri ile ona itiraz edenler arasındaki mücadelede, mevcut iktidarı meşrulaştırıcı bir araç olarak kullanılan din, gerçek dine karşı kullanılan bir projedir…”*

Selam ve dua ile…

 

* (Ali Şeriati, Dine Karşı Din)

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı