GenelMektuplara Cevap

Peygamberi Anmak mı Anlamak mı?

İslam toplumunun geçmişinde senelik hesaplar ile doğum günlerini kutlamak yoktur.  Ne peygamber (as) döneminde ne de Raşit halifeler döneminde bu tip kutlamaları görmek mümkün değildir. Bu nedenle Fatımi hâkimiyetine kadar Müslümanlarda da  “gün” kutlayıcılığı görülmemiştir. 

 

Serkan Sevcan/ Ş.Urfa Soru: İslam’ın doğum günü kutlamaları konusundaki bakış açısı nedir? Son yıllarda çivisi çıkartılan “Kutlu Doğum Haftası/Ayı ile ilgili tavır ve davranışımız, duruş ve tepkimiz nasıl olmalıdır?

Hüseyin Bülbül Cevap: İslam insanın yaşadığı zamanı gün olarak değerlendirmektedir. Gün insanın sabahleyin hayata gözlerini açmasıyla başlar yeniden uyumak üzere gözlerini kapaması ile son bulur. Bu 24 saatten oluşan zaman dilimi sayısınca insana bir ömür biçilmiştir. Ömrü son bulanlar son bulduğu anda ruhları alınırken; henüz eceli gelmeyenlerin de her günün sonunda uykuya daldığı zaman ruhlarının alındığından bahsedilmektedir. Bu nedenle her sabah uykudan uyanan kimse kendisine yaşama fırsatı veren Rabbine şükrederek güne başlaması gerekir.

“Allah, öleceklerin ölümleri anında, ölmeyeceklerin de uykuları esnasında ruhlarını (bir nevi emanete) alır. Ölmelerine hükmettiği kimselerinkini tutar, diğerlerini bir süreye kadar salıverir. Doğrusu bunda düşünen kimseler için ibretler vardır.” (Zümer 39/42)

Bu nedenle İslam toplumunun geçmişinde senelik hesaplar ile doğum günlerini kutlamak yoktur.  Ne peygamber (as) döneminde ne de Raşit halifeler döneminde bu tip kutlamaları görmek mümkün değildir. Bu nedenle Fatımi hâkimiyetine kadar Müslümanlarda da  “gün” kutlayıcılığı görülmemiştir. İlk defa mısırda kurulan Fatımi’ler devleti M.910-1171 Peygamberimizin (as) ile, z. Ali ve FatımanınHHz. Ali ve Hz. Fatıma (ra) doğum günlerini kutlamaya başlamalarıyla İslam dünyasına giren bu olay, onlardan Eyyubilere, Selçuklulara ve onlardan da 2. Selim döneminde Osmanlılara kadar gelmiştir. 3. Murat döneminde ise olay resmileştirilmiş ve bunlara bir takım kandil geceleri de ilave edilmiştir. Osmanlının son yüz yılında seküler dünya ile olan ilişkileri nedeniyle batının hayat anlayışının ürünü olan şeyleri de almaya başlamaları nedeniyle şahısların doğum günü, ölüm günü, evlilik günü, anneler günü, babalar günü gibi günlerin “Müslümanlar” arasında da kutlanmaya başlanmıştır.

İnsan, kendisine verilen ömrün/hayatın kendisine hesabının sorulması için verilmiş bir emanet olduğunun bilincinde olmayınca; doğum günü adı altında yapmış olduğu kutlamaların bir faydası olmadığı gibi kendilerine birçok ek külfetleri de beraberinde getirmektedir. Müslümanlar için vakit, nakitten daha kıymetlidir. Bu vaktin kıymetini bilerek nakitler elde edilebilir. Fakat vakitlerin nakitlerle asla geri getirilemeyeceğine inanırlar. Bu nedenle zamanlarını anlamsız oyun ve eğlenceyle geçirmeye asla tevessül etmezler. Hayatı bir bütün olarak değerlendirdikleri için, o bütünün tamamını anlamlandırmak, her gününü yarını olmayacakmış gibi değerlendirmek gerektiğinin bilinci ile yaşamaya çalışırlar.

Ebeveynleri konusunda ise, kendisini doğurup büyüten, her türlü sıkıntılarını severek göğüsleyen annesinin, her türlü külfetine katlanarak varlık-yokluk içerisinde onları görüp gözeten babasının, bir ömür hizmetini görmesi gerekirken; senede bir gün onların hatırlanmasıyla bu hakkın ödenmiş olmayacağına inanırlar. Senede bir gün hatırlanmanın, sadece insanların vicdanlarını rahatlatma seansından başka bir anlam ifade etmediğini bildikleri için bu günlere asla rağbet etmezler. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Biz insana yapacağı hayırlı işlerden biri olarak anne ve babasına iyi davranmasını emrettik…” (Ankebut 29/ 8

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, annenize ve babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine öf! bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle! Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et! diyerek dua et.” (İsra 17/23-24)
“Biz insana, annesine ve babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) önce bana, sonra da annene ve babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak banadır.” (Lokman 31/14

Peygamberlere karşı gösterilmesi gereken sevgi, saygı, hürmet ve muhabbete gelince, bunu bir geceye sığdırmak mümkün değildir. Peygamberler getirmiş oldukları dini / dünya görüşünü hayatın tamamını kapsayıcı ve hayatın her safhasını ilgilendiren nitelikte olduğunu hem söyleyerek hem de yaşayarak anlatmışlardır.  Onu anmayı değil, anlamayı, anlamak ise yaşayıp şahitlik etmeyi gerektirir. Kuru sözden öte bir anlam ifade etmeyen laf kalabalığının Allah indinde bir anlamı yoktur. Allah’ı sevdiklerini ifade eden Kureyş’in ileri gelenlerine Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

(Ey Peygamber)“De ki, siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.” (Ali İmran 3/31)

Peygambere tabi olmak ise, onun getirmiş olduğu dini, onun gibi yaşamaya çalışmakla olacağı gibi; bu anlayışı tüm insanlığa ulaştırmak için elden gelen gayretin gösterilmesi de gerekmektedir. Peygamberimizin Allah’ın elçisi Muhammed olduğu günden itibaren önce hemşerilerine ve genelde ise tüm insanlığa bu daveti ulaştırma yolunda, çekmediği çile katlanmadığı zulüm kalmamıştır. Onu anlatırken işin bu kısmı asla es geçilmemelidir. Tarihin hiçbir döneminde Peygamberlerin ayakları altına kırmızı halılar serilerek karşılanmamıştır. O günün kurulu düzenleri tarafından önceleri gale alınmamış, daha sonra ise baskılanmaya çalışılmış ve en sonunda da ya sürgün edilmiş yada öldürülmeye teşebbüs edilmiştir. Bazı istisnalar ile birlikte her peygamber bundan nasibini almıştır.

Peygamberlere toplumların göstermiş olduğu bu tür bir davranışın ana sebebi,  peygamberler, içinden çıkmış olduğu toplumun düzenini değiştirmeye, yanlışta gördüğü toplumu hak ve doğru olana, sadece Allah’a kulluğa çağırmaya çalıştıkları içindir. Peygamberi anladığını ifade edenlerin, anladıkları bu hakikatleri topluma ulaştırarak, yeni kuşakların bu hakikatlere vakıf olmalarını sağlamak olmalı değil midir?  Bu anlamda Peygamberin doğumu, m. 571 değil; vahyin inmeye başladığı M. 610 yılında ilk vahye muhatap olduğu zaman dilimi olmaktadır. Kimsenin Abdullah’ın oğlu Muhammed ile sorunu olmamıştır. Ne zaman ki Allah’ın vahyine muhatap olup onun mesajını insanlara tebliğe başladı; tüm dünyayı karşısında buldu. Bu karşı oluşlar Mekke dönemi boyunca devam etti. Ona gönül verenler, her türlü zulme maruz kaldılar. İşkenceden ölüme kadar tatmadıkları kalmadı. En son her türlü insani ilişkiyi keserek Ebu Talib’in şibine mahkûm ettiler. İçlerinde kabilesi zayıf olanlardan iki kez Habeşistan’a, son olarak da Medine’ye hicret etmek zorunda bırakıldılar. Peygamberimiz de bu mahrumiyetlerin hepsini göğüslemek zorunda kaldı. Ama davasından asla taviz vermeden, onların isteklerine boyun eğmeden vahyin rotasını takip etti…

İnsanlığa daima hatırlatılması gereken onun bu onurlu ve kutlu mücadelesi olmalıdır. Bu gün yapılan merasimler, anma törenleri, çizilen peygamber portreleri ayağı yere basmayan, hiçbir aksülamelle karşılaşmayan, aç açık kalmayan, insanlarla davası uğruna savaşlar vermeden her şeyi önünde hazır bulan, gül kokuları içinde gül bahçelerinde sırça köşklerde din anlatan bir peygamber takdim edilmektedir. Tüm varlığını davası uğrunda yok eden, Müslümanların tüm acılarını paylaşan, arpa ekmeğiyle üç gün arka arkaya karnı doymayan, üzerinde istirahat ettiği hasırın izi yanaklarına çıkan, ekmeğini ve suyunu Müslümanlar ile paylaşan, arkadaşları içinde kendisini hiçbir hizmetten muaf görmeyen, savaşta düşmanın attığı taşlar ile dişi kırılan, yanağı parçalanan bir peygamberi gölgede bırakıyorlar. Onun bunca gayreti Allah’ın dinini hayata geçirmek için gösterdiği çabalarını görmezlikten gelerek bulutların üzerinde gezen bir peygamber portresi çizmeye çalışıyorlar.

Her şeyden daha önemli olarak; doğru din, doğru peygamber ve doğru bir yaşam’ın kaynağı olan, onun getirmiş olduğu kitabı gölgede bırakıyorlar. Ondan hiç bahsetmeyerek; İnsanlar içi boşaltılmış ritüeller ile görüntüsü hoş fakat hakikat olarak içi boş merasimler ile avutuluyorlar. İslamın insanı eğitmekte izlediği yola baktığımızda her güne yayılmış beş vakit namazın,  bir ömür devamlı yapılması istenmektedir. Buna ilave olarak her an Allah’ın denetiminde olan bir hayat, yaptığınla  ve yapmadıklarınla kaydedilen bir ömür. Sonunda önüne konulacağı vaat edilen bir hesap tutanağı!.. Neresinden  kaytaracaksın şimdi bu hayatın?..

Düşünen insanlar için konunun ne yapmalıyız’a geleceği kaçınılmaz olacaktır. Yapılması gereken, Kur’an’ın anlaşılması ve anlatılmasıdır. Bu kitap Muhammed (as) peygamberliğini onayladığı gibi; kitabı kabul edenlerin Müslümanlığını da ortaya koymaktadır. Aynı zamanda bu kitap Allah’ın insanlara takdim ettiği dinin de tek kaynağı olarak takdim edilmektedir.  Onu anlamadan peygamberi tanımak/ anlamak mümkün olmadığı gibi; Onu anlamadan İslam’ı anlamak mümkün değildir. Onu anlamadan dini, dünyayı ve ahireti anlamak ta mümkün değildir. Bu nedenle bu can bu tende olduğu sürece Allah’ın kitabını anlamaya ve anlatmaya; yaşayıp yaşanır kılmak için her türlü çabayı göstermeye kendimizi adamalıyız. Bu güne kadar Allah’ın salih kullarının kendilerini bu yola adadıkları gibi!..  Hiçbir kınayıcının kınamasına bakmadan; dünyanın geçici zevklerine kapılmadan hak bildiğimizi her hal ve karda yapmaya çalışarak; ilk Müslümanların göstermiş oldukları şahitliği bizlerde bu zamanda göstermedikçe bir şey yapmış olamayacağımızın farkında olarak kulaklarımızda şu ayetlerin mesajı çınlamalıdır:

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece «İman ettik» demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.”(Ankebud 29/23)

“Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?”(Ali İmran 3/142)

“(Ey müminler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve beraberindeki müminler: Allah’ın yardımı ne zaman dediler!..  Bilesiniz ki Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara 2/214)

O yardıma müstahak olmak için bu çileyi çekmek; onlar gibi mücadele etmek gerekmektedir!..

İşte bu çileye talip olan “çilekeşlere” selam olsun diyoruz!..

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir