Genel

Putin-Erdoğan-Ruhani Zirvesi: Suriye ve Ötesi

Dr. Kerim Has-Moskova Devlet Üniversitesi Öğretim/Karar

Türkiye, Rusya ve İran liderlerinin 4 Nisan’da Ankara’da gerçekleştirdikleri üçlü zirve bütün hassas dengelerine rağmen taraflar arasında sürdürülen Suriye’deki işbirliğinin en azından bir süre daha derinleştirilerek devam ettirileceğinin önemli bir göstergesi oldu. İlki kasım ayında Soçi’de düzenlenen zirvenin ilerleyen süreçte tekrarı mevzu bahis olduğu gibi Batılı ülkeler ile Rusya arasında giderek gerginleşen ilişkiler dikkate alındığında, Ankara ve Tahran’ın Moskova’yla yürüttükleri yakın temas Suriye’nin ötesinde sonuçlar doğurmaya da aday. Rusya’nın kendine Ortadoğu’da ekonomik kapasitesini oldukça aşan stratejik hedefler belirlemesi ve bu hedeflerin geleneksel Rus dış politikasının iki temel enstrümanı silah ve enerjiyle, hem de NATO üyesi Türkiye üzerinden S-400’ler, Türk Akımı ve Akkuyu nükleer santrali gibi projelerle desteklenmesi Ankara’daki zirvenin bölgesel boyutunu Suriye sınırlarının dışına taşıyor.

İDLİB DÜĞÜMÜ

Her şeyden önce Putin-Erdoğan-Ruhani zirvesi özellikle Moskova ve Tahran için Zeytin Dalı Harekatı sonrası sahada değişen askeri denklem neticesinde Ankara’nın Suriye perspektifinde olası vizyon güncellemelerinin açıklığa kavuş(turul)ması anlamında ve daha öncesinde tarafların üzerinde vardıkları mutabakatın yeniden teyidi bağlamında ciddi önem arz etti. Muhtemel ki bu yüzden üç lider de hem basın toplantısında hem de zirve sonrası ortak açıklamada Suriye’nin egemenliği, birliği, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne vurgu yaptılar. Güçlü ifadelerle yapılan bu vurgu, aynı üçlünün 20 Aralık 2016 tarihinde Suriye’ye dair altına imza attıkları Moskova Deklarasyonu’nun hala yürürlükte olduğunu gösterdi. Bölgedeki askeri operasyonlar sonrası tarafların birbirleri nezdinde taahhütlerini tazelemeleri bir gereklilik olduğu kadar siyasi çözüm sürecine ivme kazandırılmaya çalışılan bugünlerde ortak olmasa da bir nevi yakın pozisyon ayarlamaları için şart idi.

İkinci olarak, zirvenin gündem başlıkları arasında İdlib düğümünün de kritik bir yere sahip olduğu görülüyor. Bilindiği üzere, İdlib’de rejim güçleri ile muhalif gruplar arasında oldukça kırılgan bir zeminde sürdürülen ateşkesin temininde geçen yıl Türk ordusu bölgede askeri gözlem noktaları kurma gibi zor bir görev üstlenmişti. Halihazırda 12 gözlem noktasından 9’unu kurmuş bulunan Ankara’nın Afrin operasyonuyla bu sorumluluğuna hız kazandırması dikkat çekiyor. Sadece son bir haftada iki gözlem noktasını faaliyete sokan Ankara’nın İdlib’in bir kısım noktalarında artan askeri varlığı bölgedeki muhalif grupların Türkiye’nin nüfuz alanlarına absorbe edilmesini sağlayan bir fonksiyon da icra ediyor. Rusya ve rejim açısından “cihatçı tehlikenin” coğrafi olarak ötelenmesi anlamına gelen bu durum, İdlib düğümünün Türkiye’nin belli ölçüde kolaylaştırıcı rolüyle beraber çözülmesi konusunda taraflar arasında en azından şu an için sanki bir mutabakatın olduğunu ima ediyor.

Bu çerçevede, Halep ve Doğu Guta’da izlenen yoğun bombardıman sonucunda bu bölgelerin Şam’ın kontrolüne geçmesi gibi bir yolun aksine İdlib’de takip edilen stratejinin şu aşamada nispeten farklılık arz ettiği görülüyor. Muhtemel ki Kremlin yönetimi kısa vadede Suriye’nin diğer bölgelerinden de muhalif grupların ülkenin artık bir “cihatçı deposuna” dönüşen İdlib üzerinden Türk ordusunun kontrolündeki Afrin-Cerablus hattına yönlendirilip muhaliflerin alan hakimiyetinin azaltılarak masadaki dirençlerinin düşürülmesini hedefliyor. Rusya’nın Suriye’deki siyasi çözüm sürecini farklı bölgelerdeki çok başlı yapılarla değil de yakın temasta olduğu Ankara’yı muhalifler konusunda “tek muhatap” yaparak ilerletmek istemesi de yine muhtemel ki bu tablonun oluşmasında ana etkenlerden biri. Ama bütün bu denklem, gerek Suriye’deki Rus üsleri gerekse de rejimin kendi güvenliği için İdlib gibi stratejik bir konuma sahip bölgenin günün sonunda Şam’ın kontrolüne geçmeyeceği anlamına da gelmiyor. Nitekim 2018’de El-Nusra ve türevi gruplarla mücadeleyi ajandasında öncelikleri arasına alan Moskova’nın gerektiğinde ve zamanı geldiğinde İdlib’de askeri operasyonlarını yoğunlaştırmak için “yeterli” gerekçesi mevcut.

Öte yandan, bir süredir Suriye’nin kuzeyinin güvenliğiyle doğrudan ve derinden eklemlenen Türkiye’nin güvenliğinin ileride ne gibi risklerle karşılaşabileceği de gözden kaçmamalı. Humus ve Halep’ten sonra şimdilerde Doğu Guta’dan çıkarılan savaşçıların, ki aileleriyle beraber sayıları 50 bine varıyor, Türk ordusunun radarına giren Türkiye sınırındaki İdlib ve Cerablus’a nakilleri ileride, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bundan birkaç yıl önce “Türkiye toprakları aynı zamanda NATO’nun da toprağıdır” şeklinde tarif ettiği Türkiye için de ciddi güvenlik riskleri oluşturmaya aday. Bölgede birçoklarının “cihatçı tehdit” olarak tanımladığı tehlikenin uzun vadede “muhalif” parantezinde nasıl ve ne şekilde değerlendirileceği tartışıladursun, Suriye sınırlarını aşan güvenlik risklerinin önümüzdeki süreçte NATO’nun artan ilgisine mazhar olabileceği tamamen ihtimal dışı görülmemeli.

MAYINLI ALAN: PYD/YPG

Pek tabii Putin-Erdoğan-Ruhani zirvesinin diğer önemli kritik başlığını bir süredir ABD’nin Suriye sahasındaki ana müttefiki konumuna evrilen PYD/YPG’nin geleceği oluşturdu. Astana ve Soçi süreçlerine benzer şekilde Ankara’daki toplantıdan da PYD/YPG meselesinde net bir çözüm formülünün çıktığını iddia etmek zor. Nitekim PYD/YPG’ye hiç temas etmeyen ortak açıklamaya dikkatlice bakıldığında, Ankara’nın bu konuda Moskova ve Tahran’ı henüz kendi tezlerine ikna edebildiğini söylemek mümkün durmuyor.

Afrin Harekatı sonrası Ankara’nın Menbiç ve Fırat’ın doğusuna yönelik yeni operasyon niyetleri ise yine Moskova’nın penceresinden bakıldığında, bu operasyonlar ancak Türkiye-ABD/NATO ilişkilerinde yapısal bir güvenlik krizine ve ittifak bağlarında bir “kopuşa” yol açabilecekse “anlamlı” duruyor. Suriye’de Türkiye üzerinden bir numaralı jeopolitik rakibi NATO ittifakında son dönemde ciddi çatlaklar oluşturabilme imkanı elde etmeye başladığını gören Rusya açısından bu politikanın sürdürülebilirliği, Ankara’nın güvenlik/savunma politikalarında atacağı olası yeni adımlarla yakından ilgili. Bu açıdan, Ankara’nın PYD/YPG’ye yönelik yaklaşımının yanı sıra S-400 anlaşmasına da Moskova’nın büyük ölçüde bu perspektiften baktığı söylenebilir. NATO’nun, Rusya’ya nispeten uzak bir coğrafyada ve Moskova’nın kendini deplasmanda hissetmediği ve nüfuz alanına giren Suriye’de sarsılması Kremlin açısından maliyeti azaltan bir tablo ortaya çıkarıyor. Bu stratejinin bir neticeye ulaşıp ulaşamayacağı henüz belirsizliğini korusa da Türkiye’nin Rusya’yla olan askeri işbirliğini Rusya’ya olan askeri ihtiyaca dönüştürmeyecekse Menbiç ve Fırat’ın doğusuna yönelik operasyon planlarının Kremlin açısından maliyetinin getirisinden yüksek değerlendirilmesi pek mümkün.

Öte yandan, uzun vadede Suriye toprakları üzerinde “cihatçı grupların soğurulması için gerekli bir cebin” ötesinde Ankara’nın kontrolünde artan belli bir egemenlik alanının oluşmasına ne sahadaki ne de Astana ve Cenevre’deki diğer aktörlerin fazla olumlu yaklaşmayacakları da açık. Bu çerçevede, bu zirve sonrasında en azından bir süreliğine Ankara’nın Suriye’deki yeni operasyon niyetlerinin askıya alınması ihtimaller arasında. Nitekim Tel Rıfat konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde Türk ordusunun bölgede kontrolü ele alacağına dair açıklamalarının aksine zirve sonrasında Rus ve İranlı ortaklarla beraber çalışılacağına dair sözleri de Türk ordusunun Suriye’deki alan hakimiyetinin genişlemesine henüz Moskova-Tahran ikilisinin “yeşil ışık” yakmadıklarını ortaya koyuyor.

Şüphesiz Suriye krizi önümüzdeki dönemde ABD Başkanı Donald Trump’ın bölgedeki Amerikan askerlerini çekme açıklamalarına karşılık Pentagon’un farklı ihtirasları, Washington’ın Tahran’la nükleer anlaşmayı rafa kaldırma ve İran’ın bölgesel rolünü sınırlandırma niyeti, Fransa’nın bölgedeki askeri varlığını artırma söylemleri, İngiltere-Rusya arasında patlak vermesine rağmen çoktan iki ülke sınırlarını aşan casus krizi ve peşi sıra gelen yaptırım paketleri, Suudilerin son dönemde İsrail’le yakınlaşmaları gibi birçok yeni faktörle farklı sınamalardan geçecek. Ancak bir süredir Suriye’deki bölgesel güç dengelerinde ibrenin Moskova’yı göstermeye başladığı da açık. Halihazırda Suriye krizine yeterince müdahil ve Ortadoğu’nun en etkili Arap olmayan üç ülkesi Türkiye, İsrail ve İran ile bir şekilde yakın diyaloga sahip tek aktör olan Kremlin’in bölgedeki manevra alanını genişlettiği izahtan vareste. Ancak yine de Moskova’nın “oyun kurucu” pozisyonunun istediği sonuçları doğurabilmesi Ankara zirvesinde bizzat bulunan ve bulunmayan diğer aktörlerle bölgedeki riskleri nasıl yönetebileceğiyle de doğrudan ilgili olacak. Bu açıdan, Ankara’da alınan kararlar kadar üstü örtülen ve belki de üzerinde anlaşıl(a)mayan hususların ilerleyen süreçte bölgeye yansımalarının Suriye krizinin gidişatını ve pek tabii ötesini belirlemeyi sürdüreceği söylenebilir.

 

Önemli Not: Yukarıdaki yazı, yazarın şahsi görüşlerini içermekte olup, İktibas Çizgisi.com un yayın ve düşünce yapısını yansıtmıyor olabilir. İktibas Çizgisi olarak, kâr amacı gütmeyen yayın politikamız gereği okumaya değer bulduğumuz yazıları, takipçi kitlemizle buluşturmak için tam metin olarak yayınlıyoruz

Daha Fazla Göster

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

Popüler Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close