GenelYazarlardanYazılar

Rab Nedir? Ruhban Kime Denir?

Terbiye etmek, yetiştirmek, ıslah ve tamir etmek, yönetmek, sorumluluk almak, istediğini yapabilmek, başkan olmak, toplamak, yığmak, hazırlamak; malik ve sahip olmak; nimeti artırmak, üstünlük ve efendilik anlamlarındaki “r-b-b” kökünden türeyen Rab, efendi, malik, sahip, terbiye eden, yetiştiren, düzene koyan, düzelten, tedbir alan, sorumluluk üstlenen, yöneten, nimet veren, ihtiyaçları gideren; kefil olan, seçkin, sözü dinlenen, otorite sahibi reis, melik, efendiliği ve üstünlüğü kabul edilen kişi demektir. Rab kelimesinin çoğulu ise “erbâb”tır. Bu bağlamda tüm varlık aleminin Rabbi, sadece Allah’tır.

Rablık insan, toplum veya bir şey üzerinde otorite ve hükümranlık iddiasında bulunmaktır. Aynı zamanda besleyen, büyüten ve varlığı devam ettirme gücüne de sahip olan varlıktır. Rab kâinatta her türlü otoritenin asıl kaynağı, sahibi ve hayata hükmü geçerli olandır ki O da Allah’tır. Bu bağlamda O’nun emrini beğenmemek ve dışlamak Allah’ı Rab olarak tanımamaktır. (Bkz. 6/102; 41/30; 46/13; Fatiha: 1) İlah kavramı gibi Kur’an’ın çatı kavramlarından bir tanesi olan “Rab” terimi aynı zamanda hüküm koyan anlamına da gelir ve “kölelik” Rab kelimesinin zıddıdır.

Merhum Mevdudi’nin ifadesiyle insan, İlah’ın ne olduğunu, Rabb’ın ne anlama geldiğini, İbadetin neye tekabül ettiğini, dinin neye dendiğini anlamazsa, şüphesiz, Kur’an onun gözünde, manasından hiçbir şey anlaşılmayan, gelişi güzel bir söz yığınından başka bir şey ifade etmez. Bu durumda da Tevhidin hakikatini bilemez; şirkin mahiyetini kavrayamaz. İbadetini Allah’a tahsis etmeye gücü yetmediği gibi, dininde de ihlâsla Allah’a yönelemez.  Söz konusu dört terimin ifade etmek istediği mana, şahsın zihninde kapalı, karışık kalırsa ve onların manaları hakkında insanın bilgisi noksan olursa, doğal olarak ona Kur’an-ı Kerim’in hidayet ve irşad adına sunduğu şeyler de karışık görünür. Kur’an’a inanmakla beraber inancı ve bütün amelleri noksan kalır.

 Rab olmak sahip olmak; malik olmak demektir, yaratıcı demek değil. Nitekim Firavun şöyle derdi: “ben sizin yüce rabbinizim.” (79/Naziat: 24) Yani ben sizin yaratıcınız değilim ama en büyük sahibinizim.

Bir Arap için Rab kelimesinin çağrıştırdığı anlam, sorumlu olduğu insanların yeme, içme, terbiye etme gibi ihtiyaçlarını temin eden kişi, yani “evin erkeği” demektir. Buradan hareket edersek Kur’an’ın Rab kavramına yüklediği anlamı daha kolay anlamamız mümkün olacaktır.

Arap dilinde “rab” kelimesi itaat edilen efendi, bir şeyi ıslah eden, bir şeyin maliki ve sahibi anlamında kullanılmıştır. Kelime terbiye anlamında mastar iken mübalağa kastı ile terbiye edici, kişiyi olgunluğa eriştiren ve o’nu yetiştiren anlamında (mürebbî) isim olmuştur. Kur’an’da 969 defa geçen rab kelimesi, Allah ve insanların sıfatı olarak şu anlamlarda kullanılmıştır:

1- İhtiyaçları gideren efendi, malik anlamında, insanın sıfatı olarak kullanılmıştır: Yusuf Peygamber’in, gayr-ı meşru ilişki teklif eden Zeliha’ya, “Allah’a sığınırım! Zira kocanız benim efendimdir, bana güzel davrandı. Gerçek şu ki, zalimler iflah olmaz” dedi. (12/Yusuf: 23) ayette geçen “rab” kelimesi Mısır azizinin sıfatı olarak kullanılmıştır

2- İtaat edilen, sözü geçen, otorite sahibi, reis, efendilik ve üstünlüğü kabul edilen kişiler için kullanılmıştır: Yahudiler Allah’ı bırakıp bilginlerini, hahamlarını; Hıristiyanlar da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler.” (9/Tevbe: 31) ve “Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi rabler edinmeyelim” (3/Âl-i İmrân: 64) ayetlerinde geçen “erbab” kavramı emir ve yasaklarına boyun eğilen, koyduğu kurallara uyulan, ilâhî vahye dayanmadan helal ve haram dediklerine inanılan, ilahlık mertebesine yükseltilen kimseler anlamında kullanılmıştır

3- Melik ve sahip, yaratma, hidâyet etme, yedirme, içirme, şifa verme ve bağışlama anlamında Allah’ın sıfatı olarak kullanılmıştır: “Onlar bu Beytin Rabbine ibadet etsinler” (106/Kureyş: 3-4) ayetindeki “rab” kelimesi bu anlamdadır. Allah’ın sıfatı olarak “Rab” ise, bütün varlıkları yaratan, yetiştiren, terbiye eden, ihtiyaçlarını gideren, rızık veren, görüp gözeten (26/Şu’arâ: 77-82), insanlara, yerlere, göklere, gezegenlere, hayvanlara, bitkilere, ağaçlara, çiçeklere, toprağa, suya, havaya her şeye nizamını, güzelliğini, yeteneklerini veren, yaşamalarını sağlayan, her şeyin maliki ve sahibi varlık demektir.

Rab kelimesi; Kur’an’da “er-Rab” şeklinde hiç kullanılmamış olup, bir defa “çok merhametli Rab” (36/Yasin, 58) ve iki defa da “çok bağışlayan Rab” şeklinde “nekre/belirsiz” olarak kullanılmıştır. Bunun dışında; “âlemlerin Rabbi” (1/Fâtiha, 2), “ulu arşın Rabbi” (9/Tevbe, 129), “göklerin, yerin ve ikisi arasında olanların Rabbi” (19/Meryem, 65), “Musa ve Harun’un Rabbi” (20/Tâ-hâ, 70), “yedi göğün Rabbi” (23/Mü’minûn, 86), “doğu, batı ve ikisin arasında olanların Rabbi” (26/Şu’arâ, 28), “Kâbe’nin Rabbi” (106/Kureyş, 4), “sabahın Rabbi” (113/Felak, 1), “insanların Rabbi” (114/Nâs, 1), “her şeyin Rabbi” (6/En’âm, 164) şeklinde ve daha çok “Rabbin” (243 defa), “Rabbiniz” (118 defa) ve “Rabbimiz” (111 defa) terkipleriyle kullanılmıştır. (Mevdudi, Kur’an’a Göre Dört Terim)

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere bir kelimenin sırf sözlük anlamından hareketle dilediğimiz yerde, keyfimiz yettiği gibi kullanma ve eğip bükme gibi bir lüksümüz yoktur. Bu bağlamda konu ile alakalı olarak Rab kavramının Hz. Peygamber ile ilgili yaygın ama yanlış bir kullanımına dikkat çekmek istiyorum.

Aşırı yüceltmeci peygamber anlayışının getirdiği Hz. Peygamber için ağız dolusu “Kâinatın efendisi” (rabbül âlemîn) ifadesinin kullanılmasını sıkıntılı buluyoruz. Zira böyle bir kullanım şeklinin neye tekabül ettiği sonuçları bakımından hayati bir önem taşımaktadır.

Kendisine insan olmayı bir türlü yakıştıramadığımız Hz. Peygambere “Kainatların Efendisi” payesini vererek onu yücelmemiz, onun “örnek” olmaktan çıkartılması anlamına gelecektir. Bu nedenle bu payenin bu şekilde kullanılmasının sadece Allah için olduğunu aşağıdaki ayetler bize açıkça söylemektedir:

“Yahudiler Allah’ı bırakıp bilginlerini, hahamlarını; Hıristiyanlar da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Halbuki onlara sadece tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O’ndan başka tanrı yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.” (9/Tevbe, 31) ayetini üzerimize alınmayarak Peygamberi rab edinmeyi pervasızca benimseyemeyiz.

“Yeri sizin için yerleşim alanı, göğü de kubbe yapan, size şekil verip şeklinizi güzel yapan ve sizi temiz besinlerle rızıklandıran, Allah’tır. İşte, Rabbiniz olan Allah budur. Âlemlerin Rabbi olan Allah, ne yücedir!” (40/Mü’min: 64)

“Sizi bir cevherden yaratmış, sonra o cevherden eşini de var etmiştir. Size evcil hayvanlardan sekiz çift bahşetmiştir. Sizi de annelerinizin karınlarında aşama aşama üç karanlıkta yaratıyor. İşte, Rabbiniz olan Allah budur. Mülk O’nundur. O’ndan başka tanrı yoktur. Öyleyken nasıl oluyor da döndürülüyorsunuz?” (39/Zümer: 6)

“İşte O, gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Artık haktan sonra sapıklıktan ne kalır ki? O halde nasıl döndürülüyorsunuz?” (109/Yunus: 32)

“Şüphesiz Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na kulluk edin. Bu doğru bir yoldur.” (3/Al-i İmran: 51)

Bizler Hz. Muhammed’e “efendi/rab” unvanını vererek, Allah’a ve o güzel insana haksızlık etmiş ve O’nu Allah ile eşitlemiş oluyoruz. Her gün en az 17 defa namazlarımızda okuduğumuz Fatiha suresinde “Alemlerin efendisinin Allah” olduğunu teyid ettikten sonra, kalkıp bir de Hz. Muhammed’i kâinatın efendisi ilan etmenin anlaşılır bir tarafı yoktur.

Hz. Muhammed, el an aramızda olmayan bir Peygamberdir ve -Suyuti’ye rağmen- her insan gibi o da ölmüştür. Kendisi   Evrenlerin Rabbi olmak için gerekli olan ve yukarıda anlatılan özelliklerin hiç birisine haiz olmamıştır. Üstelik “sen bizim efendimizsin” diye övmeye kalkışan bir arkadaşına çıkışmış ve “efendi ancak Allah’tır” diye ikaz etmiştir. (Ebu Davud, Edeb 10, 4806) Ayrıyeten “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı yücelttikleri gibi siz de beni yüceltmeyiniz. Ben ancak Allah’ın kuluyum. Bana Allah’ın kulu ve elçisi deyiniz.” diye bizleri tembihlemiştir. Buna rağmen işgüzarlık edip O’nu insan üstü bir pozisyona yücelmek, O’na ve misyonuna yapılacak en büyük haksızlık olur.

Bizler, eleştirdiğimiz Hristiyanlar gibi “Allah’ın oğlu” ifadesini Peygamberimize yakıştırmıyor olabiliriz ancak O’nun için, Kelime-i Şehadette ifadesini bulan “resul” ve “kul” olmanın dışında oluşacak herhangi bir algıya da müsaade etmemeliyiz. Peygambere yakıştırdığımız sıfatlarla aslında O’nun putlaştırılmasına sebebiyet vereceğimizi unutmamalıyız. Kur’an’ın anlattığı Peygambere kulak verip, kâinatın O’nun hatırına yaratıldığını bile iddia eden uydurma rivayetlerden sakınmaz isek, “şerefli kıl”a ve “şerefli çaputa” tapan bir toplum olmaktan asla kurtulamayız.

 Kur’an’ın bize uygun gördüğü “ümmeten vasatan” (Orta bir toplum) görev ve sorumluluklarının hakkını veren, gereğini yapan ve aşırılıklara kaçmayan dengeli bir toplumdur. İslam’a özgü olan bu dengeli davranış, doğrudan Allah’ın birliği ve yaratıcının tek olmasından kaynaklanmaktadır; buraya Hz. Peygamberi iliştirmek “tevhid inancı”na halel getirir.

Araplar, Kur’an’ın pek çok ayetinde altı çizildiği gibi, Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu biliyor ve kabul ediyorlardı. Ancak problem, tüm ihtiyaçlarını karşılayan Allah’ı Rab olarak tanıyarak, insanlar üzerindeki tasarruf yetkisini reddetmelerindeydi. Bu yüzden “müşrik”tiler.

Şirk kavramı da Allah’ı rab ve ilah olarak değil, onun dışındaki varlıkları rab ve ilah olarak tanımanın diğer adıdır.   Malum olduğu gibi Mekkelileri müşrik yapan inançları, Allah’ın onlar üzerindeki tasarruf yetkisini kabul etmemeleri ve haram-helal tayini konusunda kendilerini yetkili görme yanlışına düşmeleridir.

Allah, tarih boyunca kendisinin insanların İlahı ve Rabbi olduğunu unutan veya başka ilah ve rabler edinenlere elçiler ve kitaplar göndermiş ve bu gerçeği mütemadiyen hatırlatmıştır. Nitekim Hz. Muhammed’in de tüm mücadelesi bu ilkenin insanlar üzerinde tezahürünü sağlamaya matuf olmuştur. Allah’ın Rab ve İlah olarak tanındığı bir hayat sürmeleri gerektiğini tebliğ etmek, kulluk edilmeye layık ve her türlü ihtiyacı karşılama gücüne sahip yegâne varlığın Allah olduğu bilincini kazandırma uğraşında olmuştur. Nitekim Firavun’un Mısır mülkünün ve o mülk içinde yaşayan insanların ilahı ve rabbi olduğu iddiasını bu şekilde okumak gerekir.

Sonuç olarak; Rab, Kur’an’ın çatı kavramlarından bir tanesi olup, diğer Kur’an kavramları da bu kavram ile yakından alakalıdır. Eğer insanlar sadece Rab kavramının anlamını ve tekabül ettiği alanı öğrenseler ve elde ettikleri kazanımları hayatlarına yansıtsalar, şirk batağından kurtularak, gerçek bir rabbin kulu olmayı becerirler. Böylelikle dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşurlar. Bu kurtuluşun sağlanması ise, Kur’an’ın insanlara doğru yolu gösteren bir kitap olduğu, hayata dokunduğu/dokunması gerektiği gerçeğinin yeniden kavranması ile mümkün olacaktır. Bu kitabın okunmasından kastın günlük hayatımızda tabi olacağımız ilahi temel ilkelerin öğrenilmesi demek olduğunu anlamamız, iyicene kavramamız gerekmektedir. Aksi takdirde Kur’an, adı var kendi yok ve ölüler için okunan bir kitap olmaktan öteye gitmeyecektir.

Ruhbanlık

Ruhban, Kur’an’da kendilerini ibadete adayan Hristiyanlar için kullanılan bir terimdir. Arapça “râhib” kelimesinin çoğuludur.  Dinî konularda mutlak otoriteye sahip, din adamlığını meslek olarak icra eden tüm kişilere ruhban denir. Hıristiyan teolojisinde Mesih’in insan ve Tanrı arasındaki arabuluculuk görevini havarilere, havarilerin de din adamlarına aktardığına inanılır. Bu kişiler yeryüzünde Allah’ın otoritesini temsil ederler.

Hıristiyanlığın başlangıcında samimi müminler ağır sosyal ve siyasî baskılara maruz kaldılar. Dinlerini koruyabilmek amacıyla dağlara, ücra yerlere çekilip kendilerini ibadete verdiler. Allah tarafından böyle bir yaşam biçimi farz kılınmamasına rağmen kendi uydurdukları bu tercih (57/Hadîd: 27), zamanla amacından saptırıldı ve dinin istismar aracı olmasını kurumlaştıran hatta toplum içi ve toplumlar arası çatışmaları körükleyen bir örgütlenmeye dönüştü.

Ruhbanlığın insanlar için önerdiği yaşam biçimi, işi çoğu zaman bu dünyada yaşanmaya değer hiçbir şeyin bulunmadığı noktasına kadar götürür. Bu nedenle hayat “abartılı bir zühd” şeklinde yaşanır. Böyle bir tercih ise, “ölçülü ve dengeli bir toplum” öngören İslam’ın asla tasvip etmediği bir tavır ve yaşam şekildir. (2/Bakara: 143)

Hz. Peygamber bazı Müslümanların ruhban hayatı yaşamaya başladığını haber alınca olaya hemen müdahale edip şöyle buyurmuştur: “Hem oruç tutun hem yiyin; hem ibadet edin hem uyuyun. Ben hem oruç tutuyorum hem iftar ediyorum; hem ibadet ediyorum hem uyuyorum; ben et yiyorum, evleniyorum; benim sünnetimden uzaklaşmayın.” (Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5)

İslam’da ruhban sınıfı olmadığı gibi, imtiyazlı din adamı statüsü de kimse için söz konusu değildir. Herkes insani, İslami ve ahlaki görevlerini yerine getirmede noktasında eşit ve aynı derecede sorumludur. Bu nedenle Mehmet Görmez Hocanın ifadesi ile hiç kimse iradesini, aklını, kalbini ve vicdanını kendisi gibi beşer olan, beşerî zaafları bünyesinde barındıran ve ölümlü olup hesap verecek olan hiçbir faniye kayıtsız şartsız teslim edemez.

İlkesel olarak İslam dininde Tanrı adına iş gören ve yeryüzünde O’nun temsilcisi olan Ruhbanlık ve imtiyazlı din adamları sınıfı yoktur. Böyle bir şeyi İslam’a etiketlemek de haksızlık olur. Ancak hepimizin yakından bildiği ve sık sık müşahede ettiği gibi dini bir korku imparatorluğuna dönüşen din adamlarını, cennetten kendilerine ayrılan yeri müritlerine dağıtan tarikatları, cemaatçileri ve mebzul miktarda din pazarlayan TV vaizlerini yok sayamayız.

İslam dininde ruhban sınıfı yoktur ama dokunulmaz, eleştirilmez olan, kendisine masumiyet atfedilen, kendisinden asla hata sadır olmayacağına inanılan, kutsal bir zırha bürünmüş, olağanüstü güçlere, kudrete sahip, masum ve hatasız, periyodik olarak haftanın belli günlerinde Resulullah ve Allah ile yakaza halinde iletişim kurup talimatlar aldığını iddia eden nice şeyhler, hoca efendiler, imamlar sınıfı yok mudur?

İslam’da ruhbanlık yoktur ama şefaat edeceğim diye Allah’ın elinden cehennemlik günahkarı kaçıran ve yanılmaz, günah işlemez, hata etmez, ağızlarından ne çıkarsa Allah’tandır, onlara itaat etmemek Allah’a ve Resulüne itaat etmemek demektir diye inanılan tarikat şeyhlerini, cemaat liderlerini ve karizmatik siyasetçileri ne yapacağız? Bu durumda Hristiyanlıktaki ruhban sınıfına benzer bir sınıf bizde de olmuyor mu?

Konunun anlaşılması için Hıristiyan Ruhbanlığı ile Müslüman ruhbanlığı arasındaki benzerliği birkaç örnek üzerinden izah etmeye çalışalım:

1- Hristiyan ruhbanlığında “Günah çıkarma” yani din adamlarının Allah adına kişilerin günahlarını affetme yetkisi vardır. Bu inancın bizim pek çok tarikat ve cemaate yansıması “tövbe alma” şeklinde olmuştur. Buna göre günahkâr kişi şeyhin elinden tutarak günahlarından tövbe eder. Öyle ki   bazı tarikatlarda fazla kalabalıktan dolayı şeyhin ucundan tuttuğu bir ip yardımı sayesinde oluşturulan hat ile tövbe alınır. Paradigma hem Hristiyanlıkta hem de tarikatlarda aynıdır. Her iki durumda da günahların affı için kul ile Allah arasına hatırı sayılan papaz/şeyh konularak, günahlardan arınılacağına inanılır.  Bu olayın Tevhid dini olan İslam’daki karşılığı ise şirktir.

2- Hıristiyan ruhbanlığında insanların dini duyguları istismar edilerek menfaat temin etme yoluna gidilir. Bu istismar şekli tarikat ve cemaatlerin de en bilinen taktikleridir. Kamuoyunun yakinen bildiği gibi yanmaz kefen, güllü yasin, nalın-ı şerif işportacılığı ve bağış, himmet, kurban kesimi gibi işler bu kalemde sayılabilir. Şimdi sorarım size karşılaştığımız bu düzenbazlıkları ve sümük-i şerif gibi iğrençlikleri gören, din adına işlenen bütün rezaletlerin farkında olan tertemiz genç zihinler bu rezaletleri din kurumuna ödetmeye kalkışarak ateist olmasın da ne yapsın?

Hayrettin Karaman Hocanın ihtarına kulak verelim: “Kimse dini istismar ederek mehdilik, İsalık, peygamberlik, evliyalık taslamaya kalkışmasın; hepimiz beşeriz, hata eder ve günah da işleyebiliriz, Allah’ın rızasına ermiş kullar da olabiliriz. İslam’da doğru ve iyi olanın ölçütü hokkabazlık, büyücülük, göz boyama, keramet denilen olağan dışı haller ve olaylar değildir; ölçüt Kur’an’dır, sünnettir, güzel ahlaktır.”

3- Hıristiyanlıkta gerçekte dinde olmayan şeyleri menfaat icabı dindenmiş gibi göstererek ve hurafeler uydurarak Allah adına hüküm verilir. Aynı durum tarikat ve cemaatlerde rüya, ilham ve hadis adı altında çok sayıda hurafeyi dine sokarak Allah adına hüküm vermek şeklinde tezahür eder.

4- Hz. İsa’ya “Allah’ın oğlu” demek ve Hristiyanlıktaki “azizler” sınıfının varlığı bizler tarafından güya kınanır ve kabul görmez. Doğrudur Hristiyanlar İsa’ya Allah’ın oğlu derler. Ancak tarikat ve cemaat mensupları bu ulumama ve yüceltmeden geri kalır mı? Bizim peygamberimiz sizinkinden daha yüce deyip Hz. Muhammed’e “Habibullah” (Allah’ın sevgilisi) payesini vermişlerdir.  O; Allah’ın habibidir. Âşık olduğu kimsedir. Onun aşkına 18 bin alemi yaratmıştır. Bu tür vasıflandırma Kur’an’da hiç geçmediği halde pek çok mealde “habibim/sevgilim” şeklinde yer alır. Hristiyanlıktaki “azizler” sınıfının bizdeki karşılığı “evliya” şeklinde karşılık bulmuştur.

5- Hıristiyan ruhban sınıfının makul gerekçelerle insanları “aforoz etme” yoluyla dinden kovma toplum dışına atma yetkisi vardır. Tarikat ve cemaatler de tıpkı onlar gibi kendilerinden olmayan veya muhalif olanları “fâsık” ve “fitneci” ilan ederek ötekileştirirler.

6- Hıristiyan veya Yahudilikte kutsal metinleri ancak Ruhban sınıfından olan bir kimse anlayabilir veya yorumlayabilir. Tarikat ve Cemaatlerde bu ilke, kendilerine bir ayet söylendiğinde “…senin ilmin onu anlamaya yetmez, onda senin bilmediğin manalar vardır, sen müfessir misin ki, onu ancak alimler anlar…” gibi bir söylem tarzı şeklinde görülür.

Kendimizi kandırmayalım. İslam’da ruhban sınıfı yoktur ama çoğu kişinin İslam zannettiği geleneksel din anlayışı ve onun mümessilleri Tarikat ve Cemaatlerde ruhbanlık en ileri seviyede bulunmaktadır. Bize düşen sadece Kuran’ı rehber edinmek ve “ed Din” adı altında ki bütün uygulamaları Kur’an süzgecinden geçirmektir.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

3 Yorum

  1. Güzel bir araştırma olmuş. Yüreğinize sağlık. Müstefid olduk. Allah razı olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir