GenelMektuplara Cevap

Resulü Yargılamak Kimin Haddine

Durmuş Kalender /Sivas

Selamun Aleyküm!

Sizleri dergideki yazdıklarınızdan takip ediyorum. Yapmış olduğunuz açıklamaları da beğeniyorum. Bu nedenle sizlerden iki konuda işin gerçeğini açıklamanızı istiyorum. Hem kendim hem de benim gibi kafası karışan insanların doğru bir bilgiye ulaşmaları için.

Soru:  Sanal âlemde en çok üzerinde durulan Peygamberimizin Evlatlığı Zeyd’in hanımı Zeynep ile evliliği Konusunda söylenenlerin doğrusu nedir? İkincisi ise;  Kur’an’daki geçen salât kelimesi ne anlama gelmektedir? “Kur’an da namaz yok” anlayışını bu insanlar nereye dayandırıyorlar?

Cevap: Aleyküm selam! Durmuş kardeşim, göstermiş olduğunuz hassasiyet ve duyarlılıktan dolayı teşekkür ediyoruz. Allah ecrinizi versin diyoruz. İşin doğrusunu öğrenme azmi, bizlere hidayetin kapısını açacaktır inşaallah.

Muhammed (as) Mekke’nin fethinden sonra ganimetleri taksim ederken yeni müslüman olmuş Mekkelilere gönüllerini İslam’a ısındırmak için ganimetten biraz fazla vermişti. Bundan rahatsız olan Ensar’dan bazıları Muhammed hemşerilerine kavuştu bizi unuttu gibi konuşmalar yaptıklarını duyan Muhammed (as) karşılarına çıkarak ne istediklerini sorar. İçlerinden bir kısmı; “Adalet isteriz ya Muhammed” derler. İşte bunun üzerine şöyle buyurur: “Yeryüzünde ben de adil olmayacaksam söyler misiniz kim adil olacaktır?” İçinizden bazılarına dünya malından bir şeyler verdim diye beni adaletsizlikle mi suçluyorsunuz?. Bunlar bu mallarla evlerine dönerken sizin de Allah ve Resulü ile evlerinize dönmeniz daha hayırlı değil mi” buyurur?

Şimdi bizde soruyoruz: “Bu dini Allah’ın elçisi Muhammed (as) da doğru anlayıp doğru yaşayıp doğru uygulayamadı ise; söyler misiniz bu dini kim  elçiden daha doğru anlayıp doğru yaşayıp uygulayacak?!” Haddini bilmeyenlere had bildirici olarak Allah yeter!!!

Allah Teâlâ insanlığa elçi olarak göndermiş olduğu kimseleri, bu dini Allah’ı razı edecek biçimde yaşayıp,  insanlara göstermek ve doğru bir örnek olmaları için göndermiştir:

“Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (Ahzab 33/21)

Örnek doğru olmaz ise örnek alanların doğru olması mümkün değildir. Bu nedenle elçiler, kendisini elçi seçenin elçisidir. Ondan bağımsız ne isterse yapabilen insanlar değillerdir.

“De ki: Bana, dini Allah’a has kılarak O’na kulluk etmek emrolundu.” “Ve ben, müslümanların ilki olmakla emrolundum.” (Zümer 39/11-12)

“Öyleyse sen, emrolunduğun gibi dosdoğru hareket et. Beraberindeki tevbe edenler de (dosdoğru olsunlar). Aşırı gitmeyin. Çünkü O, yaptıklarınızı görür.”  (Hud 11/112)

Bu ayetlerin çerçevesinde zihnimizdeki yanlış anlayış ve algıları atarak tertemiz bir anlayışla konuyu değerlendirmek gerekmektedir. İnanan bir insan için Allah’ın elçilerine yöneltilen suçlamaların kabullenilmesi mümkün değildir. Elçiler bulundukları makamda Allah’ın dininin yaşayan canlı örnekleridir. Bunların yapacağı bir yanlış direk dine ve onu elçi seçene izafe edileceğinden Allah Teâlâ, böyle bir duruma musade etmeyip direk müdahale edeceğini bildirmiştir:

“Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı,” “Elbette biz onu bundan dolayı kuvvetle yakalardık.” Sonra da onun şah damarını keser atardık.” “O zaman sizden hiç biriniz de buna engel olamazdınız.”  (Hakka 69/44-47)

Görüldüğü gibi Allah’ın elçileri kendilerine emredileni yaparlar bu hususta sadece Allah’tan korkarlar ve başka kimseden korkmazlar. Toplumların bin yıllık yanlış gelenek ve göreneklerini değiştirmede tereddüt etmeden rabbinin emrini açıklar ve insanları ona uymaya davet ederler.

İşte bu konuda onlardan biridir. Cahiliye toplumunda da var olan evlat edinme olayı söz konusudur. Resulullah da kölesi olan Zeyd’i  hürriyetine kavuşturur ve onu evlat edinir. Zamanı gelince de halasının kızı Zeynep ile evlendirir.  Bunun üzerine insanlar onu Zeyd İbni Muhammed Muhammed’in oğlu Zeyd diye çağırmaya başlarlar. Oradaki teamül insanları babalarına nispet ederek çağırmaktır. Çünkü onlar evlatlık olan şahsı da aynen öz evlat gibi kabul ediyorlardı. Bu olay üzerine Allah Teâlâ şu ayeti göndererek durumun düzeltilmesini istemiştir:

Onları (evlât edindiklerinizi) babalarına nispet ederek çağırın. Allah yanında en doğrusu budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşleriniz ve görüp gözettiğiniz kimseler olarak kabul edin. Yanılarak yaptıklarınızda size vebal yok; fakat kalplerinizin bile bile yöneldiğinde günah vardır. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Ahzab 33/5)

“Muhammed içinizden herhangi bir adamın babası değil, Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.” (Ahzab 33/40)

Şimdi bu ayetler cahiliyenin öteden beri kabul ettiği bir anlayışı kökünden reddediyor. Evlatlıkların evlat gibi olmadığını açıkça ilan ediyor. Bu demektir ki, bu anlayışa bağlı ne varsa onlar da değişecektir. Aynen zıhar anlayışında olduğu gibi; zıhar yaparak eşinden ayrılmak isteyenlerin söylediği bir söz. Bir kimse eşine: “Sen bana annemin sırtı gibisin” demekle o eşinden ayrılmış oluyordu. Allah bunu da kabul etmiyor. (Mücadele 58/1-5) Eşiniz bu sözü söylemekle hiçbir zaman senin annen olmadığı gibi; birine oğlum kızım demekle de o kimsenin gerçek anlamda senin oğlun kızın olamayacağını açıkça ortaya koymuş olmaktadır.

Konu burada bitmiyor. Yapılan bu değişikliklerin Allah resulü tarafından da örneklenmesi gerekiyordu. Yukarıya alıntıladığımız ayetlerin verdiği mesaja dayanarak Muhammed (as)bu durumun da kendi hayatında örnekleneceğini anlamıştı. Çünkü kendi evlatlığı vardı Onları evlendirdikten sonra Zeyd Muhammed (as) gelerek eşiyle geçinemedikleri konusunda şikâyetlerde bulunuyordu. Bunun ucunun nereye varacağını kestiren Resulullah da ona şöyle diyordu: “Allahtan kork eşini güzellikle tut.” Sulün düşüncesi şu idi: Zeyd eşini boşamaz ise Resulün de onunla evlenmesi söz konusu olmayacaktı.. Bu öyle bir zor iştir ki; şu an kendi oğlunun boşanmış eşi yani gelini ile evlenmek bu toplumda nasıl zor ise, o gün o toplumda evlatlığının eşi ile evlenmekte öyle zor idi. Bunun için halkın levminden çekiniyordu. Çünkü bu işte resulün bizzat kendi nefsinin faydalanması söz konusu idi. Bunu Allah’ın emri olduğuna inanmayan insanların kabullenmesi mümkün değildi. Onun için Zeyd eşinden ayrılmaz ise bunu yaşamak zorunda kalmayacaktı. Onun için Zeyd her şikâyet ettiğinde ona, “Allahtan kork eşini nikâhında tut” diyordu. Ancak ilahi iradenin önüne geçmek mümkün değildi. Nihayet zeyd Zeyneb’in durumuna dayanamayıp eşini boşadı. İşte yaşanan bu durumu Allah şöyle özetliyor:

“(Resûlüm!) Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilik ettiğin kimseye: “Eşini yanında tut, Allah’tan kork” diyordun. Allah’ın açığa vuracağı şeyi, insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana lâyık olan Allah’tır. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikâhladık ki evlâtlıkları, karılarıyla ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) müminlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiştir.” (Azab 33/37)

Böylece Allah Teâlâ gerekçesi ile birlikte durumu açıklıyor. Bu konuda gerek yerli gerekse yabancı müsteşriklerin Resule yaptıkları iftiraların hiç birisini Allah ve resulüne inanan hiçbir müslümanın kabul etmesi mümkün değildir. Resul hiçbir zaman bir şehvet düşkünü olmamıştır. Yapmış olduğu evliliklerinin meşru ve makul sebepleri vardı. Rabbim bunları şöyle ifade ediyor:

“Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah’ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber göç eden kızlarını sana helâl kıldık. Bir de Peygamber kendisiyle evlenmek istediği takdirde, kendisini peygambere hibe eden mümin kadını, diğer müminlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helâl kıldık). Kuşkusuz biz, hanımları ve ellerinin altında bulunan cariyeleri hakkında müminlere neyi farz kıldığımızı biliriz. (Bu hususta ne yapmaları lâzım geldiğini onlara açıkladık) ki, sana bir zorluk olmasın. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.”

“Onlardan dilediğini geriye bırakır, dilediğini de yanına alırsın. Bıraktığın hanımlarından arzu ettiğini tekrar yanına almanda, senin üzerine bir günah yoktur. Böyle yapman onların mutlu olmalarına, üzülmemelerine ve hepsinin, senin verdiklerine razı olmalarına daha uygundur. Allah, kalplerinizde olanı bilir. Allah hakkıyla bilendir, halimdir.” (Ahzab 33/50-51)

Şimdi bu ayetlerin kuşattığı elçinin evlilik hayatıyla ilgili konularda ona yakışmayacak şekilde aykırı söz edenlerin hesabı Allah’a aittir. Müminler olarak bizlere düşen, işittik iman ettik, işittik itaat ettik demektir. Hak söze kulak vermeyen, fütursuzca konuşanların hesabını görücü olarak Allah yeter!..

Kur’an’daki “SALAT” kelimesi Kur’an’ın diğer kelimeleri gibi birden çok anlama gelmektedir.  Bu durum sadece Arapçaya has bir özellikte değildir. Birazcık dil bilgisine sahip olan tüm insanlar bilirler ki, bütün dillerde kelimeler kullanıldıkları cümleye, içinde anlatılmak istenen mesaja göre anlam kazanırlar. Salat kelimesi de bundan müstağni değildir. Özellikle Kur’an’da İKAME” kelimesi ile birlikte kullanıldığı yerlerde bu gün beş vakitte kıldığımız “Salat” =namaz anlamında kullanılmıştır. Bakara 2/3 ve Tevbe 9/71. Ayetlerinde olduğu gibi.  İkamesiz kullanıldığı zaman da dua etmek, destek vermek, yardımcı olmak anlamındadır. (Ahzab 33/56) ayetinde geçtiği gibi.  Bazen de yaslamak, fırlatıp atmak anlamlarına gelmektedir. (Hakka 69/31) ayetinde olduğu gibi. Türkçede kullanılan “GÖZ” kelimesini ele alalım: İnsanın görme organı anlamında, casus anlamında, kaynak anlamında, açık yara anlamında, gelecek birini beklemek anlamında… ila nihaye kullanıldığını görüyoruz.

Şimdi iki kelime Arapça öğrenen ve masa başında klavye kullanıp inter nete giren her Allahın kulu başımıza din âlimi kesilip ahkâm kesmeye başladığı zaman işin içinden çıkılması mümkün değildir. İnsanlık tarihi boyunca tüm ümmetlerde var olan bir ibadetin son icracısı Hz. Muhammed (as)’ın 23 yıllık uygulamalarını, o günden bu güne kesintiye uğramadan gelen fili sünnete rağmen görmek istemeyenlere göstermek, duymak istemeyenlere duyurmak, anlamak istemeyenlere anlatmak, akletmeyenlere aklettirmek bizim elimizde değildir. Bu insanların işleri Allah’a kalmıştır. Resulün ilk müezzini Bilal (ra) beş vakitte namaza çağrı için Medine semalarını çınlatan ezan okuyor. Sabah ezanına bir de  ilave yaparak “Essalatü  hayrun minen nevm” Salat/ namaz uykudan hayırlıdır diyerek insanları yataklarından kaldırıyordu. Bu sünnet hala devam ediyor. Görmek, duymak ve anlamak isteyenler için. Yapılan bunca Mescid, okunan bunca ezan, kılınan bunca namaz onlara bir şey anlatmıyorsa yapılacak bir şey yoktur. İşlerin halli, hesap günü Allah ile kendi aralarında olacaktır. İsa (as)’ın buyurduğu gibi: “…Onlar senin kullarındır. Dilersen affeder dilersen azap edersin.” (Maide 5/117) “O gün hüküm yalnız Allah’ındır.” (İnfitar 82/19)

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir