GenelYazarlardanYazılar

‘’S-400” ve “Seçim Tartışmaları’’ -Algı Yönetimleri Zemininde-

Küresel güç odakları ve onların yerli işbirlikçilerinin hep yapageldikleri algı yönetimleri -iletişim çağında- eskisi kadar etkili olmasa da yine de kısa vadeli olarak kamuoyunu belirlemektedir… İnsanların “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oldukları” vasatlar oldukça da bunlar geçerliliğini koruyacak gibi gözükmektedir. Değişen dünya ve bölge dengeleri zemininde yeni denge arayışı sürecinin hızla devam ettiği bir zamanda, hâkimiyet ve çıkar mücadelesi -hiçbir “ilke ve ahlaki kaygı”- taşımamakta, güçlünün haklı görüldüğü bir düzen/düzensizlikte yol almaktadır.

Malum, gündemdeki bir konu -özellikle de stratejik öneme sahip olanlar- tarafların kendi bakış açılarına göre tanımlanmakta. Genellikle de hatalı tanımlanmakta. Sonrasında hatalı anlamlandırılmakta ve insanlar, belirli bir kesimin çıkarlarına uygun bir “duruş”a zorlanmaktadır. Bakmayın siz, hak, adalet, özgürlük dediklerine… Hele hele bir de “demokrasi” deyip, bu seküler zeminde üretilmiş olan kavramı, herkes kendi istediği gibi tanımladıktan sonra kutsallaştırmaları yok mu, insanı çileden çıkarıyor. ‘’Helvadan yaptıkları putları acıkınca yiyenler’’in yanında, ‘’Müslümanların değerleriyle Batılı değerleri telif edenler’’den Batıcılara demokrasi öğretenine kadar ne ararsan var. Üstelik tüm bu kavram kargaşası ve algı yönetimlerinin, ‘’bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar’’ın yoğun bir şekilde bulunduğu bir vasatta nasıl bir manzara ortaya çıkardığını gördüğünüzde, “ne oluyoruz?” demekten kendimizi alamıyoruz. Sanki değişen-dönüşen bir ülkenin stratejik konuları mı tartışılıyor yoksa bir futbol maçındaki tribündeki taraftarları mı seyrediyoruz!?

Yeni bir düzen arayışının hızla devam ettiği klasik savaş kavramı yerine istihbarat örgütleri kontrolünde terör yapılarının kullanıldığı, ‘’ekonomik savaş’’ tekniklerinin eşliğinde küçük çatışmaların yaşandığı ‘’hibrit’’ savaşları, gözlemlediğimiz bir dünyada, bahse konu algı yöntemlerinin sonuçları çok daha çarpıcı olmaktadır; haliyle… İç ve dış politikanın iç içeliğinin daha da belirginleşmesiyle de kaçınılmaz olarak söz konusu tartışmaların ‘’sistem-içi’’ taraftarlarının yanında bunların dış uzantıları da sürece dahil olmaktalar. Hatta sürece yön verebilmekteler…

Dolayısıyla iç ve dış unsurların tüm imkanlarıyla müdahil olduğu seçimler, sadece demokratik (?!) bir seçim olmanın ötesine geçmektedir. Seçimlerin, Türkiye’nin uluslararası sistemdeki yeni konumu ve bölgesel dengelerle ilgili strateji savaşlarıyla birlikte okunması kaçınılmazdır. Her ne kadar muhalefet konuyu kendi çıkarlarına uygun bir psikolojik ve sosyal zemine çekmek istese de bu algı gerçekleri değiştirmez… Keza bir süredir gündemdeki yerini hiç kaybetmeyen ‘’S-400’’ tartışmaları da bir savunma silahını bir NATO üyesi ülkenin, Rusya’dan alıp-alamayacağından öte boyutlara sahip olduğu da bir gerçekliktir. Ve konunun değişen dünya ve bölge şartları ve özellikle de -ABD’nin strateji değişikliği sonrası- Türkiye-ABD ilişkilerinin nereye doğru evrildiğiyle yakından alakası ıskalanarak tartışılamaz. Algı yönetimleriyle tartışmanın arka planının üstü örtülemez…

“S-400” TARTIŞMALARI

Öncelikle şu hususun altını bir kez daha çizelim ki yeni denge arayışı, dolayısıyla Türkiye-ABD ilişkilerinin geleceği açısında S-400 konusu kritik öneme sahip bulunmaktadır. Zira S-400 alımı, bir taraftan ABD gibi bir küresel gücün Türkiye üzerindeki hâkimiyetini kaybetme sürecinin geldiği aşamayı göstermektedir. Diğer taraftan konu, Türkiye’nin de yeni konumu ve misyonuyla bölgesel bir güç olmanın ötesine geçmeyi hedefleyen stratejik hamleleri açısından kritik bir öneme sahiptir. Uzun menzilli savunma sistemi ihtiyacının ötesinde taraflar arası ilişkinin seyri açısından sembolik bir anlama sahiptir.

ABD patronajındaki NATO, Varşova Paktı’nın çökmesinden sonra, eski gücüne/etkinliğine sahip olmasa da hala varlığını hissettirmektedir. ABD’nin son zamanlarda izlediği dayatmacı politikalar ve tek yanlı kararlarıyla NATO üyeleri -başta Türkiye olmak üzere- çeşitli sıkıntılar yaşasa da alternatif arayışlarını yüksek sesle dillendirecek durumda değiller. Türkiye’nin ABD sıkıştırmaları karşısındaki bilinen çıkışlarının ötesinde henüz radikal bir karar verebileceği bir güçler dengesi ortada gözükmemektedir. Ama NFETÖ (Nitelikli Terör Örgütü FETÖ) konusu başta olmak üzere, ABD’nin terör örgütlerini Türkiye’ye karşı kullanması, bölgede ABD-İsrail-Suudi Arabistan üçlüsünün aldıkları tek taraflı kararlar (Kudüs, Filistin ve Doğu Akdeniz’de…), S-400 VE F-35 konusundaki tehditleri Türkiye-ABD ilişkilerini kritik bir aşamaya doğru sürüklemektedir. Keza 2. Dünya Savaşı sonrası özel bir statü ile kontrol altında tuttuğu Almanya da ABD’nin tehditleri ve yaptırımlarıyla karşı karşıya. Buna karşın Almanya, “şimdilik” F-35 satın almayacağını deklare ediyor. Ve gerekçe olarak da Fransa ile birlikte bir savunma projesi üzerinde çalıştığını ifade ediyorsa da Almanya öncülüğünde AB’nin de somut alternatifler ortaya koyabilmesi erken gibi gözüküyor…

“Bu süreçte dünya dengeleri nereye doğru evriliyor?” sorusuna doğru teşhiste bulunmanın öneminin altını çizmek gerekmektedir…

ABD-AB ilişkileri, ABD-Rusya ilişkileri ve ABD-Çin ilişkilerinin nasıl şekilleneceği yeni denge arayışı sürecinde belirleyici öneme sahip. Belirleyici olmasa da etkileyici/kritik boyutuyla ABD-Türkiye ilişkileri de özellikle bölgesel gelişmeler açısından stratejik önemdedir. Küresel denge arayışı sürecinde, Türkiye’yi yanına alamayan bir ABD’nin, stratejik hedeflerine ulaşmakta zorlanacağı da bilinmektedir. Ancak ABD içindeki güç ve strateji savaşları düzleminde ‘’Teo-politik’’ unsurların da etkisiyle gündeme gelen ABD hamleleri, komplocu yaklaşımlara alan açmaktadır. Dışarıda ve içerideki malum çevrelerin de Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde daha “uzlaşmacı” olması telkininde bulundukları bilinmektedir. Yani geçmişte ABD sistemine eklemlenmiş olan Türkiye’nin ABD ile karşı karşıya gelmemesi konusunda mevcut yönetim üzerinde baskı uygulamaktan öteye geçen adımlar atmaktalar.Yeni konumu ve misyonuna rağmen Amerikan sistemine  eklemlenmesinin, Türkiye’nin hedefinden sapmadan yeni denge arayışı sürecinden avantajlı çıkacağını iddia ederek hatalı okumaya devam ediyorlar…

Hâlbuki değişen şartlarla birlikte bölgesel güç haline gelen Türkiye, yeni konumu ve misyonuyla, ciddi güvenlik ve gelecek kaygıları yaşamaktadır. Ve bu kaygılar daha yoğun olarak ABD-İsrail ekseninin stratejik hamlelerinden kaynaklanmaktadır. Şüphesiz Batı sisteminin bir parçası olmaya devam eden Türkiye için kendi göbeğini kendisinin kesmesi şimdilik mümkün gözükmemektedir… Lakin, yeni şartlarda, stratejik öneme sahip bir ülke olarak Türkiye çok kutuplu bir dengeye doğru evrilen dünya dengelerinde ‘büyük güçler’ arasındaki boşluktan yararlanarak çıkış arayışlarını sürdürecektir. Tarihi ve stratejik avantajları Türkiye açısından büyük öneme sahiptir Bu bağlamda Türkiye-ABD ilişkilerinin seyri açısından S-400 alımı çok boyutlu, stratejik anlam taşımaktadır…

Peki, neden S-400 konusu bu aşamaya geldi? Bu sorunun cevabını kısaca verdiğimizde ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır… Hatırlayalım ki 1. Körfez Savaşı ve 2. Körfez Savaşı’nda Türkiye’nin üslerini ABD’ye kullandırması olasılığı Türkiye’ye yönelik füze saldırılarını gündeme getirdi. Bu tehdide karşı akla ilk gelen NATO’nun Türkiye’nin savunma açığını kapatmasıydı. Ama beklenen olmadı. Türkiye hava savunma sistemindeki açığı kapatmak üzere harekete geçti. ABD’nden Patriot füze sistemi satın almak istedi; verilmedi.

2008 yılında Türkiye ihaleye çıktı. ABD, Rusya, Çin, Fransız-İtalyan ortaklığı firmaları teklif verdiler. Teknoloji transferi ve maliyet kriterleri üzerinden Çin firmasında karar kılındı. Baskılar sonucunda siyasi bir kararla ihaleye rafa kaldırmak durumu ile karşı karşıya kaldı Türkiye… 15 Temmuz sonrası ortaya çıkan manzara, inişli-çıkışlı bir seyirden sonra giderek güçlenen Rusya -Türkiye ilişkileri S-400 seçeneğini gündeme getirdi. Süreç içerisinde S-400 alımına karar verildi. Tabii ki teknoloji transferi, maliyet ve teslim tarihi konusunda olumsuz direncini sürdüren ABD’nin baskılarına rağmen bu günlere gelindi…

Son planda ABD-Türkiye ilişkilerinin geldiği aşama, aslında yenidünya ve bölge dengeleri arayışı sürecinin bir sonucu olduğu görülmektedir. Gerginliğin giderek tırmanması ve tarafların çeşitli gerekçelerle bu süreci daha ileri bir aşamaya taşımaması ya da ABD’nin girişimlerinin başarısız olması her iki ülkenin çıkarlarının ötesinde gelecek ve güvenlik stratejilerinin bir gereğidir… Ve Türkiye- ABD ilişkileri gerginlik alanları olan; Irak, Suriye, Kudüs-Filistin, Doğu Akdeniz ve benzeri konularda strateji farkları çok net olarak gözükmektedir…

‘’Seçim’’ler-Sonuçlar ve Algılar

Yukarıda kısaca dikkatlerinize sunduğumuz gibi küresel ve yerel düzlemde yeni denge arayışlarının tezahürleri tüm boyutlarıyla karşımızda dururken öyle ”romantik demokrat” ve naif yaklaşımların alternatif bir çıkış olarak değerlendirilemeyeceği çok açıktır… Dolayısıyla Türkiye gibi sadece Türkiye coğrafyasından ibaret olmayan bir ülke için “seçim”lerin sadece bir seçim olmanın ötesinde bir anlama sahip olması ”reel-politik” bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Halen devam etmekte olan eski Türkiye-yeni Türkiye eksenindeki “sistem içi” mücadele, iç ve dış unsurlarıyla -tarafların gelecek hesapları doğrultusunda- devam etmektedir. Nitekim tarafların seçimlerde “ittifak” adı altında cepheleşmeleri, hatta ittifakın ötesine geçilerek adımlar atmalarının bağlamını doğru kurduğumuzda sürecin niteliği ortaya çıkmaktadır. Taraflardan biri/muhalefet lehine, geçmişte yeni Türkiye’yi destekleyen malum unsurlardan bir kısmının saf değiştirmesi ”mücadele”de yeni bir kompozisyonu ortaya çıkarmış bulunmaktadır. ABD’nin bölge planlarını revize etmesi ve strateji değiştirmesiyle birlikte PKK/PYD ve diğer terör örgütlerin de, doğrudan ve dolaylı katkılarının ne anlama geldiğini dikkate aldığımızda ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır…

Özellikle 31 Mart seçimleri ile belirginliği daha da artan bu mücadelede taraflardan biri ne yaptığının bilincinde olarak asıl hedeflerine kilitlenmiş gözükmekteler. Muhalefetin bileşenleri, kendilerine açılan alanda ana hedeflerine (AKP iktidarını zayıflatmak, mümkünse devirmek) ulaşmaya kitlenmiş gözükmektedirler. Kendi aralarındaki farklılıkları öne çıkarmaktan özellikle imtina etmekte ve iktidar tarafının malum propagandalarını bertaraf etmekte “başarılı” bir performans göstermekteler. Yeni Türkiye bileşenleri ise iç eleştirilerini, esas hedeflerini ıskalayarak sanki yeni model /paradigma oturmuş, kim gelirse gelsin sistemin işleyeceği kanaatiyle hareket etmekteler. Bu yanlış okumanın istisnası, MHP’nin “derin telkin”lerle girdiği kulvarda istikrarlı bir yürüyüş sergilemesidir… Ancak MHP içinde yeni bir partinin çıkması ve geçmişteki söylem ve eylemlerinin etkisiyle henüz tabanının tamamını yönlendirme hususunda zaafları olduğu da bir gerçekliktir…

Son planda, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra MHP’nin sistem içi duruşunu değiştirmesi ve siyasal sistem/hükümet etme sistemi değişikliğinin önünü açmasıyla siyasette tansiyonun azalacağı beklentisi gerçekleşmedi. Hatta tersine gelişmeler yaşandı… Adeta ‘’sistem-içi’’ mücadelenin taraflarının “pozisyon değişiklikleri” netleşti. Çözülmesi veya yeni Türkiye çizgisine paralel bir dönüşüm yaşaması beklenilen muhalefet, gerek NFETÖ’nün açtığı alanda, gerekse de küresel ve bölgesel konjonktürün sıkıştırmasıyla daha da derlenip toparlandı. ABD ve AB’nin açık desteğini aldığı gibi algı yönetimi teknikleriyle de ‘’iktidar’’ın toplumu cepheleştirdiği yönünde toplumu manipüle etmeye devam ettiler… Oysa yeni Türkiye cephesinin unsurlarından olan FETÖ’nün ne olduğu tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. ABD, AB ve İsrail’in NFETÖ’den beklentileri deşifre olmuştu… Muhalef ve muhalefete destek veren iç unsurlar açısından meselenin FETÖ, PKK/PYD’nin ötesinde Türkiye’nin yeni niteliği olduğu ortaya çıkmıştı…

Lakin bu netleşmenin gerektirdiği ‘’duruş’’ konusunda ‘’sistem-içi’’ taraflardan biri, kendi çizgilerini doğru değerlendirirken, taraflardan diğeri -bir kesim hariç- hatalı okumalarda ısrar ettiler…

Kendi içlerindeki sorunları tartışmanın zaman ve zemininin önemini dikkate almayarak ”Başkanlık Sistemi”ne yönelik eleştirilerini, referandum ve Cumhurbaşkanlığı /Başkanlık seçimleri öncesi ve sonrasında devam ettirdiler. Ve bu eleştirilerini, sistem içindeki pozisyonlarını koruyarak yapmak yerine -malum iç ve dış odakların ısrarla yürüttükleri- “Parlamenter Sistem’e dönüş” propagandaları ile aynı zeminde yürüttüler. Halbuki bahse konu sistem değişikliği, sadece bir ”yönetim sistemi” değişikliği olmanın ötesinde bir anlama sahipti… Eski Türkiye-yeni Türkiye iç mücadelesinin kritik bir aşamasını temsil ettiğini unuttular ve/veya sistem içindeki asli pozisyonlarına dönmek durumunda kaldılar. Şüphesiz bu pozisyon değişikliği, NFETÖ’nün ifşa olması kadar net gözükmese de dikkatli gözlerden kaçmamaktadır…

Ezcümle, sistem içindeki ”pozisyonlarını değiştirenlerin” varlığı bir gerçeklik. Lakin bunun ötesinde ”sistem-içi” gelişmeler yaşanmaktadır .”Düşünsel ve siyasal duruş”larında net olmayanların veya ”sistem -içi” yöntem tercihleriyle savrularak netliklerini kaybedenlerin durumu da ibret verici. Söz konusu çevreler ve bunların etkisinde kalan -bir ayağı sistem içinde diğer ayağı sistem dışında- olanların duruşu da kimlikleri ile uyumlu gözükmemekte… Güya ”adaletli davranmak”, hakkın şahitliğini yapmakta olduklarını iddia eden bu refiklerimiz, sistemi ve yönetenleri hatalı okumakta ısrar ettikleri gibi rejime yönelik eleştirilerine de hatalı terminolojilerle yapmaktalar. Bunlardan sistem içinde bilinçli pozisyon değişikliği yapanlara diyebileceğimiz fazla bir şey yok. Malum ”bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma”nın dayanılmaz hafifliği ile tavır oluşturanlara ise ne söylesek boş…Allah sonumuzu hayreyleye!…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir