GenelYazarlardanYazılar

Said Nursî’nin Risaleler Bana “yazdırıldı”, “indirildi” İddiası Bağlamında Bir Değerlendirme

İslam dünyasında bugün İslam’a aykırılığı çok açık olmasına rağmen “gecekondu peygamberlik” üretilmiştir. İslam dünyasında özellikle dinin yorumlanmasından kaynaklanan sorunlardan hatırı sayılır bir kesimi de “gecekondu peygamberlik” müessesesinden geliyor.

Önce konuyu tanım açısından netleştirelim: İslam’ın sert çekirdeğinde tartışılmayacak ilkelerden birisi İslam ile artık yeni bir peygamber gelmeyeceğidir. İslam, bu konuda uzlaşmaz hatta tartışmaya girmez bir sertlik içindedir. İslam’ın artık bir peygamber gelmeyeceği konusunda bu sert tavrı etkili olmuş ve genel olarak ana akım İslami yorumların hiç birisi bu konuda farklı bir iddia ile ortaya çıkmamıştır.

Ne var ki, Müslümanların “artık başka peygamber gelmeyecek” ilkesine görüntüdeki bağlılığı pratikte by-pass edilmiştir. Daha açık ifade edersek fiilen Müslümanlar, kendilerine peygamber denmeyen ancak neredeyse bütün özellikleri peygamberler gibi kurgulanmış kişiler üretmişlerdir.

“Asla bir peygamber gelmeyecek” derken bir “gecekondu peygamberlik” inşa etmek için aslında hepimizin bildiği bir süreç ve tecrübe yaşanmıştır.

Örneğin, peygambere vahiy gelirken; alimlere, şeyhlere, evliyalara, kutuplara da ilham gelir. Afganistan’dan Kuzey Afrika’ya türlü dini şeyhler, liderler “kitaplarım bana yazdırıldı” der. Peki, nasıl yazdırıldı? O halde içlerinde neden bu kadar tarihsel, bilimsel yanlış var? Bu soruların anlamı yoktur. Ustaca kurgulanmış bir strateji ile “ilhamını doğrudan Tanrı’dan” alan adamlar ile gecekondu peygamberliğin ilk harcı atılmıştır.

İkinci bir örnek peygamberlerin mucizelerine paralel kurgulanan kerametlerdir. Tıpkı peygamberler gibi âlimler, kutuplar ve diğerleri sürekli kerametler gösterirler. Yani Tanrı bu insanlar için kurduğu düzeni askıya(!) alır. “Gecekondu peygamberliğin” ikinci nişanı o nedenle kerametlerdir. Su üstünde yürümek, heybesinden sürekli altın çıkarmak, sorulmayan sorunun cevabını bulmak… Bir keramet diğerini izler. Şeyh, kutup geleceği şaşırmadan ön görür, olup biten bütün hadiseler onu doğrular… Bütün buna benzer taktiklerle kendisine peygamber denmeyen ama nitelikleri ile bir peygamberden hiç aşağı kalmayan bir profil üretilmiş olur.

Temel sorun İslam dünyasında hem İslam’ın hem de aklın kabul etmeyeceği son derece yanlış bir insan profili üretildiğidir. Öte yandan bu tip durumlar bir ölçüde popüler yahut halk İslamı’na ait vakalar olarak düşünülüp geçiştirilebilir. Hâlbuki durum İslami hareketlere gelince bu söylenemez. İslami hareketler standart bir halk hareketi olarak tanımlanamaz; içlerinde çok sayıda eğitilmiş kişi ve yine çok sayıda mesleğini yüksek düzeyde icra eden takipçiler barındırmaktadırlar. Ne var ki, buna rağmen şehirli ve eğitimli İslami yapılarda da aynı sorunlar görülmektedir. (http://kitalararasi.com/2017/09/26/gecekondu-peygamberlik-sorunu-ve-bir-cozum-onerisi-gokhan-bacik/)

Dini bozmanın/dejenere etmenin yolu ona ya bir şey ilave etme ve ya ondan bir şeyler eksiltme şeklinde olmuştur. Bu işin en bilinen şekli de; kişilerin Allah’ın kendilerine vahiy gönderdiğini iddia veya ihsas etmesidir.  Allah’a iftira atan bu zalim iftiracıların dine ilaveleri veya eksiltmelerinin tamamı yalan ve zandan ibarettir. Konu ile ilgili olarak Allah şöyle buyuruyor: “Allah’a karşı yalan uyduran veya kendine bir şey vahyedilmemişken, “ Bana vahyolundu” diyen, ya da “ Allah’ın indirdiğinin benzerini ben de indireceğim” diye laf eden kimseden daha zalim kimdir?” [6/En’am: 93] Bu ayetin muhataplarının Allah adına yalan uydurdukları için zalim olarak nitelendirilmekle kalmayıp, Allah’ın lanetinin de bu zalimler üzerine olduğu ifade edilmiştir. [11/Hud: 18]

Söz konusu bu zalim ve iftiracılar hezeyanlarını çok ustaca ve üstü örtülü bir şekilde yapmaktadırlar. Onun için bu noktada ince bir ayrıntıdan söz etmek gerekir. Bu insanlar doğrudan açık/seçik bana vahiy geliyor demiyorlar. “Biz Kitaptan konuşmuyoruz. Allah nebilerine nasıl vahyediyorsa, velilerine de ilham ediyor” diyerek, genelde “ilham” veya “rüya” metaforunu kullanırlar. İki konunun da ucu açık ve ispatı mümkün olmadığından iş bu tür iddia sahiplerinin taraftarlarının onayına kalıyor ki, takipçiler de bu zalimlerin söylediklerini genelde kabul edip inanıyorlar. Bu aldatılmışlık durumu onları asla sorumluluktan kurtarmaz, aksine sorumluluklarını körü körüne inanıp akletmediklerinden dolayı daha da ağırlaştırır.

İşin vahametini Atasoy Müftüoğlu bakın nasıl resmediyor: “İslam dünyası toplumlarında maneviyatçılık, manevi kültürün geleneği, İslam’ın yerini alıyor. Gerçek çabaya, zihinsel/düşünsel çabaya, tefekküre ihtiyaç duymayan, bu çabaları tahfif eden, ilham-keşf-taklit’e dayalı yorumlar/pratikler toplumsallaşıyor. İslami bilgi/algı/bilinç bütünlüğünün parçalanarak, bu parçalardan ilham ve keşf’in belirleyici hale geldiği günden bu yana, İslam dünyası toplumları büyük bir bunalım/belirsizlik/karmaşa/teslimiyetçilik ve altüst oluşlar yaşıyor. İlham ve keşfe indirgenmiş bir “din” telakkisi, bütün İslam toplumlarında çok derin patolojiler oluşturuyor. İlham ve keşfe indirgenmiş patolojik geleneklerin bütün referanslarıyla birlikte çok boyutlu bir çerçeve içerisinde, İslam’ın geleceği adına tartışılarak, mahkûm edilmesi gerekir. Temel İslami ilkelerin, kuralların, fikirlerin ve ahlakın belirleyiciliğinden çok, patolojik kişiliklerin belirleyiciliğine önem veren bu geleneklerle hesaplaşma hayati önemi olan bir konudur.”

Konu ile ilgili olarak Hayrettin Karaman Hocanın görüşü ise şöyle: “Vahyi yalnızca peygamberler alır ve ümmetlerine ulaştırır, uygular, gerektiği kadar da açıklama yaparlar. Bu üç vazife ve imtiyazda onların ortağı yoktur. Adı, rütbesi, beşeri bilgisi, yorumu, sosyal mevkii, akademik derecesi… ne olursa olsun başka hiçbir beşer doğrudan Allah’tan bilgi alamaz, yorumu, rüyası, ilhamı, keşfi, düşüncesi hatadan salim olamaz, hatasızlık iddiasında bulunamaz. Dine ait bilgi ve hüküm konusunda herkes birinci derecede vahye dayanmak mecburiyetindedir; çünkü aklın alanına girmeyen din bilgi ve hükümlerinde tek kaynak vahiydir.”

Bu işi yapanların bir başka yolu da, “nebi” ve “resul” kavramlarının farklı farklı tanımlanmasından cüret alarak başvurdukları yoldur. Kur’an’da risâletin son bulduğunu ifade için kullanılan “hatem’en nebi” [33/Ahzab: 40] ifadesinden hareketle nebiliğin sona erdiğini ama resullüğün sona ermediğini/devam ettiğini iddia eden bu aklı evveller, buradan kendilerine bir kapı aralamaya çalışmaktadırlar.

Hakikaten de literatürümüzde bu anlayışa yol verecek bir yaklaşım tarzı vardır. Âlimlerin pek çoğu, ‘resul’ kavramını kendisine yeni bir kitap verilen, ‘nebi’ kavramını ise; kendisine kitap verilmeyen ama öncesindeki resulün kitabını tebliğ eden peygamber diye tanımlamak suretiyle bu kapıyı aralık bırakmışlar. Hâlbuki Meryem suresinin 51. ayeti nebi farklı kişi, resul farklı kişi şeklinde ki bir ayırıma imkân vermiyor. “Kitapta Musa’yı da an. O arındırılmış ve elçi olarak gönderilmiş bir nebi idi.”  “Ayette görüldüğü gibi bu iki kelime eş anlamlıdır ve bütün peygamberlerin ortak sıfatıdır. İslam kültürünün kavramlaşma sürecinde oluşan resul-nebi ayırımı ve nebilere kitab verilmediği yönündeki kanaat, Kur’an’ın bu kullanımına uymamaktadır. Ayrıca Meryem 53. ayette Hz Harun’dan nebi, 54. ayette Hz İsmail’den resul ve nebi diye bahsedilmesi de kitab verilmeyenlere de hem resul hem nebi dendiğini göstermektedir.” (Mehmet Okuyan, Kendisine Kitab verilen ve Verilmeyen Peygamberler, XI. Kur’an Sempozyumu, s: 65-98) İki sıfatı aynı peygamberde cem etmek suretiyle nebilerin sonuncusu olan Hz Muhammed’den sonra kitab verilmeyen resullerin geleceğine, nebilerin gelmeyeceğine dair ipe sapa gelmeyen iddiaların önü alınarak bu vebalden kurtulup, resullük kapısı/istismarı da bu şekilde kapatılmış olur.

Allah en son elçisine Kur’an’la vah yedeceğini, vah yetmiştir. Bir daha hiç kimseye kıyamete kadar insanların sorumlu olacağı ayrıca inançları/ itikatları haline getirecekleri hiçbir şeyi vahyetmeyecektir.

Bazı şizofrenlerin elleriyle yazmış oldukları, görüş ve düşüncelerinin Allah indinden olduğunu iddia ederek bu kitaplarını en hafif ifade ile Allah’ın kitabına eşdeğer kılmaları kabul edilemezdir ve bunun önü alınmalıdır. Hiçbir beşer Allah ile konuşamaz, diyen Hayrettin Karaman Hoca, herkese açık ve üzerinde birleşilmiş İslam bilgisi ve inancına aykırı bir bilgi ve inanç ileri süren ve bunu kendine mahsus bir yoldan giderek Allah’tan aldığını söyleyen kimse yoldan çıkmıştır; yanlışın derecesine göre kâfir, fâsık, sapkın, hatalı olur diye ilave etmektedir.

Kur’an bu kişilerin nedir? bilmediklerinin altını çizdikten sonra; “Onların bütün bildikleri bir sürü kuruntularıdır. Onlar sadece zan da bulunuyorlar. Vay o kimselere ki, elleriyle kitabı yazarlar“Kitap”, sonrada onu az bir paha karşılığında, “Bu, Allah’ın katındandır” diyerek pazarlamaya çalışırlar [2/Bakara: 78-79].

Dinin asıl kaynağından öğrenilmesi sapmaların önüne geçmek için kaçınılmazdır. “Bu sebeple dini öğretmek için mesela Fütuhat, Mesnevi, Mektubat ya da Risale okunmamalı. Aksi durum bizi sonuçları çok vahim bir hataya götürür” diyen Faruk Beşer; sözünü ettiğimiz kitaplar ve benzerleri “Sünnet örneğindeki Kuran-ı Kerim’in yerine konulup merkeze alınırsa ve din bunlar üzerinden anlatılırsa birkaç adım sonra sapmaların ve tefrikaların olmaması mümkün değildir, vakıa öyle de olmaktadır” diye de haklı olarak bizleri uyarmaktadır.

“Kitab-ı Kerim’in devreden çıkarıldığı bir dünyada Celalettin Rumî, Yunus, Said Nursi referans kaynağı haline gelebiliyor. Hâşâ her üstad kendi başına bir din haline geliyor. Din algısının da yeniden nasların açacağı bir ufukla tanımlanması gerekiyor. Ehliyet ve liyakat sahibi bir kadronun buna cesaret etmesi gerekiyor” diyen üstad Atasoy Müftüoğlu’nun değerli uyarısına kulak vermenin tam zamanı.

Ehli insaf kabul eder ki; insanları tanıma ve eleştirme hususunda iki yol vardır. Kişi ya muasırımızdır/çağdaşımızdır öyle tanırız, ya da geçmişte yaşamıştır. Öldüğü için geriye bıraktığı eserleriyle tanırız. Çağdaşımız olmayan Said Nursi de karşımızda ve hayatta olmadığı için, onu ancak geriye bıraktığı eserleriyle tanıyabiliriz. Bilindiği gibi Said Nursi denilince akla hemen onun Risaleleri gelir. Dolayısı ile bundan sonra yapacağımız eleştirileri, Risalelerden örneklendirme usulü ile Kur’an ve Sünnet perspektifinden yapmaya çalışacağız. Vereceğimiz örnekler üzerinden ilerlerken, bahsi geçen bu kitaplar da İslam akidesine ters düşen birçok şeyler göreceğiz. Örnek olarak seçtiğimiz alıntıların tamamına yakınının orijinal hallerini ya metinde ya da dipnotlarla vermeyi uygun bulduk ki tereddüde mahal kalmasın.

“Said Nursi, hemen hemen bütün risalelerini kendisinin yazmadığını, kendisinin bundan aciz olduğunu, hakikatleri beyan etmede o kadar başarılı olmadığını anlatır. Dolayısıyla Nursi’nin yazıları “doğrudan doğruya bir inayet-i ilahiyye ve bir ikram-ı Rabbanî ve bir keramet-i Kur’aniyye” dir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s: 192, 195). Yani, risaleler, telaffuz edilmese de vahiyden başka birşey değildirler! Zaman zaman, risaleleri yazarken, kuş v.s. suretinde gelip, kendisini murakebe ve taltif eden (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s: 196), gayb âlemiyle bağlantılarını ifşa(!) eder.” (Fatih Küçük, http://www.iktibasdergisi.com/ledun-ilmi-ve-risale-i-nurlarda-batini-tefsir/)

Said Nursi için en ciddi arızalardan biri;  ismini ve lisanını dahi kendisinin belirlemediği (Sözler, s: 443, 625, 193) Risale-i Nur isimli kitaplarının normal yollardan telif edilen eserler olmayıp, kendisine “rüya” yoluyla ve ya “ilham” ile veyahut ta “ihtar” ile “yazdırıldığını” kendisine gayb’den haberler ve yardım geldiğini iddia etmiş olmasıdır. Nursî, Risaleleri yazmakta kendisinin sadece bir “tercüman” olduğuna inanır. O, Risaleleri ihtiyarı/iradesi dışında yazmıştır! (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s: 91). O yalnızca, “şükretmek” ile yetinen bir mütercimdir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s: 60) Bu tür iddialar tasavvuf ve diğer bazı çevrelerce baş tacı edilen bilgi edinme yolları olsa da, bilgi nazariyesi acısından bir kıymet ifade etmeyen, bağlayıcılığı da olmayan sübjektif değerlendirmelerdir.

Nitekim ilham ve rüya yolunu kullanan bu kişiler için Hayrettin Karaman hoca; “İrfan, beyan ve ilim dışında bir manada kullanıldığında bundan maksat ilhamdır, keşiftir ve bunlara bağlı birikimdir” dedikten sonra, “ilham ve keşfin genel bir bilgi ve hüküm kaynağı /delil/hüccet olmadığını” söyleyerek, ehil-i sünnetin de bu konuda ittifak halinde olduğunu ilave etmektedir. Kur’an, Said Nursî, ibn Arabi ve Celalettin Rumî gibi iham aldığını iddia edenler için şöyle der: “İşte böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı laflar fısıldarlar. Rabbin dileseydi, bunu yapamazlardı. O hâlde, onları iftiralarıyla baş başa bırak.“ (6/En’am: 112) “Üzerine Allah adı anılmayan hayvanlardan yemeyin. Çünkü bu şekilde davranış fasıklıktır. Bir de şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için mutlaka fısıldarlar. Onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz de Allah’a ortak koşmuş olursunuz.” (6/En’am: 121)

Said Nursi, “Risaleleri ve şakirtlerini kutsamak”,1 meşrulaştırıp kabul görmesini sağlamak gayesiyle, Risalelerin tıpkı Kur’an gibi kendisine “indirildiğini” ve “yazdırıldığını iddia eder. Bu bağlamda Zumer, Casiye ve Ahkâf surelerinin başlarında bulunan “tenzîlül Kitab” ifadesi, o gün için Kur’an’a delalet ediyordu, şimdi de Risalân Nur’a delalet ediyor der. (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s: 78-79). Nursî bu şekilde iş’ari tefsir/tevil yolunu kullanarak kendisini ve eserini Kur’an’a dolayısyla Allah’a onaylattırmaya, tasdik ettirmeye çalışmıştır. Said Nursî’nin İslam ve Müslümanlık açısından sakat olan bu türden iddialarından bazı örnekleri sizlerin anlayışına ve bilgisine sunuyorum.

Çok zeki ve cins bir kafa olan Said Nursi, hem kendisinin hem de sanrılarının mecmu olduğu Risalelerin meşruiyetini sağlamak için, uymayınca ekleme veya çıkarma yaptığı, yani kılıfına uydurmak için başvurduğu bir metot olan cifir ve ebcet hesabıyla ayette geçen “nur” ifadesini bakın nasıl yamultuyor ve yazdıklarına Kitap’tan delil üretmek için iftiraya nasıl tevessül ediyor.

“Ey insanlar size rabbinizden bir burhan/açık ve kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik” [4/Nisa: 174]. “O Kutsi Burhan’ı ilahinin bu zamanda parlak ve kuvvetli bir Burhan’ı olan Resail-i Nur’a dahi ikinci cümlesi olan “enzelnâ ileyküm Nuran mubînen” adedi, iki tenvin vakıfta iki “Elif” sayılmak cihetiyle 598 tekabül ederek aynen tam tamına Resail-i Nur’a ve Resail-i Nur adedine tevafukla o semavi Burhan’ı Kutsi’nin yerde bir Burhan’ı, Resail-i Nur olduğunu remzen haber veriyor” (Sikke-i tasdik-i gaybi s: 80, 90).

Said Nursi yukarıdaki örnekte, Risalelerin Kur’an’ın haber verdiği kutsal metinler olduğunu ebced hesabı ile güya ispat ettikten sonra, bunu kabul etmeyen ve buna inanmayanları da bir başka Kur’an ayeti kullanarak şu şekilde tehdit ediyor. “İsyan edenler cehennemdedirler. Orada, Onların ağlayışlı bir nefes alışverişleri vardır ki…” [Hud: 106] “Bu ayet dahi Risale-i Nur’un muarızlarına ve düşmanlarına ve onların cereyanlarının mebdeine/başlangıcına ve faaliyet devresine ve muntehasına /son bulmasına cifir ile tevafuk ile işaret eder” (Sikke-i tasdiki gaybi, 95. Şualar, 557).

“Biz her Elçiyi kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara emredildikleri şeyleri açıklasın. Allah dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. O aziz’dir, hikmet sahibidir” [İbrahim:  4] ayeti, “Risale-i Nur’un Türkçe olmasını tahsin eder.”  Said Nursi, “Kur’an’ın bu ayeti Risale-i Nur’un Türkçe olmasını güzel görür” diyerek ayeti hem Risalelerin yüceltilmesine hem de “Risalet ve Nübüvvetin her asırda naibleri/vekilleri vardır” ön kabulü ile kendisinin “elçi/peygamber” olmasına dayanak yapmış oluyor. Ayriyeten Risalelerin Türkçe olmasının da “takdir” edildiğini ilave ediyor. Bu vurgu, Risalelerin dilinin sadeleştirilmesi konusunda gösterilen direnci de anlamlı kıldığını bize göstermiş oluyor. Demek ki sadeleştirilmeye direnç gösterilmesinin sebebi dilin böyle “takdir” edilmesinden kaynaklanıyormuş!2

Risalelerin Said Nursi’ye indirildiği iddiasına örnek:

Kur’an’da kitapların “indirildiği/inzal edildiği” söylenmektedir. Said Nursi’ye göre; Nur Risaleleri de Kur’an’ın semasından, ayetlerin yıldızlarından inmektedir! Kur’an, kendinden önceki Tevrat’ı ve İncil’in indirildiğini tasdik eder. Buradan mülhem, Nur Risaleleri de sanki Kur’an’ı tasdik etmek için indirilmiştir. Nitekim bu durum Risalelerde birçok kez tekrar edilmiştir. Yine bilindiği gibi; Kur’an, Allah’ın peygamberine davasını ispat etmek için, insanları âciz bırakan bir mucizesidir. “Nur Risaleleri de mucize-i Kur’âniyedir.”

“Kur’an’ın gizli gerçekleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor!”3

Bu sözün açık anlamı şudur. Risale-i Nur, Kur’an’ın indiği yerden, Kur’an’ın vahiy suretiyle inmesi gibi inerek güya Kur’an’ın gizli kalmış gerçeklerini ve o gerçeklerin kesin delillerini getiriyor. Said Nursi bu sözü ile hem kendini peygamber seviyesine çıkarıyor, hem de Kur’an’da açıklanmamış gerçeklerin kendine indirildiği iddiası ile kendi kitabının Kur’an’dan daha önemli olduğunu zımnen söylemiş oluyor. Öyle ya, Kur’an açıklanmaya muhtaç bir kitap olduğuna göre, açıklayan daha önemlidir.

Eğer Said Nursî’nin iddia ettiği gibi Kur’an’da açıklanması gereken gizli gerçekler olsaydı Peygamberimiz onları açıklar, bunların açıklamasını Said Nursi’ye bırakmazdı. Nitekim Allah Teâlâ Peygamberimize şöyle diyor: “Ey Elçi! Rabbinden sana indirilen her şeyi tebliğ et, eğer bunu yapmazsan onun elçiliğini yapmamış olursun” [5/Maide: 67]

“Risale-i Nur denilen otuz üç adet Söz, otuz üç adet Mektub, otuz bir adet Lem’alar, bu zamanda, Kur’an’daki âyetlerin âyetleridir. Yani onun gerçeklerinin göstergeleridir. Onun hak ve hakikat olduğunun kesin delilleridir. Kur’an ayetlerinde yer alan inançla ilgili gerçeklerin gayet kuvvetli belgeleridir.”4

Said Nursî’nin yukarıdaki sözüne göre; “Kur’an delil olmaktan çıkmış, delile muhtaç hale gelmiştir. Risalelerin âyetleri, Kur’an âyetlerinin delili olmuştur.” Risaleler sanki Kur’an’ı tasdik etmek için indirilmiştir. Doğal olarak bu iddiayı güden bir kitabın da hatasız ve kusursuz olması gerekir. Nitekim Said Nursî; “Sözler; şüphesiz Kur’an’ın nurlu parıltılarıdır.5 Açıklanmaya muhtaç yerleri eksik olmamakla birlikte tümüyle kusursuz ve eksiksizdir6 diyerek tabloyu tamamlıyor.

Bu sözlere inanan bir kişi, Said Nursi’yi son peygamber, Risale-i Nurları da Allah’ın son kitabı saymış olmaz mı? Nitekim Nurcuların Kur’an okumayıp Risale okumalarının sebebi de bu olmalı!

Said Nursî, insanların ilgisini çekmek ve kitaplarını cazip hale getirmek için hiç bir şeyi eksik bırakmamıştır. Bu bağlamda Risaleler için; Kur’an’ın özellikleri olan “urvet’ül vüska” ve “hablullah”7 ifadelerini kullanmaktan da kaçınmamıştır. Nitekim konu ile ilgili şöyle diyor:  “Risale-i Nur bu asırda, bu tarihte bir “urvet’ül vüska”dır. Yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah” yani Allah’ın ipidir. Ona elini atan, yapışan kurtulur.8

Risalelerin Kur’an’ın alındığı yerden alındığı iddiasına örnek:

Risale-i Nur’un, Kur’an’ın alındığı yerden alındığı iddiası, birden fazla yerde tekrarlanır. Onlardan biri şudur: “Risale-i Nurlar, ne Doğu’nun kültüründen ve ilimlerinden, ne de Batı’nın felsefe ve bilimlerinden alınmış ve iktibas edilmiş bir nurdur. O, gökten inmiş Kur’an’ın, Doğunun da Batı’nın da üstünde olan Arş’taki yerinden iktibas edilmiştir.”9 Yoruma gerek olmayacak açıklıkta bir iddia.

Risalelerin Said Nursî’ye yazdırıldığı iddiasına örnek:

“Bu risalenin mukaddimesinin bu derece uzun olması istemeden olmuştur. Demek ihtiyaç var ki, öyle yazdırıldı.”10 Risale ayetinden anlaşılacağı üzere, Said Nursî bu edilgen konumunu tevazu maskesine bürünerek Birinci Şua’da şöyle izah ediyor; “Benim gibi yarım ümmi bir adam… Risale-i Nur’a sahip değildir ve o eser, Onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur’an’ın manevi mucizesi olarak, rahmet-i İlâhiyye tarafından ihsan edilmiştir.” Bunun tercümesi ise şudur:

Peygamberimiz Kur’an’ın tercümanıdır, tebliğcisidir; Said Nursî de Nur Risaleleri’nin tercümanıdır, tebliğcisidir. Hz. Peygamber ümmîdir; Said Nursî ise yarım ümmî bir zattır. Nasıl ki, Kur’an Hz. Muhammed’in değil, Allah’ın kelâmıdır; O sadece tercümandır, mübelliğdir. Risaleler de Said Nursî’nin eseri değildir; O da Nur Risaleleri’nin tercümanıdır, tebliğcisidir. Peygamberimizin görevi Kur’an’ı tebliğdir; Said Nursî’nin görevi de Risaleleri “tebliğdir.11

Said Nursî, Risalelerin kendi eseri olmadığını öylesine güçlü bir dil ile vurgulamaktadır ki; bu vurgu, eserin kendisine nispeti imkânsız kılmaktadır. Bu bağlamda Said Nursî’nin Risaleler ile bağı ancak tercümanlık ve tebliğ mesabesindedir. Nur Risaleleri, Said Nursî’nin eseri değildir! Onun ihtiyarıyla yazılmamış, bilâkis Cenab-ı Hakk’ın lisanıyla yazdırılmıştır! Semavîdir! Arşîdir!

 Said Nursi Risalelerin tenkid edilmemesinin; “Mübarek Sözler şüphesiz Kitab-ı Mübinin nurlu lemeâtıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber, küll halinde kusursuz ve noksansızdır” diyerek önünü kesmiş oluyor. (Yirmi yedinci Mektup)

Said Nursi’ye göre Risâil-i Nur bir mucizedir. Bunun gerçek olduğunun delili ise şudur: “Onda öyle parçalar vardır ki, kimisini altı saatte, kimisini iki saatte, kimisini bir saatte yazıp meydana getiremiyorum… Ve altı saatte yazılmış olan otuzuncu sözü ben de, en yeterli dindar filozoflarla çalışsak altı günde yazamayız. Ve kimse de yazamaz.” (Sikke-i Tasdiki Gaybi, s:123)

Konuyu Said Nursi’den bazı aforizmalar ile bağlayalım:

“Mütebakisi şimdilik yazdırılmadı.” Yani kalanı şimdilik yazdırılmadı. (Sikke-i Tasdiki Gaybi, s: 236)

“Risale-i Nur dairesi içine girenlerin tehlikede olan imanlarını kurtaracak ve bu imanla kabre ve Cennete gireceklerdir.” (Tarihçe-i Hayat, s: 444)

“Risale-i Nurun dışında iman aramaya gerek yoktur.” (Barla lahikası, s:588, Lem’alar, s: 63)

“Risale-i Nur bereket sebebidir.” (Sikke-i Tasdiki Gaybi, s: 40)

“ İmanı harika bürhanlarla/delillerle kurtaran, başta Risale-i Nur’dur. (Barla Lahikası, s: 580)

“Risale-i Nur, belaları def eder.” (Emirdağ Lahikası, s: 493)

“Risalei Nur Musa’ın asası gibidir.” (Tarihçe-i hayat, s: 213)

“Risale-i Nur’un bir harfine dokunmak büyük günahtır.” (Barla Lahikası, s: 56)

“Risalei Nur eksiksizdir.” (Barla Lahikası, s: 54)

“Risâil-i Nur’da yazılı olanlar Kur’an’ın malıdır, Allah’tandır.” (Bediuzzaman Cevap Veriyor, s: 122)

Ben bu çalışmamda hissi ve nefsi davranarak birilerini rencide etmek, karalamak, tezyif ve ya tekfir etmeyi hedeflemedim. Aksine bir takım insanların gurup taassubundan kurtulmaları ve kendilerine örnek olarak Hz Muhammed’i alıp Kur’an’a sarılmalarını sağlamayı amaçladım.  Rabbim bizleri Kur’an’ın ve Sünnetin yol göstermesinden ayırmasın. Ayaklarımızı dinimizde sabit kılsın ve canımızı muvahhid olarak alsın. Şüphesiz Allah en doğruyu söyleyendir.

Selam ve dua ile.

______________________________

Not: Risalelere yöneltilen tüm eleştiriler için Nurcuların bir cevabı ve savunusu vardır. Bu savunularının çatısını da şöyle oluştururlar: Risalelerdeki bir meseleyi açıklamak ve anlamak için kendi konteksini bilmek gerekir. Risalelerin kendine mahsus bir terminolojisi vardır. Risalelerde kavramlara yüklenen anlamlar ile tasavvuf ve bazı kelam ekollerdeki herhangi bir örnek tam olarak örtüşmeyebilir ya da tamamen zıt bir anlam olacağını söylemek mümkün değildir; benzeyen ve ayrılan yönleri olabilir. Risalelerdeki kavramlara yüklenen anlamlarda geleneğin içerisinde oluşmuş muhtevadan tamamen uzaklaştığı söylenemez.

1-Kaynaklı indeksli Risale-i Nur Külliyatı, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 2078

2- Bakın bunu nasıl söylüyor. Makamı cifresiyle ve baştaki ayetin işaretleri karinesiyle, Risalet ve Nübüvvet’in her asırda veraset naibleri, vekilleri bulunmak kaidesiyle, Bir Manayı remzi cihetinde vazifeyi irsiyetini yapan Risale-i Nur’u, efradı içine hususi bir iltifatla dâhil edip lisanı Kur’an olan Arabi olmayarak Türkçe olmasını Takdir ediyor”  (Sikke-i Tasdik-i gaybi 110)

3- Şualar, Sözler Yayınevi, İst. 1993, s. 617. İfadeler sadeleştirilmiştir. “Aslı şöyledir: Cümlesinin sarih bir manası asr-ı saadette vahiy suretiyle Kitab-ı Mübin’in nüzulü olduğu gibi, mana-yı işarîsiyle de, her asırda o Kitab-ı Mübin’in mertebe-i arşiyesinden ve mu’cize-i maneviyesinden feyz ve ilham tarîkıyla onun gizli hakikatları ve hakikatlarının bürhanları iniyor, nüzul ediyor…”

4- Şualar, s. 709 İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Resail’in Nur denilen otuz üç aded Söz ve otuz üç aded Mektub ve otuz bir aded Lem’alar, bu zamanda, Kitab-ı Mübin’deki âyetlerin âyetleridir. Yani, hakaikının alâmetleridir ve hak ve hakikat olduğunun bürhanlarıdır. Ve o âyetlerdeki hakaik-i imaniyenin gayet kuvvetli hüccetleridir.”

5-Sözler, Risale-i Nurların bir bölümünü oluşturur.

6- Barla Lâhikası, s. 26 İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Mübarek Sözler şüphesiz Kitab-ı Mübin’in nurlu lem’atıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll halinde kusursuz ve noksansızdır.”

7- 2/Bakara: 256 ve 3/ Al-i İmran: 103.

8- Said Nursî, Şualar, Sözler Yayınevi, İst. 1992 s.

9- Şualar s. 601 İfadeler sadeleştirilmiştir. Aslı şöyledir: “Resail-in Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur’an’ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.”

10- Şualar, Yedinci Şua, (Âyetü’l- Kübrâ), Sözler Yayınevi, İstanbul 1992 s. 84

11- Barla Lâhikası, s: 21

Daha Fazla Göster

Popüler Yazılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close