GenelYazarlardanYazılar

‘Sakın Kimseye Güvenme’

Bilmem farkında mısınız, Son zamanlarda insanlarda güvensizlik telkin eden bu cümleyi hepiniz duyuyor/duymuşsunuzdur. ‘Sakın kimseye güvenme.’ Eskiden de duyulurdu ama bugünkü kadar yoğun bir şekilde telkin edilmezdi. Bunda insanlar arası ilişkide güvensizlik oluşturacak söylem ve eylemlere yoğun bir şekilde muhatap kalmaları, görsel ve işitsel medya aygıtlarının hızlı bir şekilde yaygınlaştırmasının da buna çok büyük katkısı var veya da insanı insan yapan değerler, o zaman bu kadar dejenere edilip aşınmamış, törpülenip, yozlaşmamıştır da ondandır!

Bu söylem, seküler ahlâkın bizim toplumumuza yerleştiğinin bir göstergesidir. Yıllardır bu topluma batılı değer yargılarını empoze etmeye çalışanlar, bu söylemi sürekli dillendirenlerin amacı da zaten bu değil mi? Bunları körükleyen Televizyon, radyo programları, gazete ve sosyal medya üzerinden bireyselliği ve egoizmin kök salmasını ve bunun sonucu güvensizliği sağlamaya çalışanlar, toplumu dumura uğratacak, olumsuz ne kadar haber var ise toplumun üzerine mide bulandıracak şekilde boca edip ‘kusmakta,’ insanlar arası ilişkilerin soğumasına, diğerkamlığın yok olmasına; yoksulu, düşkünü, yolda kalmışı, akrabayı, borçluyu ve mülteciyi görüp/görmemiş gibi göz ucuyla bakıp; o an içerisinden bir ses (fıtrat), ‘hadi yardım et’ diye bağırırken, daha önceden etkisinde kaldığı telkinler sonucu onu da bastırma yoluna gidiyor, duygularımız nasırlaşıyor, bir çok mazeret/bahaneler üretiyor, hiç bir şey olmamış/yok gibi yaşama devam ediyoruz. Çünkü, ne demişlerdi bize; ‘sakın kimseye güvenme’

Toplumu birbirine bağlayan bağın güven olduğunu biliyoruz veya bilmemiz gerekir.

Güven insanlığın yaşıyla yaşıt ve insanlık ailesini bir arada tutan toplumun omurgası, binayı koruyan çatı gibidir. Bu değeri ortadan kaldırdığınızda tavansız/korunaksız kalırız; eşler birbirine, evlat anne babaya, anne baba evlada, akrabalar birbirine, tacir müşteriye, müşteri tacire, amir memura, memur amire… bu listeyi insanın ilişkiye girdiği bütün (şey) varlık alemine uzatıp/yayıp gidin. Böylesi bir toplumda kim nasıl yaşar, yaşanırsa da buna yaşamak denir mi?

Elbette her toplumda olumsuz vakıalara rastlanır. İnsanın olduğu yerde bu kaçınılmazdır. Toplumun düzenini bozan kural ve kaidelere uymayanlar olacaktır. Toplumun değer yargıları güçlü ise, o değer yargılarına ters düşen olumsuzluklar o toplum tarafından çok çabuk izole edilir, yaygınlaşmasının önü alınır. Toplumun gücünü aşan konuda ise, insanların güvenliğini tehdit edenleri toplumdan tedriç etmek kolluk kuvvetlerinin işidir. Bundan dolayı her toplumun güvenlik güçleri vardır. Evinde rahat uyuyor, yürürken arkasına bakmıyor, canına ve malına vs. olumsuzluk olduğunda güvensizliğin giderileceğini, şikâyet edeceği bir merciinin olduğunu bilmek kişiyi rahatlatıyor. Bu da toplumda kaos ortamının oluşmasını engellemektedir. Bu bağlamda, “En kötü düzen bile düzensizlikten iyidir” denilmiştir.

İslam’ın hükümlerinin hâkim olduğu beldelerde güveni merkeze almıştır. “Zarurât-ı hamse” başlığı altında “beş temel dokunulmazlık” konusu, İslam dininin temel gayesi olarak ilan edilmiştir: “Din, akıl, can, mal ve neslin güvenliği.” Irk, dil, din, yaş ya da cinsiyet farkı gözetilmeksizin her insanın eşit biçimde sahip olduğu bu güvenlik hakları İslam yurdunu eman yurduna çevirmiştir.

Ne yazık ki bugün, seksen beş milyon insanın yaşadığı bir ülkede sekiz tane olay bütün bir topluma mal edilip etkisi altına alabiliyor. Bir haber, üzerinden bir saat geçmeden sosyal medya üzerinden paylaşımların da etkisiyle çok hızlı bir şekilde yayılan, toplumu hastalandıran mikroba dönüşebiliyor ve biz bu mikroba karşı kartımızı alıp; ‘ne oluyoruz yahu’ deyip geriye çekilip düşünmemiz gerekirken, düşünmeden bir çoğumuz da ‘sazan’ gibi üzerine atlayıp zokayı yutuyoruz. Bu mikrobun yayılmasına katkı sağlıyoruz. Ve bizde de paranoya başlıyor; ‘ya bende böyle bir şeye maruz kalırsam’ deyip hayaller kurmaya, senaryolar yazmaya başlıyor ve ‘doğmamış çocuğa don biçiyoruz.’ Elbette kötülüğün yayılmasına önayak olmayacağız, ama bigâne de kalmayacağız. “Eğer dikkat etmezseniz, medya size zalimi mazlum, mazlumu zalim olarak gösterir” (Malcolm X)

Kötülüklerin afişe edilip yaygınlaştırması, yalnızca bireylerin değil, toplumun da ahlakının yozlaşmasına yol açmaktadır. Ayıpların dilden dile dolaştırılması, ilk başta meydana getirdiği tahribat ve infial fazla etkili olmasa da zamanla dinimiz/örfümüz/gelenek ve göreneklerimizce ayıp sayılanlara aşinalık kazanıp dillerimizin, kulaklarımızın, gözlerimizin aşinalık kazandığını ve toplum nezdinde günahların normalleşmeye başladığını görmekteyiz. Marifet gibi ortalığa saçılan ayıplar, başka insanların nefislerini kışkırtan kıvılcımlar olabilmekte, niyeti olup cesareti olmayanları da batıl yollara yüreklendirebilmektedir.  İnsanlığın hayrına olmayan, toplumu fesada uğratan, hataların deşifre edilip manşet olması, güven duygusunu zedelemekte, insanların birbirlerini potansiyel suçlu olarak görmelerine sebebiyet vermektedir. insanlar arasındaki ilişkinin temeli olan güven sarsılmakta, ilişkiler zayıflamakta, insanlar daha dar alan/çevrelere sıkışıp hapsolmaktadırlar.

Sürekli olumsuz haberler toplumu germekte ve en basitinden psikolojik rahatsızlık vermektedir. Dolaysıyla hep olumsuz düşünmek, kuşku duymak ve negatif bakmak insanı paranoyak yapar.

Negatif bakış açısı bir kısır döngüdür. Kişi negatif gördükçe negatif enerjisi artar ve negatif enerji onun negatif tepkilerde bulunmasına sebep olur. Davranışların davranışları doğurması sebebi ile de negatife tepki alır. Oysa olumlu düşünmek, negatifi pozitife çevirmek için o kadar çok nedenimiz var ki, Allah’ın bizlere bahşettiği nimetleri hatırlamamız yeterlidir; sıhhatimiz, malımız, evladımız-ebeveynimiz, sığınacak bir yerimizin olması, aç-açıkta olmayışımız… daha saymakla bitiremeyeceğimiz o kadar nimet var ki halimize şükredip olumlu düşünmemiz için.

İslam’ın bizlere öğrettiği ahlâk gereği, olumsuz/kötü şeyleri yaygınlaştırmak değil, bilakis örtmek, onlardan ders alıp yanlışa düşmemek, düşenleri de uyararak hayrı, güzelliği yaygınlaştırmak ve selamete erdirmektir. Olaylar arasındaki bağı; sebep sonuç ilişkisini doğru kavrayıp hakkı ortaya koymaktır. Çünkü hakkın olamadığı yerde güven de yoktur. Yusuf Has Hacip’in ifade ettiği gibi: “Adalete dayanan töre ve kanun bu göğün direğidir; töre bozulursa gök yerinde durmaz.”

Esas itibariyle Müslümanların oluşturacağı toplum, güvenlik toplumu değil güven toplumu olmalıdır.

O zaman sorumuz ve çağrımız; ‘Nasıl ve neden insanların yüreklerindeki güven duygusunu zedeledik? Elinden, dilinden emin olunan Müslümana ne oldu? Biz nerede kaybettik? Ve yitiğimizi nerede arıyoruz? Ve güven toplumunu yeniden nasıl inşa edebiliriz? Çağrımız; öncelikle güvenilir olmadan güven toplumu inşa etmemiz mümkün değildir.’

Allah herkesi tek tek hesaba çekecek, o taktirde herkes ‘hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çeksin.’ Öncelikle kişi kendisinden başlayarak güveni telkin etmek ve oluşturmak zorundadır. Bu biz Müslümanların asli görevlerimizdendir. Düşmanımız dahi bize güvenmek zorundadır. Çünkü bizim rehberimiz/örneğimiz Muhammed-ül Emindir. Bizlerin de “EMİN” vasfını kazanabilmek için, insanlarla olan ilişkilerinize çok dikkat etmeliyiz; yalan söylemeyeceğiz, ahdimize riayet edeceğiz, aldatmayacağız, ilkeli olacağız, kinden-nefretten-hasetten uzak duracağız, elimizden ve dilimizden kimseye zarar vermeyeceğiz ila ahir. ‘Kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyi başkasına da biz yapmayacağız’ ki, insanı insan yapan bu değerlere riayet edildiğinde ancak emniyet sağlanır ve akabinde güven oluşur.

Aile içi yaşantımızdan tutun da yaşamın diğer alanlarına varıncaya kadar; başta kendimiz olmak üzere, Müslüman kardeşlerimize ve diğer insanlara karşı ne kadar “EMİNİZ”?  İman, emanet ve eman/emn-emniyet kelimelerinin Arapçada aynı kökten gelmektedir. Bundan dolayıdır ki, Mümin kendisi emin olan/şüphesi kalmayan olduğu gibi, aynı zamanda başkalarının da kendisinden emin olduğu kimsedir. Biz Müslümanlar birbirimizden “EMİN” miyiz ki başkalarına eman verelim? Bunca gurup, meşrep ve hizipleşmenin ve her hizbin kendisinden başkasına güvenmemesinin altında yatan en önemli unsur güvensizlik dersek hata yapmış olur muyuz…!?

Güven, mıknatısın artı ucu gibi çekim gücüne sahiptir, mıknatısın çekimine engel olanları aradan kaldırdığınız da ancak metalleri kendine doğru çeker. Bizler toplumda çekim gücü olmak istiyorsak, o taktirde güvene engel olan, onu perdeleyen ne var ise aradan kaldırmak zorundayız. Bizleri bozmak isteyen, aramızda güvensizliğin yaygınlaşmasına çalışanların değirmenine su taşımayalım…

Vesselam

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı