HaberlerKavram

Salih Olmak

Salih, düzgün ve düzeltici anlamındadır aynı zamanda. Islah etmek ise aynı kökten düzeltmek manasında kullanılmaktadır. Kur’an’da Allah defaatle buna işaret etmektedir… Rabbinin nimetini umanların mutlaka düzeltici (ıslah edici) lerden olması gerekmektedir. Zira Rabbimiz bizlerden bunu istemektedir.

Ercüment ÖZKAN İnanmak ve Yaşamak/332

Arabça Salâha’dan türeme yarar, elverişli, iyi, uygun, yakışır kelime Kur’an’da Allah’ı razı eden şeylere uygun hareketler için kullanılmaktadır. Türevleriyle birlikte Kur’an’da 180 defa kullanılmıştır. Çoğu kez de bir klişe şeklinde “Ya Eyyühellezine Amenu ve Amilussâlihâti.” “Ey inananlar” diye başlayan ayetlerde bu ayetlere başlangıç olarak ve salih (iyi) amel işleyenlerle birlikte kullanılmıştır. Bu kullanılış tarzı ile de ‘Salih amel sahibleri’nin amellerinin kabul görmesi için mutlaka ‘İman Edenler’den olması şartı konulmuştur. Yani salih amellerin Allah katında bir hayır doğurması, O’nu razı etmesi ve O’nun cennetlerine girilebilmesi için vesile olabilmesi, mutlaka Allah’a, Resulullah’a (ve diğer elçilerine), Kitab’a (ve diğer Kitablara), Meleklere, Ahiret Gününe, Öldükten sonra dirilmeye inanmaya (bunların doğru olduğundan emin olmaya, kuşkusu bulunmamayı) dayalı bulundurulmuştur. Bu naklen böyle olduğu gibi aklen de aynen böyledir. Zira Allah’a inanmayan, inanmamızı istediği diğer şeylere de inanmayan, inandığını söylediği halde O’na şirk (ortak) koşan birinin (veya birilerinin) O’nun rızasını ummasının, O’nun cennetine girmesinin söz konusu olması da abes olurdu elbette.

Salih, düzgün ve düzeltici anlamındadır aynı zamanda. Islah etmek ise aynı kökten düzeltmek manasında kullanılmaktadır. Kur’an’da Allah defaatle buna işaret etmektedir.

Salihlerin cennet’e gireceğinden söz eden ayetlerin yanında, insanların aralarını düzelticilerin de keza cennet’e gireceğine işaret eden ayetler çokça anılmaktadır. Kendi halini ıslah (düzeltme)’tan bahseden ayetlerin yanında insanların arasını ıslah etmekten bahseden ayetler zikredilmekte; işleri düzgün yapmaktan bahseden, iyi ameller işleyenlerin hallerini Allah’ın düzelteceğinden bahseden, cehaletle kötülük işleyenlerin sonra kendilerini düzelttikleriyle ilgili ayetler ve Salih (düzeltici)lerden bahseden ayetlerde Allah hep SALİHLİĞİN kendi rızasını kazanıcı işlerin (inanmayı takiben) başında geldiğine işaret buyurmaktadır.

Bozgunculuğun ise salihliğin tersi olduğunu vurgulayan ayetler de yine bazen aynı ayetlerin içinde, bazan da ayrıca zikredilmektedir. Yanlış işler üzerine yapılan yeminlerin insanların kendilerini düzeltmelerine engel olmaması gerektiğine açıklayan ayetler (2 Bakara 224) de vardır. “Allahtan korkun ve doğru söyleyin ki (Allah) işlerinizi düzeltsin” (33 Ahzap 70-71) buyuran Allah doğru söylemenin Allah’tan korkma gereği olduğunu, bunun da işlerimizin düzelmesinin lazımesi bulunduğunu söylemektedir. “Kim, kendini düzeltir (ıslah eder)se onlara korku yoktur” (6 En’am 48-54; 5 Maide/ 39; Araf/ 35; 42 Şûarâ 40) buyuran Allah, arkasından “İyi ameller işleyen mü’minlerin hallerini Rabbleri düzeltir” (47 Muhammed 2) buyurmaktadır. Musa(a.s.)’nın kardeşi Harun’a: “Kavmim içinde benim yerime geç ıslah et ve bozguncuların yoluna uyma” (7 Araf 142) demekte ve kendisi ile gönderilen risaletin, yardımcısı ve kardeşi Harun vasıtasıyla yürütülmesini isteyerek, kavminden bozguncuların yoluna uymamaları konusunda kendisini tenbih etmektedir. “Muhakkak Mü’minler kardeştir. Kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki size rahmet edilsin” (49 Hucurat 10), buyuran Allah kendisinin rahmeti isteniyorsa O’ndan korkulması gerektiğini ve kardeş olan mü’minlerin arasının düzeltilmesi gereğini vurgulamaktadır.

Islah etmenin ne anlama geldiğine işaret eden ayetler çoktur: Medyen ahalisine kardeşleri Şuayb’ı gönderen Allah onun kavmine: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. Rabbinizden açık bir delil geldi: Ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin düzelttikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer inananlar iseniz böylesi sizin içi daha hayırlıdır.” (7 Araf 85) dediğini bize aktarıyor ve salih kullarından olan Şuayb (a.s.)’ın ağzından salihliğin (düzelticiliğin) gereklerinden bazılarını tekrarlatıyor bizlere de. Zira Şuayb da, Muhammed(s.a.) de Allah’ın elçileri idiler ve hepsi insanları hayra (düzeltmeye, ıslaha) çağırıyorlar, münker (bozgunculuk)dan uzak durmayı öğütlüyorlardı.

“Sizlerden önceki nesillerden akıllı kimselerin (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp şımardılar ve suç işleyen (insan)lar olup çıktılar. Halkı ıslah (düzeltici) edici kimseler olsa idi, Rabbin o şehirleri haksız yere helak edecek değildi” (11 Hud 116-117) buyuran Allah, insanların ıslah edici (düzeltici) olmalarını, ıslah edicilerin olmayışı nedeni ile daha önceki kavimleri helak ettiğini bildirmektedir. Eğer Hz. Muhammed(s.a.)’den sonra bu dünyada kavimlerin helak edilişini görmüyorsak bu bizler için bir ayrı ihsandır fakat Hesab Günü’nde de helak olmayacağız demek değildir. Gerçek helak olma ise oradaki helak olmadır. İşte Rabbimiz bizlerin helakimizi istemediği sebepledir ki insanlar arasını, yeryüzünü kendimizi, başkalarını ıslah etmemizi (düzeltmemizi) istemekte ve bu yolda çalışanları da cennetine koyacağını müjdelemektedir. Öyle ki “Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar, Sabiiler, bunlardan kim ki Allah’a ve ahiret gününe inanır iyi bir iş (salih amel) yaparsa elbette onlara Rabbleri katında mükafaat vardır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (Bakara/2-62) buyurarak Rabbimizin rahmetinin hangi şartlara bağlandığının bir başka ifadesini bulmaktayız yukarıdaki ayette. Muhammed (s.a.) gönderilmeden önce yaşayan kavimler için de aynı gerçeklerin hükmünü icra ettiğine değinen ayet başka benzerleriyle de te’yid edilmektedir.

“İman edenler ve salih amel sahipleriyle birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin”, (103 Asr 3) hüsrana uğrayacakların dışında kalacağını belirten Asr suresi ayetleri de dikkatle üzerinde durulmaya değer olup, konuya ışık tutuculuğuna bakılmak gerekir.

İnsanoğlu Rabbine kulluk etmek ve dünyayı imar etmek için yaratılmış ve düzelticilikle emrolunmuştur. Kur’an’da ‘Ey İman Edenler’ denildiğinde hemen arkasına “ve Salih amel (iyi iş) sahipleri” diye de eklenmiştir. Başından bu yana bütün Peygamberler de ıslah etmek için gönderilmiş, kendilerine salih işlerin neler olduğu (iman etmenin ne demek olduğunun ardından) bildirilmiştir. Bu sebepledir ki Kur’an’da bütün peygamberler’den salih (iyi) kişiler olarak söz etmişler ve insanlara da bu iman etme ve salih amel işleme işini açıklamışlardır. Görevleri bu olmuştur. Kur’an baştan sona bu gerçekleri anlatan ayetlerle doludur. Düzelticilik ve bozgunculuk hikayesidir dünya tarihinin konusu da. Nitekim Kur’anda bundan çokça söz etmektedir.

İman etme veya etmeme ile düzelticilik veya bozgunculuğun tarihi dense yeridir dünya tarihine. Rabbinin nimetini umanların mutlaka düzeltici (ıslah edici) lerden olması gerekmektedir. Zira Rabbimiz bizlerden bunu istemektedir.

Düzelticilik düzgün iş görmekle olur. Kendisi düzgün olmayanın işleri düzeltmesini beklemek abesten hayır ummak olur ki mümkün değildir. Düzgün iş görmek için düzgün bir kişilik gerekir. Düzgün kişilik ise ancak Allah’ın indirdiklerine uymakla teşekkül eder. Ahlakın düzgünlüğü Kur’an’a uygunluğu iledir. Kerim ahlak da budur ancak. Kur’an’a uyanın işleri mutlaka düzgün olur, herkese karşı… Biz biliyoruz ki Resulullah (s.a.) Kur’an’a uymuş ve salihlerden olmuştur. Düzgünlerden olmakla da insanların arasını düzeltmeyi, kendini düzeltmeyi, dünyayı düzeltmeyi şiâr edinmiş ve başarmıştır Allah’ın lütfu ile.. Kim Onun tuttuğu yolu tutarsa, O Allah’ın Yolu’nu tuttuğu için yolu düzgün olur. Kendi düzgün olur ve kendisi düzgün olanlar ancak başkalarını düzeltebilme imkanına malik olurlar.

Aklen de mes’eleye bakıldığında Kur’an’ın gösterdiği doğruların dışına çıkabilmek veya orada doğru bulabilmek mümkün değildir. Zira gerçekten (hakikatte) eğri düzgüne göre düzelebilir. Siz düzgün iseniz eğriyi düzeltebilirsiniz. Siz eğri iseniz başkasını kendinize aynen benzetebilseniz dahi siz eğri olduğunuzdan kendinize benzetebildiğiniz de eğri olacaktır. Velhasıl mes’elenin aklî ve nakli açıdan tek bir hüviyet taşıdığı görülmektedir. O da salih olmakla ancak ıslah edilebileceği gerçeğidir. Eşyanın tabiatı (sünnetullah) bu gerçeği böyle belirlemiştir.

Bilelim ki insan acizdir. Bir takım yanlışlar yapar veya yapmak durumunda kalabilir. Lâkin hele Müslümanım diyen böylelerinin mutlaka yaptığı yanlışlar için Rabbine sığınarak O’ndan af dilemesi, mağfiretine sığınması ve bu yanlışları yaptığı için O’nun karşısında başını eğmesi gerekir. Yaptığı yanlışları cihad gibi görmesi, başkalarına da ıslah edicilik gibi takdim etmesi, yaptığı yanlışlarla öğünmesi kesinlikle bir temel yanlıştır.

Ki bu haliyle kendini kurtaramayacağı gibi, öğütlediklerini de saptırmış olur. Biliyoruz kimlerin düşünmeden, akletmeden bu yönde fetvalar vererek saf, genç Müslümanları iğfal ettiklerini. Şimdi kendileri de o eski fikirlerini değiştirmişler fakat vaktiyle yanlışlara düşürdüklerinin üzerlerindeki sorumlulukları sürüp gitmekte, tashih etmekte güçlükler çekilmektedir. Bunların dahil bulunduğu zümrelerin Müslümanları nice yanlışlarla düzelttikleri (!)ni pek yakın tarihten bilmekteyiz. Harb halindeyiz diyerek nice insana haram işlettiklerini, ganimet alıyormuş gibi onun-bunun malına, hakkına tecavüz ettiklerinin şahitleriyiz birçoğunuzla birlikte.

Allah’tan korkarak hareket eden Müslüman ancak O’nun rahmetini umabilir. Tekrar söylüyoruz Allah’ın emirlerini değil de heva’larını din edinenlerin yolundan gitmeyiniz. Hevalarını din edinenlerin zalimler, tagutlar olduğu, kâfirlerin böyle yaptığı bildiriliyor Kur’an’da.. Bilmeden yapanlar olsun, bilerek yapanlar olsun vakit varken Alah’tan mağfiret edilmelerini dilerler ve kendilerini ıslah ederlerse işte bu taktirde kendileri için Rabbimiz mağfiret edeceğini bildirmektedir. “Korkarak ve umarak O’na dua ediniz” (7 Araf 56), “O’dur ki kullarından tevbeyi kabul eder, kötülüklerden geçer ve yaptıklarınızı bilir. İnanan ve iyi işler yapanların duasını kabul eder, lütuf ve kereminden onlara fazlasını verir” (42 Şûarâ 25-26).

Nasıl bir tarlayı ıslah etmek, o tarladan bekleneni alabilmenin vazgeçilmez şartı ise ve sürmekten, havalandırmaktan tırpanlamaktan, gübrelemekten, sulamaktan geçiyorsa tarlanın ıslahı, insanın ıslahı da fıtratına uygun hale getirme ve insan olarak ondan bekleneni verebilmesini sağlayacak şartları onun içi hazırlama, onu iyi sonuçları almaya hazır hale getirici işlemleri yapmanın tümüdür. Yine Kur’an’da Allah aynı hususa açıklık getirici olarak “Onun duasını da kabul ettik. Ona Yahya’yı armağan ettik. Eşini de kendisi için ıslah et(çocuk doğurmaya elverişli hale getir)tik. Gerçekten onlar hayır işlere koşarlar, umarak ve korkarak bize dua ederdi ve bize derin saygı gösterirlerdi.” (21 Enbiya 90;30 Rum 44-45).

Gerek insan, gerek tabiat yaratılışları itibariyle ıslah’a müsait halde yaratılmışlardır. Bir ırmağın, bir sahilin, toprağın, dağ yamaçlarının ıslahı nasıl mümkün ise insanın ıslahı da öylece mümkündür. Zira Yaratıcı böyle yaratmıştır. Nitekim üzerinde durulduğu ıslah edilmeye çalışıldığı takdirde kabiliyeti nisbetinde ıslah edildiğini de görüyoruz. İnsanların eğitilmesi, terbiye edilmeye çalışılması hiçbir kavmin, hiçbir ideolojinin vazgeçemediği, kendi anlayışına göre ıslah ameliyeleri olarak görülmektedir. Hastaneler hastalanan vücutların Salih hale getirilmesi için kurulmuştur.

Bütün bunlar ve verilecek hemen herşey ile ilgili örnekler, kâinattaki tüm eşyanın (şeylerin) insan da dahil ıslahına yönelik çabalardır. İnsan ve eşya ıslaha müsaittir ve görülmektedir ki ıslah da edilebilmektedirler. Zira öyle yaratılmışlardır.

Allah yarattığı özellikle insanları ıslah olmaya muhtaç şekilde yarattığından bunların ıslahı için başından beri Peygamberler göndermiş, onlarla ıslah esaslarını bildirdiği gibi Peygamberleri de kendileriyle gönderilenlerle ıslah olmuş örnek kimseler kılmıştır. Gönderilen vahyin ilk ıslah ettikleri o vahyi getirenler olmuştur. Ki hitab ettiği diğer insanlar kendi cinslerinden ıslah olmuş bir örneği önlerinde görsünler ve ona benzemeye, onun yaptığı gibi yaparak ıslah olmaya çalışsınlar.

İman edenlerin mutlaka salih amel sahibi olması gerektiği gibi elbette Salih amel sahiplerinin de İman etmesi halinde ancak Rabbleri katında birbirinden üstün derecelerle yerleri bulunacaktır. İman etme teori ise salih amel sahibi olma pratiktir. İlki söz ise ikincisi sözün doğruluğunu dışa taşıyan ameldir, davranıştır. Ki birbirini tamamlayıcıdır; en azından üçüncü kişiler açısından.

Kur’an’ın esprisinden hareketle şunu söyleyebiliriz ki insanlar tarihlerinin başından bu yana şu iki şeyden birini din (dünya görüşü ve hayat tarzının esası) edinmişlerdir: Ya vahyi, ya da en genel tabir ile hevasını.. Vahyi kaale almayanlar veya hevasına uyduranlar hep kaybedenler, hüsrana uğrayanlar olmuşlar, vahyi din edinenler ya da hevalarındakileri vahiyle bildirilenlere uyduranlar kurtulanlardan olmuşlardır, vahyi din edinmek iman etmek ve salih amel sahibi olmaktır. Neye, ne kadar, ne şekilde iman edileceği vahiyle bildirildiği gibi, Salih amellerin de keza neler olduğu yine Vahiyle açıklanmıştır. İnsanlara iyilik etmek, doğru sözlü olmak, fakir-fukarayı, muhtaçları düşünmek ve Allâh’ın kendisine fazlından verdiğinden bunları da yararlandırmak, komşunun hukukuna riayet etmek, ana-babaya güzel muamele etmek (off!.. bile dememek), insanları insan olarak görmek ve onlann iyiliğini istemek salih amellerin bazı örnekleridir. Bunlar yapılarak ortaya konulan salih amellere örnektirler. Haksızlıktan, zulümden kaçınmak, doğru tartmak, insanların (ya da başkalarının) haklarını üzerine geçirmekten uzak durmak, yetimin malına el uzatmamak, hırsızlık etmemek, içki, kumar, fal, sihir ve suizan etmekten, küfre rıza göstermekten uzak durmak, zalimlere karşı Hakk’ı en güzel şekilde söylemek ve bunları da yalnızca Allâh için yapmak, elbette salih amellerin diğer bazı örnekleridir.

Allâh’ın Resulü (s.a.) Allâh tarafından bizler için kendisinde güzel bir örnek bulunduğu bildirilen ilk Müslüman (kendisiyle gelen vahye ilk iman ve amel eden anlamında) olarak gösterilen bir insandır. 13 Yıllık Mekke’deki hayatı vardır ve sonra da Allah katında getirdiği dinin siyasi otorite sahibi bulunduğu devlet haline gelip, devlet olarak yaşadığı 10 yıllık Medine’deki hayatı vardır. Her ikisinde de vazgeçmeden yaptıkları ve yapmamakta ısrar ettikleri vardır. Allah’ın kendisine gönderdiği vahiy de geliş tarihi itibariyle bu konularda bize ışık tutucudur. Gerek Mekke’deki hayatında gerekse Medine’de vahyi esas alan düzen üzerine kurulu devletinde Onun hiç yapmadığı yapmaktan sakındığı, kimseye tavsiye etmediği tavırlardan başta gelen biri de mutlaka dürüst olmamaktır. Zira kendisini öldürmek için ittifak edenlerin, onu ortadan kaldırmak için her şeye tevessül edenlerin kendisi için söyleyemedikleri şeylerin başında “Muhammed malınızı çalar. Muhammed ırzınıza bakar. Onun hilesinden sakının!..” türünden şeyler gelmektedir. Bildirdiği dinin inancı (akidesi) inanmayan cahili toplumu, ehl-i kitabı birinci derecede ilgilendirmediği halde onda görülen davranış bozuklukları -görebilse idiler tabii- onları birinci derecede ilgilendiriyordu ve ondan sadır olacak bu haller ile kendini toplumun, insanların gözünden düşürmeye çalışacaklardı. İtikadını beğenmeyebilirlerdi, lakin davranışlarına söyleyecek bir şey bulamıyorlardı. Akidesini reddedebiliyorlar, kabul etmiyorlar lakin amellerine ve dinine girenlere öğütlediği insanî davranışlara birşey diyemiyorlardı.

Mekke’de, bir diğer tabirle İslâm dışı bir düzende yaşadığı yıllarda da ne kendisi insanların insan olarak kerih göreceği bir tavrın sahibi olmuş, ne insanlara, örneğin müşriklere kötü davranın, mallarını alın, çalın, onlar size zarar verirse siz de onlara verebildiğiniz kadar zarar verin dememişlerdir. Getirdiklerine inananları öğrenen müşrikler onlara her türlü sıkıntıyı veriyorlar, özellikle mal sayılan kölelerine istedikleri gibi davranıyorlardı. Bunlardan Müslüman olduğunu öğrendiklerine ise nasıl muamele ettiklerini hepimiz bilmekteyiz. Sümeyye ve Yasir’i şehid ettiklerini, Bilâl’e yaptıkları işkenceleri hiçbir hafıza unutmuş değildir. Verilen sıkıntılar yalnız mahdud sayıda insana şâmil değildi. O günün Mekke sosyetesinin değer ölçülerine göre Müslüman olan hemen herkes bu sıkıntılardan kendine düşeni nasiblenmiştir. Kimine maddi baskı yapılır ve işkence edilirken kimine de sosyal baskı uygulanıyor ve toplumda yaşaması zorlaştınlıyor, insanlar kendilerinden uzak tutulmaya, görüşmekten alakonulmaya çalışılıyordu. Bunların başında da Resulullah (s.a.) ve Ebû Bekir geliyordu. Genç yaşında Müslüman olmuş aristokrat aile çocukları sayıları az olmasına rağmen özellikle ailelerince büyük tazyiklere maruz bırakılıyor, istikballerinin kararacağı korkusu üzerinden eksik edilmiyordu.

Tafsilâtıyla olup bitenleri öğrenmek için herhangi bir İslâm tarihi kitabına bakıvermek yeterlidir. Ne var ki okuduklarını bilgi edinmek ve esâtîrî (masalımsı) duygular taşımaktan öteye geçiremeyenler olup bitenleri hayatlarına uyarlamaktan uzak kalıyorlar. Gerek Kur’an, gerek Resulullah’ın hayatı, gerekse İslâmın geldiği ilk ve onu takib eden yıllarda yaşanan hayat, çekilen sıkıntılar, gelişmeler yalnızca bugünü yaşarken göz önüne alınması, taşıdıkları keyfiyetten yararlanılması, hayatımıza biçim kazandırması için bilinmesi gerektiği halde, özümleme olmadığından alınan bilgiler hiçbir muameleye tâbi olmadan en fazla ağızlardan dökülen şeylerden öteye geçmemektedir. Nasıl bir ilaç, vücutta bulunan bir hastalığın tedavisi için alınır ve sonucu da göz önünde bulundurulup umulan yararı sağlayıp sağlamadığı kontrol edilirse edinilen Bilgiler de özümlenmeli, hayata uyarlanmalı ve ortaya çıkacak olumlu, ya da olumsuz sonuçları devamlı gözlenmelidir ki o bilgilerin şifa vericiliği, kişiliği geliştirici ve olgunlaştırıcılığındaki nisbetler yeterince değerlendirilebilsin. Bu yapılmadığı takdirde bilinç’ten mahrum, düşünceden uzak bir yaşam yaşıyoruz demektir ki, böylesi yaşamın hesabı verilemez.

Mekke ve Medine’de gerek Peygamber gerekse ona tâbi olan (Müslüman)lar insanları hakk’a çağırıyor, imanı açıklıyor (tebliğ ediyor) ve salih amel işlemeye davet ediyorlardı. Zira Allah gönderdiği vahiylerle böyle buyuruyordu. Mekke’de yaşayan ve müşriklerden olanca sıkıntıya maruz kalan Müslümanların hafif tartanlardan olmamaları (Veylün lil mutaffifîn!..) kendilerinden isteniyor ve “hafif tartanların Vay haline” buyrularak ahiret azabı ile korkutuluyorlar ve sakındırılıyorlardı bu münkerden. Müslümanlar Mekke’de aç kaldılar, ambargo konuldu üzerlerine.. Lâkin hiç birisi bu hallerini mazeret göstererek müşriklerin mallarını çalmak için öğütlenmediler, kendiliklerinde de (nevalarından da) böyle bir hüküm çıkarıp onunla amel etmediler.

Medine’de devlet kurulduktan ve bu devlet Hudeybiyye Musalahası (sulh anlaşması) nı yaptıktan sonra da Müslüman olan Cendel’in oğlunun Mekke’lilere iade edilmesinden, Mekke’den kaçarak Medine’ye gelenlerin anlaşma gereği iadesine kadar hemen her hususta anlaşmalarına sâdık kalmışlardır. İade edilen bir Müslümanın Mekke’ye götürülürken kendini götüren müşriki öldürmesi ve Medine’ye de gelemeyip Mekke ile Medine arasında bir mahalde ikamete başladığı ve gelip geç en kervanları rahatsız (!) etmeye başladığını ve bunu duyan Mekke’deki Müslümanların iade edileceklerini bildiklerinden Mekke’den kaçarak mezkur mahalde bulunan Müslümanlarla birleştiklerini ve giderek çoğalan bu Müslümanların Mekke için arzettikleri tehlikenin büyümesi karşısında anlaşmanın bu iade maddesi ile ilgili değişiklikler için Resulullah’a adam gönderdiklerini ve bu maddenin iptal edildiğini, bunun sonucu olarak da onların Medine’ye (yine anlaşmanın sonucu olarak) gelebildiklerini biliyoruz.

Bu olayın bazı kardeşlerimiz tarafından sathi olarak değerlendirilmesi sonucu kendilerini onlara benzetmesinin doğurduğu sakim sonuçlar, kendilerini de, Müslümanları da rahatsız etmekte bu suretle de İslâm, onu hemen hiç bilmeyen nice insanlar tarafından kötü tanınmaktadır. Kimsenin Allah’ın dinini küçük düşürmeye hakkı yoktur. Bunu isteyeceklerin de ancak kâfirler olacağını biliyoruz. Lâkin yine biliyoruz ki Allah, kâfirler istemese de dinini yüceltecektir. Fakat asıl konu odur ki Allah’ın dinini küçültücü durumda Müslümanım diyenler bulunursa işte o zaman işin yanlışlığı temelinden düzeltmekle (Müslüman olarak) memur olduğumuzu belirtmeliyiz. Bu her mü’minin, Müslümanın üzerine bir farzdır. Yanlışları, bozuklukları az düşünme ve belki bazı insanların hoşuna gideceği ve kolay puan kazanacağı mülahazaları ile destekleyenlerin de ahrette hesablarını verebilmesi hayli müşkil olacaktır. Herkesi bundan kaçınmaya çağırıyoruz. Ki Allah bizleri hem birbirimizi, hem de tüm insanlan münkerden uzaklaştırmak için açıklama (tebliğ)da bulunmakla vazifelendirmiştir.

Mekke ile Medine arasında Mekke’lilerin kervanlarını vuran, onlara rahatsızlık veren Mekke’den kaçarak orada toplanan Müslümanların bu yaptıklarını Peygamberimizin tasvib ettiğine dair, bunda yarar gördüğüne dair herhangi bir hüccetimiz yoktur elimizde. Hatta eğer bunda stratejik bir yarar görse idi, Mekke’liler Medine’ye söz konusu maddenin değiştirilerek ve Mekke’den Medine’ye kaçan Müslümanların Peygamber tarafından Medine’ye kabulünü istediklerinde bunu kabul etmeme hakkı vardı. Zira mezkûr madde iki tarafın rızası ile Hudeybiye’de kararlaştırılmıştı. Anlaşmalarda ise herhangi bir tarafın anlaşmanın herhangi bir maddesini değiştirmeyi teklif etme hakkı bulunduğu halde, diğer tarafın bu teklifi kabul etmesi zorunluluğu yoktur. Teklif sahibi kabul görürse ne alâ, görmez ve anlaşmayı bozmak isterse bu da ayrı bir konudur ve doğuracağı sonuçların tümüne de katlanmak zorundadır. Bu kâideler yalnız İslâm hukukunda geçerli kaideler olmayıp, hemen bütün hukuk sistemlerinde söz konusudur. Biz biliyoruz ki Allah Kur’an’da yaptığınız anlaşmalara sâdık kalınız, karşı taraf bozmadıkça siz de bozmayınız ve hükümlerine uyunuz buyurmaktadır. Zira Müslüman ahidleştiği zaman ahdini yerine getirendir. Bu özellik onun asli özelliklerinden biridir ki güven verici bir özelliktir. Nitekim yahudiler hemen her zaman olduğu gibi Medine’de de ahidlerine sadık kalmamalarının sonuçlarını (kendileri açısından) pek ağır bir şekilde ödemek zorunda kalmışlardır. Müslümanlar ise tarihlerinin hiçbir bölümünde böyle bir duruma düşmemişlerdir.

Bu ise onların yüz akı olarak tarihi aydınlatmış ve aydınlatacaktır da.

Bu konuda şu, ayrıca ve öneminden dolayı bilinmelidir ki tarihte hiçbir devlet mâlen zayıflayarak tarih sahnesinden yok olup gitmemiştir. Gözümüzün önüne Mısır’ın Fir’avnlarını, Roma’nın Sezarlarını, İran’ın Kisralarıni ve en son Kisrası Rıza Pehlevî’yi getiriniz. Bunların hangisinin parasızlıktan, ülkelerindeki parasızlıktan düzenleri yıkılıp gitmiş ve fukaralaştırıldıklarının sonucu olarak kaçanlar, ülkelerini terk etmek zorunda kalmışlardır. Bugünden örnekler üzerinde de durunuz ki tarih tekerrür edip duruyor. Rıza Pehlevî İran’ı parasızlıktan mı terketti?, Marcos Filipinleri, Duvailer Haiti’yi, Yunan Kralı Konstantin Yunanistan’ı ve daha bir çok örnekle konuya bakınız, hangisi ülkesi ekonomik bakımdan zayıfladığı, ya da kendisi fakirleştiği için o ülkeyi terk etmiştir? Bir örneğini bulamazsınız dersek mübalağa ediyor gözüyle bakmayınız, tarihe bakınız. Gerek günümüz tarihine, gerekse geride kalan asırların tarihine.. Yahudiler hemen her asırda her bulundukları ülkede zengindirler. Lâkin zengin olmaları, paralarının çok olması onlara devlet olabilmek için yetmiş midir? Asırlar sonra, tam 25 asır sonra devlet olmuşlarsa para ile mi olmuşlardır? Yoksa asıl faktörler başka mıdır?

İçinde yaşanılan dünya ve onun gerçekleri gereğince değerlendirilmezse kesinlikle mes’elelerin içinden çıkılamaz, çözüm bulunamaz uygulanamaz ve sonuç alınamaz. Kimse bunu aklından çıkarmasın.

İnsanlar doğruyu, yanlışı bilmezler bunları iyi tesbit etmezlerse çoğu kez doğru diye yanlışı işler ve kendilerini rahat da hissedebilirler. Böylesi bir rahatlık insanı aldatır, aldatıcı bir rahatlıktır. Bundan kurtulmanın yolu ise herhalde tekrar tekrar düşünmek, değerlendirmek, muhakeme ve mukayese etmek ve hep Rabbine sığınmaktan geçer. İnsan kendini devamlı sağlamasını yapmalıdır düşünce ve davranışlarının.. Böylesi kurtarıcıdır. ‘Müslüman Olmak’ başlıklı yazımızda Müslümanım diyenlerin üzerlerinde Müslümana yakışmayan, iyi niyetleri ile iyi edemeyecekleri kötü davranışlardan uzak bulunmaları lüzumuna değinmek istedik. Müslümanları tekfir etmek bir yana biz bütün kâfirlerin de, müşriklerin de Müslüman olmalarını istiyoruz. İslâm bizitâhî iyiliktir; herkesin iyi ve iyilik üzerinde bulunmasını istiyoruz. Cennet de bütün salihler’i alacak büyüklüktedir, biliyoruz. Salihler imân edenler de sâlih amel işlemelidirler.

Kızgınlıkla, duygusallıkla hiçbir yere varıldığı görülmemiş, ancak öfkeyle kalkanın zararla oturduğu gözlenmiştir. Müslümanım diyenin mutlaka bu halden kaçınması gerekir, ki başkalarına da örnek olsun. Örnek olsun ki insanların iyi örneklere ihtiyaçları vardır, hem de başka bir şeye ihtiyaçlarından daha da önce.. Biliyoruz ki bir insan bir fikri Kitabından okuyarak tanımamaktadır öncelikle. Önce o fikri taşıyanlar vasıtasıyla o fikirle tanışmakta ve bu tanışıklık uzun süre de böyle sürmektedir. Pek nadir insandır ki bir fikri kaynağından almayı şiâr edinmiştir. Bu halde dahi o fikri taşıyan birinde ilgisini, beğenisini çeken en az bir davranıştır diğerini o işi aslından tahkike yönelten.. Bu gerçekleri anlamalıyız, bilmeliyiz. Peygamberlerle muhatab olanlar da onlarda gördükleri hallerinin güzelliği, ahlaklarının düzgünlüğü sonucu, doğru sözlülükleri sonucu “Allah’tandır” dediklerine inanmışlar ve getirdikleri dine girmişlerdir. Hz. Ebû Bekir(r.a.)’ın İslâm’a girişinde, Hz. Hatice(r.a.)’ın İslâm’a girişinde bu gerçeği göz ardı edebilir miyiz? Hanımı kendisine “Sen iyi bir insansın, fakiri görür gözetir, muhtaçlara yardım edersiz. Akraba ile ilişkiyi kesmez, herkesin iyiliğini istersin. Bu sebebledir ki sana gelenin Şeytan’la ne ilgisi olabilir. Olsa olsa Rabb’inden olmalıdır” cevabı ile Hz. Ebû Bekir’in: “Uzun zamandan beri seninle arkadaşım. Senden hiçbir yalan duymadım, beni aldatmadın da. Başkalarından da kendilerini aldattığına dair bir haber işitmiş değilim. Doğru sözlü bir insansın. Eğer bu sözleri (Allah’tan başka Allah yok ben de O’nun kulu ve Elçisiyim sözlerini) de sen söylüyorsan bu sözlerin için de ‘Doğrudur’ demekten başka sözüm olamaz” diye onun kendisine söylediklerine verdiği cevap insanı düşündürücü ve sonuç çıkarmayı kolaylaştırıcı olmalıdır. Neden az düşünüyoruz, neden özümleyemiyoruz İslâmî doğruları?

Bu konuda önümüzdeki birkaç örneğe de bakıvermeniz ve gereğince değerlendirmeniz aynı sonuca ulaştıracaktır hepimizi. Roger Garaudy’nin Müslüman olmadan yıllarca önce Cezayir’de idam edilmesi için karşısına dikilen bir Cezayir’li Müslüman askerin (Garaudy Fransa’nın Cezayir’den çıkması için uğraş verdiğinden) ‘Ben suçsuz insanı öldürmem’ demesinin İslâm’a ilk ilgisini çeken olay olarak zikrettiğini biliyoruz. Diğer yandan Leopold Weis (60 yıldan beri Müslüman adı Muhammed Esed)’in 1922’li yıllarda İslâm Dünyasına ilk geliş yıllarında indiği İskenderiyye’den Kahire’ye trenle giderken kompartımanda bir haham, avrupalı olarak kendisi ve bir Mısırlı’nın bulunduğu ve yolculuk sırasında Mısırlı’nın heybesinden çıkardığı yol azığını hahama ve kendisine ikram etmesinin kendisini ne denli çarptığını ve Müslüman olmasında İslâm’a ilk ilgisini çeken olayın bu olduğunu ikinci kez yayınlanan MEKKE’YE GİDEN YOL isimli kitabından okumuş olmalısınız. T.W.Arnold’un İNTİŞAR-I İSLAM TARİHİ isimli eserinde Sudanlı ya da Somali’li bir küçük pırtıcı (köylere katırının sırtında birkaç top basma, pazen, vs. götüren satıci)’nın birkaç hafta kalarak mallarını sattığı herhangi bir Afrikalı köydeki ahlaki davranışlarının, namazından dürüstlüğüne kadar nasıl köy halkının toptan Müslüman olmalan sonucunu doğurduğuna varıncaya kadar birçok örnek bulacaksınız. Ki bu türden İslâm hayat tarzının İslâm Akidesine dayalı tezahürleri dünya tarihinin onuru olarak anıtlaşmışlardır. Sahabenin birbiri ile yarış halinde bulunduğu davranışlar da Resulullah (s.a.) tarafından İslâm’ın gereği olarak yönlendirilmeleri sonucu ortaya çıkan ve Müslümanlar için “hayırlı bir ümmet” denilmesinin sebebini teşkil edici davranışlardı. Kıyâmete kadar da İslamın izzeti olarak yeryüzünde Salihliği İslâm-Müslümanlar temsil edeceklerdir, başkaları değil.

“De ki: ‘Ben de sizin gibi bir insanım; Tanrınızın bir tek tanrı olduğu bana vahyolunuyor. Kim Rab’ine kavuşmayı arzu ediyorsa iyi iş yapsın ve Rabb’ine ibadete hiçkimseyi ortak etmesin” (18 Kehf 110; 34 Sebe 4; 11, 37)

Bu durumda başımızı ellerimizin arasına alıp yeniden düşünelim. Bildiklerimizi yeniden gözden geçirelim. Kitab ve Sünnet’e yeniden bakıp bir daha sağlamasını yapalım. Göreceğiz Hakk’ın karşımızda çok daha belirginleşmiş olarak durduğunu.. Hakk sözü işitip de kulak verenler (gereğince amel edenler) den olmamızı ise Rabbimiz buyuruyor.

Yararı olacağı inancı ile ve gözden mutlaka geçirmeniz dileğiyle “salaha” ve bundan türeyen diğer kelimelerin içinde geçtiği âyetlerinde sıralanmış bir listesini bulacaksınız(*) Tekrar tekrar okuyunuz ve salih olmak ne demek Kur’an’dan öğreniniz. Kaynağından doğruları; arı-duru doğruları alınız başka şeylere kanştırmaktan da kaçınınız. Allah yardım edecektir. O’na sığınınız. O, ne güzel sığınaktır.

 

 

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı