GenelMektuplara Cevap

Şapı Şekere Karıştırmak

Bu sebeple Peygamberimizin kurduğu devleti cumhuriyet olarak nitelendirmek asla doğru olmadığı gibi; dinde hüküm koyucu olarak Allahtan başkasını kabul etmek Allah’ın yanına “çoğunluğun iradesi ilahı” diye bir ilah daha getirmek suretiyle tevhide şirk bulaştırmaktır. Hâlbuki her peygamber insanların Allahtan başkasına kulluk etmemeleri için gönderilmiştir.

Ali Göçmez/ Giresun

Bir ilahiyatçı tarafından kaleme alınan bir kitaptan bazı alıntılar yaparak sizlere bunlarla ilgili sorular yönelteceğim bu soruları derginin Müslümanların Soru ve Sorunları bölümünde yayınlarsanız memnun olacağımı bilmenizi isterim.

Kitabın ismi: “İster Algıla İster Yargıla”  Sorularda tırnak içindeki alıntılar bu kitaptan yaptığım alıntıları göstermektedir.

Soru 1: “İyi ki Atatürk din devleti kurmamış.” (sayfa 26) Dinimiz İslam olduğuna göre, İslam devletinin kurulmamasını iyi olarak görmek Müslümanca bir bakış mıdır? Bu ifade zımnen laiklik iyidir anlamına gelmez mi?

Hüseyin Bülbül Cevap: Bir dünya görüşünün insanlardan ne istediğini en iyi örnekleyen o dinin peygamberidir. Çünkü Allah vahiylerini elçilerine gönderir ve onları ilahi iradeye uygun olarak hayata geçirmesini ister. Herhangi bir yanlış anlamada veya uygulamada da Allah Teâlâ elçisini düzeltir. Kur’an’da bunun örnekleri gösterilmektedir. Elçinin kendisiyle alakalı olarak:

“Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir. Allah size yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır. Allah sizin sahibinizdir. O bilendir, hikmetle yönetendir.”(Tahrim 65/1-2)

Kamuyla alakalı olarak bedir esirlerinden fidye almaları konusunda:

“Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere esirleri bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, hâlbuki Allah (sizin için) ahireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir.

Allah tarafından önceden verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden ötürü size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.

Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve temiz olarak yeyin. Ve Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah bağışlayan, merhamet edendir.” (Enfal 8/67-69)

Muhammed (as)’ın devlet kurması ve devlet olmasının gerekçeleri ile alakalı olarak:

“Kendilerine savaş açılan kimselere (kâfirlere karşı koymak için) izin verildi. Çünkü onlar zulme uğradılar. Şüphesiz Allah onları zafere ulaştırmaya kadirdir.” (Hac 22/39)

“Ey Muhammed) Allah yolunda savaş! Sen ancak kendi yaptığından sorumlusun. Müminleri de savaşa teşvik et. Umulur ki, Allah kâfirlerin gücünü kırar. Hiç şüphesiz ki Allah kuvvet ve kudretçe çok daha güçlü ve cezası daha çetindir.” (Nisa 4/84)

“Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara 2/190)

Hükmetme konusunda:

“ (Ey Muhammed) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların keyiflerine uyma. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer Allah’ın hükmünden yüz çevirirlerse, bil ki Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratmak istiyor. Muhakkak ki insanların çoğu yoldan çıkanlardır.” (Maide 5/49)

“Dileseydik, her kasabaya bir uyarıcı gönderirdik.”(Mademki yalnız seni gönderdik) Öyleyse kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur’ân ile) onlara karşı olanca gücünle büyük bir savaş ver!” (Furkan 25/51-52)

Kafir bir toplum ile savaşmak, kendi aralarında hüküm vermek için bu günün ifadesiyle ancak devlet olmanız gerekir. Dünde yarında bu işin tabiatı budur. Bu hükümleri veren Allah sonucun ne olacağını da elbette bilmekte idi. Bu nedenle onlara tabi olmasını değil, onları kendi uhdesinde bulunan hakka çağırmasını istemiştir. İslam çoğunluğa olumsuz olarak bakar:

“Eğer sen, yeryüzünde bulunanların çoğunluğuna uyarsan; seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar, ancak zanna uyarlar ve yalnız yalan söyleyip dururlar.” (Enam 6/116)

Bu nedenle çoğunluk, çoğulculuk ve bu anlayışla akraba olan ne kadar düşünce varsa Allah indinde hepsi batıldır, sapıklıktır. Laiklik ve demokrasi de çoğunluğun iktidarı olduğuna göre o da bu yargılara muhatap olmaktadır.

Soru 2: “Cumhuriyet dinin esasında vardır.”  Cumhuriyet bir yönetim biçimi olarak İslamın esası “Kur’an”da var mıdır? Peygamber (as)’ın kurduğu devlet cumhuriyet mi idi?

Cevap: Cumhuriyet bir yönetim biçimi olarak batı hayat anlayışının üretip geliştirdiği ve her kavramının içini kendi değer yargılarına göre doldurduğu bir yönetim biçimidir. Batı insanı uzun yıllar çok acılar yaşamıştır. Kendi cinsinden gördüğü zulmü tarif etmek mümkün değildir. Acıların yoğurduğu insanlar en son kral ve kilisenin zulmüne karşı koyarak isyan etmiş; tek kişinin hâkimiyetine karşı çoğunluğun hâkimiyetini öneren “cumhuriyeti” ortaya koymuşlardır. Buradaki cumhur ile İslam fıkhındaki cum huri anlayışın sadece kelime olarak bir ifade benzerliği vardır. İslam da cumhuru oluşturan âlimlerin veya görüş sahibi olanların hepsinin dayandığı delil Kur’an ve sahih sünnet olmak zorundadır. Hepsi hâkimiyetin sadece Allah’a ait olduğu bilinciyle hareket ederler. Aksi halde bu görüş sahiplerinin bir anlamı kalmaz hepsi fasit olur. Batının literatüründeki Cumhuriyetin olmazsa olmaz olarak tespit edilen temel şartı ise, hâkimiyetin mutlaka halka dayanmasıdır. Yani bunun anlamı, yasama kanun yapma hakkı halka ait olmasıdır. Buna göre yasama hakkını halka vermeyen hiçbir idare şekli cumhuriyet değildir. İslam’da ise hâkimiyet hakkı kayıtsız şartsız Allah Teâlâ’ya aittir. Temel konularda neyin hak neyin batıl olduğunu Allah belirler kullar da buna tabi olur. İslam da çoğunluk hak belirlemede bir anlam ifade etmez. Bu konuda İnsanın kendi hevasından hüküm koymasını insanın istek ve arzularını ilah edinmesi olarak niteler.(Furkan 25/43)  Doğruyu söyleyen bir kişi de olsa onun doğruluğuna bir halel getirmez. Tüm insanların söz ve davranışları Allah’ın hükümlerine uygunluğu ölçüsünde bir değer ifade eder.

Yine cumhuriyetin temel şartlardan birisi de laik bir anlayış üzerine oturtulmasıdır. Halka kendi iradelerinden çıkmayan hiçbir şey dayatılamaz. Yani burada üstünlük halk iradesine verilmektedir. Bunun anlamı ise insanın insana tapınması anlamına gelmektedir.(Tevbe 9/31) Tüm laik ve demokratik dünya görüşlerinin “İlahı” çoğunluğun iradesi; yani 51 in 49 a galibiyetidir. Çoğunluğun sözü “haktır doğrudur”. Bu nedenle İslam asla cumhuriyet rejimi ile ifade edilemez. İslam “Lailahe İllalah” Allah’tan başka ilah yoktur cümlesiyle başlamaktadır. Bunun önüne geçirilecek hiçbir şey yoktur. Allah’ın yanında bir ilah daha edinmeye Allah asla razı değildir.  İslam, üstünlüğü Allah’ın hükümlerine veren ve onun rehberliğinde oluşturulan bir idare biçimidir. Bu devleti oluşturan hukuka İslam hukuku, bu hukuka dayanılarak kurulan devlete de İslam devleti denilir. İslam’ın başka bir isimle vasıflandırılmaya ihtiyacı yoktur.  Doğru da değildir. Çünkü devletler hangi hukuk sistemi üzerine kurulmuş ise onun devleti olarak anılırlar.

Burada akla şu ifade gelecektir; “İslam cumhuriyeti” tabirinin kullanılması söz konusu olamaz mı? Yukarıda izaha çalıştığımız gibi bu ifade yanlış bir kullanımdır. Zaten batılılar hâkimiyeti halka dayanmayan cumhuriyetleri de cumhuriyet olarak nitelendirmiyorlar. Örneğin, “İran İslam cumhuriyeti” onların gözünde cumhuriyet değil dini bir hukuka dayandırıldığı için Teokratik bir devlet olarak kabul edilmektedir.

Bu sebeple Peygamberimizin kurduğu devleti cumhuriyet olarak nitelendirmek asla doğru olmadığı gibi; dinde hüküm koyucu olarak Allahtan başkasını kabul etmek Allah’ın yanına “çoğunluğun iradesi ilahı” diye bir ilah daha getirmek suretiyle tevhide şirk bulaştırmaktır. Hâlbuki her peygamber insanların Allahtan başkasına kulluk etmemeleri için gönderilmiştir.

“(De ki: Bu Kitap) «Allah’tan başkasına kulluk etmemeniz için (indirildi). Şüphesiz ki ben, onun tarafından size (gönderilmiş) bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.” (Hud 11/2)

Soru 3: Yine yazar başörtüsünün zorunluluğundan bahsederken şöyle diyor: “Tanrının anası Meryem ana bu günküler gibi değildi. Hangi kiliseye girerseniz girin, bakın Meryem anayı başörtülü betimlemişlerdir.” (S.94 ) Meryem (as) tanrının annesi midir? Bu söz veya kelime İslam açısından sahibini küfre sokmaz mı?

Cevap: Elbette bir sözü yalın halde alarak onun üzerine bir hüküm bina etmek doğru değildir. Yazarın buradaki kastı Hıristiyan kültüründeki bir anlayışı delil göstererek başörtüsünün onlarda da var olduğunu, dolayısı ile tevhidi dinin bir ilkesi olduğunu vurgulamak isterken, orada maksadını aşan yanlış bir ifade kullanıyor. Meryem validemizle ilgili olarak, “tanrının anası” ifadesini aynen almasıdır. Bu ise  “özrü kabahatinden büyük” bir durum arzetmektedir. Aksi halde bir Müslüman’ın İsa (as)’ı tanrı olarak görmesi asla düşünülemez. Meryem validemiz İsa (as)’ın annesidir. Fakat İsa Tanrı değil Allah’ın kulları içerisinden kendileri gibi insan olan birini insanlara gönderdiği Elçilerden bir elçidir. Bunun ötesinde bir anlayışı doğru bulmak mümkün değildir. Ancak Hıristiyan kültüründeki bu anlayışı yazarın aynen alıp naklettiği bir şey olarak görmenin daha doğru olacağını düşünüyoruz. Aksini söylemek veya savunmakta mümkün değildir.

Soru 4: “Açılana da kapanana da karışmam özgürlüklere sınır koymam.” ( s.140)  Bu görüş İslami ve Kur’ani midir?

Cevap: Yine burada özgürlükten anladığımız demokratik özgürlükler ise bu anlayışta da sorun var demektir. Demokrasilerde insanın özgürlüğünden bahsedilirken, “kişinin özgürlüğü başkasının özgürlük sınırına kadardır” şeklinde tanımlanmaktadır. Bunun anlamı şudur: “İnsan başkasının özgürlük alanına girmediği sürece her istediğini yapma hakkına sahiptir.” Burada İslamın öngördüğü Allah’ın emirleri, yasakları, öğüt ve tavsiyeleri bu anlayışın neresinde yer alıyor? Kamusal alana yansıyan her türlü keyfiliğe İslam ve Müslüman müdahil olmak ve ilgilenmek zorundadır. Zaten demokrasilerde insanların istek ve arzuları ve buna bağlı olarak çoğunluğun istekleri ilahlaştırılmıştır. Bireysel anlamdaki istediğini yapma konusuna İslamın bakışı asla olumlu değildir. “Hevesini kendine tanrı edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?” (Furkan 25/43) buyrulmuştur. Hani İslam da “iyiliği emretmek kötülüğü yasaklamak” vazifesi vardı ya; her insana kendi çapıyla alakalı olarak sorumluluk verilmişti; şimdi o anlayışa ne oldu?!!!  Yaşadığımız toplumda gücümüz kadar her şeyle ilgiliyiz, ilgilenmek zorundayız ve bundan mesulüz. Peygamberimizin: “Bir kötülük gördüğünüzde onu elinizle… Dilinizle gidermeye çalışın. Bunu da yapamazsanız onlardan uzak durun ve kötülerle bir arada bulunmayın.”  “…Hepiniz çobansınız ve güttüğünüzden mesulsünüz” sözünü yeniden hatırlayalım. Bu nedenle yaşadığımız sürece dünyada olup bitenlerle ilgilenmeye önce insan, sonra da Müslüman olduğumuz için mecburuz. Rabbimiz helak ettiği toplumlarla ilgili olarak şöyle buyuruyor:

“Helak etmiş olduğumuz toplumlarda kendilerini iyi kabul edenler yapılan kötü ve kötülüklere mani olsalardı ya! Olmadılar bizde hepsini birden yok ettik.” ()  Bu ifade bile aklı olan her insana sorumluluk yüklemek için yeterlidir.

Soru 5: kitaptan bir pasaj: “keşke Atatürk yaşasaydı!.. s.141, inancın eyleme dönüşmesinde neden Atatürk örnek alınmıyor? S. 147; cumhuriyetin kazanımlarını kaybetmemek için yeni Atatürkler mi Bekleyeceğiz? S. 148. Sen neci Müslümansın? Ben diyanetçi ve resmî Müslüman’ım Peygamber gibi olmam yasak s. 149;  Hocam seni takdir ederiz çağdaş hocasın. Hayır, çağ dışı hocayım. Atatürk gibi hocayım. Bu günkü çağdaşlara göre Atatürk de çağ dışıydı. Türkçe hutbeyi onun sayesinde okuyoruz siz de dinliyorsunuz.  İlk tefsir ve hadis kitabını yazdıran da Atatürk dür.”  Şimdi bu anlayışta olan bir insan nasıl değerlendirilebilir?

Cevap: Bu insan kendisini gereği gibi değerlendirmiş. “Kişi sevdiği ile beraberdir” kaidesi gereğince bizde ona diyoruz ki, Allah seni sevip beğendiğin takdir ve tasvip ettiğin, örnek alıp izinden gittiğin o kimseler ile haşretsin. Çağdaşlık mı çağ dışılık mı her ne ise içinde bulunduğu haleti ruhiyyenin mürüvvetini  belki orada görme mutluluğuna ulaşmış olur!..

Soru 6: Müslüman olan bir insanın parasını faize vermesi caiz midir? Haram olan sadece faizi vermek midir? Almakta haram değil midir? Almak ile vermek arasında fark var mıdır?

Cevap: Mecellede bir kaide vardır, “essebebi kel fail” bir işe sebep olan o işi yapan gibidir diye ifade edilir. Bu nedenle faiz almakla vermek arasında bir fark yoktur. Bu sadece faizle ilgili değil tüm haramlar için de böyledir. Örneğin, zina edenle bu işe aracı olan, içki içenle içki içiren, hırsızlık yapanla yaptıran veya yardımcı olan kısaca neye taraf veya yardımcı oluyorsanız bu işin sonucundan sizde müstefit olursunuz. Hayırsa hayır şer ise şer olarak. Nitekim Rabbimizin hükmü de bunu ortaya koymaktadır:

“Kim iyi bir işe aracılık ederse onun da o işten bir nasibi olur. Kim kötü bir işe aracılık ederse onun da ondan bir payı olur. Allah her şeyin karşılığını vericidir.” (Nisa 4/85)

Bu konuyu en iyi özümsemiş olan peygamberimiz, veda hutbesinde şöyle buyurmuştur:

“Ashabım! “Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faizde Abdulmuttalibin oğlu (amcam)Abbas’ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz nede zulme uğrayınız.”

“ Resulullah (sav) ribayı (faizi) yiyene de, yedirene de lanet etti.” (Ebu Davud ve Tirmizi’nin rivayetlerinde: “(faiz muamelesine şahitlik edenlere de bu muameleyi yazana da lanet etti” ilavesi vardır. Hadis No: 308 )  yani alıp vermesi haram olan bir şeyin Müslümanlar için hiçbir şekilde kullanılması ve aracı olunması meşru değildir.

Soru 7 : “Din bir vicdan işi olarak gönüllerde kalmalı S. 179” İslam vicdanlarda kalmalı demek doğru bir anlayış mıdır? Allah bu dini vicdanlara hapsetmek için mi göndermiştir?

Cevap: Böyle bir iddiada bulunmak Kur’an’ı görmezlikten gelmektir. Aynen demokrat ve laiklerin yaptığı ve önerdiği gibi. Onların arzu ettikleri de böyledir. “Din bir vicdan işidir” diyorlar. Allah’ın elçisi bunca mücadeleyi ve savaşı bir vicdan meselesi için mi verdi?  Madem vicdanlarda yaşanacak ise bunca hüküm ayeti ne anlam ifade ediyor?!!! Birazcık aklı olanın bu soruyu kendisine sorması gerekmez mi? Allah ise:

“Dinini bütün dinlere üstün kılmak için; Resulünü hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. İsterse müşrikler hoşlanmasınlar.(Tevbe 9/33)

“ Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.”(Fetih 48/28)

Din denilince sadece bir takım ritüellerden ibaret zannedilen merasim düzenleyici bir anlayış değildir; Hayatın tümünü ilgilendiren bir yaşam biçimidir. Din insanın hem dünyasını hem de ahiret hayatını düzenler. Bunun en elle tutulur delili Kur’an’ın tüm ayetleridir. İnsanın siyasetinden ibadetine, dünyasından Ahiretine tüm işleri düzenleyen ayetlerin varlığına şahit oluyoruz. O gün Peygamberimize karşı cebelleşenlere karşı Rabbimizin cevabı şöyle olmuştur:

“Biz seni onlardan alıp götürsek de yine onlardan intikam alırız. Yahut onlara vaat ettiğimiz azabı, sana gösteririz. Çünkü bizim onlara gücümüz yeter.”

“Sen; sana vahyolunana sımsıkı sarıl. Muhakkak ki sen, dosdoğru bir yol üzerindesin.    Doğrusu bu Kur’an; sana ve kavmine bir öğüttür. Ondan sorguya çekileceksiniz.” (Zuhruf 43/41-44)

Bu nedenle biz dersimize Kur’an’dan çalışalım, hayatımızı ona göre düzenleme yolunda olalım; onlar dünyalarını vicdanlarına gömmeye devam etsinler.

Soru 8: (Arka kapakta yenidünya sigorta reklamı var.) Sigorta İslamın kabul ettiği alış veriş biçimlerinden midir?

Cevap: sigorta konusu günümüz dünyasının ortaya çıkardığı bir olaydır. Bu konu Din işleri yüksek kurulu tarafından ele alınarak uzunca bir çalışma yapılmış; caiz olup olmaması konusu değerlendirilmiştir. Kısaca sonuç şöyle veriliyor:

“Sigorta, meydana gelen zararın yalnızca riske maruz kalanın üzerinde kalması yerine, sigortalıların ödedikleri primlerden ödenen tazminat yoluyla bütün sigortalılara dağıtılmasını ve böylece felaket ve kazaların zararının hafifletilmesini gaye edinmiş karşılıklı taahhüt ve yardımlaşmaya dayanan bir sistemdir. İslâm’ın, sosyal ve iktisadî hayata dair bütün düzenlemelerinin hedefi, hak ve görevlerde, mutlak manada karşılıklı yardımlaşma ve kefâlet esasına dayanan bir toplum meydana getirmektir. Buna göre sigorta İslâm dinindeki bu yüce hedefe aykırı değildir.
Başta ticaret olmak üzere pek çok ilişkinin globalleştiği günümüz dünyasında ticarî sigortanın bulunmaması başlı başına bir risk teşkil eder ve Müslümanların ekonomik açıdan mağlubiyeti sonucunu verir.
Yukarıda zikredilen açıklamalar ışığında;

a) Genel olarak, sosyal sigortalar, karşılıklı sigortalar ve ticarî sigortaların caiz olduğuna,

b) Kâr payı esasına dayalı çalışan birikimli hayat sigortası ile bireysel emeklilik tasarruf ve yatırım sisteminin ise, yatırılan primlerin, dinen helâl olan alanlarda değerlendirilmesi durumunda caiz olduğuna,

c) Konusu din tarafından yasaklanmış olan sigortanın caiz olmadığına” hükmedilmiştir.”

Sonuç tam diyanetçe olmuş. Laik ve demokratik bir devletin kurumu o devletin hayat anlayışına aykırı düşecek bir anlayış ortaya koyması düşünülemez. Ancak bu konuda bizim düşüncemiz, esas mülkün sahibinden sigorta ettirmektir. Onun koruduğuna kimse zarar veremez; zarar verdiğini de kimse koruyamaz. Mevcut sigorta sistemleri biliyorsunuz yardımlaşma sandığı gibi işlemiyor. Muhtemel zararı belli bir miktarda karşılama vadiyle sözleşme yapılıyor. Buna karşılık belirlenmiş bir prim alıyor. Bu muhtemel zararı hiç olmasa da ihtimal üzerinden on yıl pirim alıyor, hiçte ödeme yapmıyor. Peki, bu parayı neyin karşılığında almış oluyor? Burası birinci açmaz. İkincisi ise on lira ödeme yapıp yüz liralık ödeme alanlar. Peki, bu defa da zarara uğrayan doksan lirayı karşılıksız çekmiş oluyor. Hal bu ki, İslam’da Aslolan ne aldatmak ne de aldanmaktır. Ne zulmetmek ne de zulme uğramaktır. Onun için zorunlu olan trafik sigortasının dışındaki sigortalara rağbet etmiyor, bulaşmamaya çalışıyoruz.

 

Soru 9: “Musa  (as) söz verilen topraklara Arzı Mev’ud a giremeden ölmüştür. s. 8”

Musa peygambere bir arz mı vaat edildi? Bu günkü Siyonistler Musa peygamberin bu ideali için mi savaşıyorlar? Hal bu ki Kur’an da “arzı mev’ud değil arzı mukaddesten bahsediliyor. Arzı mev’ud düşüncesi İslami midir?

Cevap: Bu arzı mevut olayı şöyle anlatılmaktadır: “Musa kavmine şöyle demişti: «Ey kavmim! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. O, içinizden peygamberler çıkardı. Sizi hükümdarlar yaptı. Ve âlemlerde hiçbir kimseye vermediğini size verdi.» “Ey milletim! Allah’ın size yazdığı kutsal yere (Arzı mukaddese) girin,  ardınıza dönmeyin, yoksa kaybedenler olarak dönersiniz demişti.” “Ey Musa! Orada zorba bir millet vardır, onlar oradan çıkmadıkça biz oraya girmeyeceğiz, eğer çıkarlarsa, biz de gireriz demişlerdi.” “Allah’tan korkan ve Allah’ın kendilerine nimet verdiği iki adam şöyle dedi: «Onların üzerlerine kapıdan girin. Oradan girerseniz muhakkak galip gelirsiniz. Eğer layıkıyla inanıyorsanız yalnız Allah’a dayanın.” “Kavmi Musa’ya: «Ey Musa! Onlar orada olduğu sürece biz oraya asla girmeyiz. Sen ve Rabb’in gidin savaşın. Biz burada oturacağız» dediler.” “Musa: «Ey Rabbim! Ben, kendimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum, artık bizimle bu fâsık kavmin arasını ayır» dedi.” “Allah Musa’ya şöyle dedi: «Kırk sene o mukaddes yer onlara haram kılınmıştır. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. O fâsık kavim için üzülme!».” (Maide  5/20-26)

Burada Maide 21.ayetinde geçen “Allah’ın size yazdığı kutsal yer” ifadesi aynı zamanda Allah Teâlâ’nın Musa (as) ve kavmine o gün için vaat ettiği yer anlamına da gelmektedir. Olay buradan kaynaklanıyor. Yalnız burası İsrail oğullarına ila nihayet yurt olarak verildiği anlamına gelmemektedir. Zaten o anda da bu kavmin buna cevabı ayetlerin devamında anlatılmaktadır. Oraya girmeyi kabul etmedikleri gibi Allah ve peygamberini oradaki kavimle savaşmalarını; kendilerin ise bir şey yapmayacaklarını söylüyorlar. Ancak İngilizler  bu olaya dayanarak Yahudileri tekrar Filistin’e döndürüp, İslam dünyasının ortasına bir atlama tahtası olarak kullanacakları bir zemin elde etmek istemişlerdir. Bunun için de bu olayı kullanarak planlarına dini bir içerik kazandırmışlardır. Gerisi İngiliz ve Yahudilerin (Rothcshild ve Rockfeller ailelerinin) yakıştırmasından ibarettir. Sonuçta bu ailelerin sağladığı paralar ile İsrail inşa edilmiştir. (Bu ailenin tüm dünyada neler yaptığı ile ilgili uzunca bir yazı İktibas dergisinin sitesinde “Dünyayı Yöneten Aile Rockfeller” başlığı ile okuyucunun dikkatine sunulmuştur.) Bu yazının mutlaka okumasını tavsiye ederiz. Okuduğunuzda dünyanın dört bir yanında ve Türkiye de oyun kuranların ve figüranların kimler olduğunu göreceksiniz.

Soru 10: “İsa (as) ortadan kaybolmuştur biz buna inanırız.” (S. 27) İsa Peygamber diğer insanlar gibi ölmemiş midir?  (Şia’nın gayb imam inancında) olduğu gibi gaip midir? Eğer gaip kaybolmuştur denilirse bu kıyametten önce dünyaya döneceği iddialarına destek olmaz mı?

Cevap: Bu güne kadar İsa (as) ile ilgili ehli kitabın ve onlardan alınan rivayetlere dayanılarak verilen bilgilerin hiç birisi gerçeği yansıtmamaktadır. Onun hakkında en doğru bilgiyi Kur’an vermektedir. İsa (as) öldürülmedi, kaybolmadı ve göğe çekilmediği gibi kıyamete yakın da gelmeyecek. O da her elçi gibi yaşadığı çağda görevini yapıp Rabbine kavuşmuştur. Bununla ilgili gerçekleri Kur’an şöyle açıklamaktadır:

Bir de «Biz Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük» demeleridir. Oysa onu ne öldürdüler, ne de astılar. Fakat öldürdükleri kimse, onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan yana tam bir kuşku içindedirler. O hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesinlikle öldürmediler.”(Nisa 4/157)

Olayın nasıl başladığı şöyle ifade ediliyor:

“İsa onların(o günkü toplumun) inkârlarını hissedince: «Allah yolunda yardımcılarım kim?» dedi. Havariler: «Allah yolunda yardımcılar biziz. Allah’a iman ettik. Şahit ol ki, biz muhakkak Müslümanlarız.» dediler.” “Ey Rabbimiz, senin indirdiğine iman ettik, o peygambere de uyduk. Artık bizi şahitlerle beraber yaz.” “Onlar (İnkar edenler) hileye başvurdular, Allah da onların tuzağını boşa çıkardı. Allah hileleri boşa çıkaranların en hayırlısıdır.”(Ali İmran 3/52-55)

Bu hile boşa çıkartılıp İsa (as) bu tuzaktan kurtarıldıktan sonra Rabbi ona şöyle buyuruyor:

“O zaman Allah şöyle dedi: «Ey İsa, şüphesiz ki seni öldüreceğim, seni kendime yükselteceğim ve seni inkârcılardan temizleyeceğim. Hem sana uyanları, kıyamete kadar o küfredenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz banadır, ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmedeceğim».”(Ali İmran 3/55)

Nihayet takdir edilen zaman gelip İsa (as) öldürülüyor. Sonra hesap günü, “hem elçileri hem de sizi hesaba çekeceğim o gün haliniz nice olur?! Ayetinin gereği olarak İsa (as)’ma da hesap günü kıyamette söyle soracağını açıklıyor:

“Allah Teâlâ: Ey Meryem oğlu İsa; sen mi insanlara: Beni ve annemi Allah’tan başka iki ilah edinin, dedin? İsa da şöyle diyecek: Tenzih ederim Seni, hak olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer ben, onu söylemişsem; Sen, onu elbette bilirsin. Sen, benim içimde olanı bilirsin, ama ben Senin zatında olanı bilmem. Doğrusu görülmeyeni en iyi bilen Sensin, Sen.”

“Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin, dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Ancak Sen Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi hakkiyle görensin.”

“Eğer kendilerine azap edersen şüphesiz onlar senin kullarındır (dilediğini yaparsın). Eğer onları bağışlarsan şüphesiz sen izzet ve hikmet sahibisin» dedi/ diyecek” (Maide 5/116-118)

Ayetleri yukardan aşağıya okuduğunuz zaman konu anlaşılacaktır. İsa (as)’ı ne öldürmüşler ne de asmışlardır. İhanetleri sebebiyle Allah aralarından alarak emin bir yere ulaştırmış ve burada eceline ulaşıncaya kadar yaşamıştır. Eceli gelince de  Maide 117.ayetin de de belirtildiği gibi vefat ettirilmiştir. Hesap günü sorulduğunda öldükten sonra onların ne yaptığı ile ilgili bir şey bilmediğini de itiraf etmektedir. Durum bundan ibarettir. Bu konuda gerek Hıristiyan kültürünün gerekse Müslümanların kültürünün üretmiş olduğu hurafeler bu bilgiler karşısında bir anlam ifade etmemektedir.

Soru 11: “İncil diğer adıyla “Ahdi Cedid” İsa peygamberin sözüdür. Kur’an da Allah ‘İsa’ya incili verdik’ ( Hadid /57) ifadesi bunu göstermektedir.”  Allah’ın İsa’ya incili vermesi incilin Allahın sözü değil de İsa peygamberin sözü olduğunu mu gösterir? İncil İsa peygamberin sözü demekle, Kur’an Muhammed peygamberin sözüdür demek arasında bir fark var mıdır? Aynı şey değil midir?

Cevap: Bu yazar kardeşimiz bizzat kendisi Hadid suresinin 27. Ayetini delil göstererek “ İsa’ya İncili verdik” ibaresini yazarken, vermeyi nasıl anlıyor? Yani “sana İncil adında bir kitap yazma izni verdik” şeklinde mi anlıyor ki, İncil İsa (as)’ın sözü diyebiliyor?! Hal bu ki Allah Teâlâ o ayetinden önce:

“Andolsun, Nuh’u ve İbrahim’i elçi gönderdik, peygamberliği ve kitabı bunların zürriyetleri arasına koyduk. Onlardan yola gelen de vardı, ama onlardan çoğu yoldan çıkmışlardı.”

“Sonra bunların izinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da arkalarından gönderdik, ona İncil’i verdik ve ona uyanların yüreklerine bir şefkat ve merhamet koyduk. Uydurdukları ruhbanlığa gelince onu, biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızasını kazanmak için yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden çoğu da yoldan çıkmışlardır.

Görüldüğü gibi İsa’ya İncili veren Allah, İbrahim’e, Nuh’a ve tüm peygamberlere kitap ve şeriat anlamında vahiyler verdiğini bildirmektedir. Kitapta ne varsa hepsi lafzı ve manasıyla Allah’a aittir. Hiçbir kitabın içerisinde ne peygamberlerin ne de bir başkasının ilave ettiği bir söz yoktur. Aksi halde Muhammed (as)’ı kastederek şöyle tehdit ediyor:

“Eğer (Peygamber) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, Elbette biz onu bundan dolayı kuvvetle yakalardık. Sonra da onun şah damarını keser atardık.” (Hakka 69/44-46)

Bu tehdit sadece Muhammed ‘e özgü değil tüm Elçileri kapsamaktadır. İsa (as)da bu anlamda İncil’e tek bir kelime katmamıştır. Ancak arkadan gelenler onu tahrif etmişler, ruhbanlığı katmışlar, İsa’yı Allah’ın oğlu yapmışlar… v.s.  O da İslam olmaktan çıkmış Hıristiyanlık olmuştur. Çünkü “Allah katında din İslam’dır.” Din Allah katından gelendir. Onlarca ayette “dini Allaha has kılın” ifadesi ile teyit edilmektedir. Sonradan insanlarca ilave edilenler ne adıyla olursa olsun din değil “KÜLTÜRDÜR”. Kültürler her zaman mevzi ve mahallidir. Aynen her toplumun geleneği gibi evrensel olamazlar. Vahiy denildiği zaman metni de manası da Allah’tan olan demektir. Her elçiye verilen kitap da tümüyle vahiylerden oluşur. Allah kendi sözlerine kimsenin sözünün katılmasından razı olmayacağını “Lâ ilahe illallah” ifadesiyle bildirmiştir.

Kısaca olaya bütüncül olarak bakacak olursak bu kardeşimizin kafası ve kavramları henüz durulmuş gibi gözükmüyor. Kafası ve kavramları karışık. Daha ziyade dinin, geleneğin ve kültürün karışımı olan bir bilgi birikimiyle dolu. Öncelikle bu kargaşadan kurtulup Kur’an la berraklaşan bir zihin yapısına kavuşması gerekir. Rabbim cümlemizi, İmanla şereflendirdiği, Kur’anla bilgilendirdiği, Muhammedî ahlakla ahlâklandırdığı  kullarından olmayı nasip eylesin!..

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir Yorum

  1. KİŞİLER AKİDELERİNİ TEKRAR GÖZDEN GEÇİRMELİDİRLER.

    Asıl olan. vakanın eşyadaki özellikleri ile olan ilişkileridir.
    Her var olanın bir ustası vardır.Kaidesinden yola çıkarsak.

    Bu kainatta kendi kendine oluşmuş bir şey olmadığına göre o zaman bu

    kainatıda bir yaratıcı yaratmış dolayısı ile benide.(insanlığı)

    O zaman bu yaratıcının beni yönlendirmesi ,Kullanma klavuzu vermesi lazım
    Normal hayatın akışında yaratıcı ile insanlar arasında ki aracıya peygamber denmiş.
    o zaman en son peygamberlik iddiasında bulunan kişinin getirmiş olduğu kontrata anlaşma şartlarına bakacağız.
    (Sonuncusu geçerlidir kaidesinden) (Kader)
    Sonuncusu Muhammed olduğuna göre onun getirdiği kontratda insanlığa bir rest çekiş meydan okuma var.
    Yoksa, ‘Onu Muhammed uydurdu’ mu diyorlar? Onlara de ki; ‘Eğer doğru söylüyorsanız, Kur’an’a benzer bir sure ortaya getiriniz, bu konuda Allah dışında kimleri yardıma çağırabilecekseniz, çağırınız. Yunus*38
    Aradan bin dört yüz yıl geçmiş hala bir ses yok .
    Peki şimdi yapsınlar şimdi teknik bir çağdayız her şey eloktronik çoğu şeyi harflerin ve rakamların karışımından yapıyor proğram yapıcıları.
    o zaman kuran ayetlerinide getirsinler.?
    Allah kainatı elementlerden yarattığı gibi kuranıda harflerin karışımından yaratmıştır.
    Diyebilir birileri evet bizimde demokrasimiz var.
    o zaman demokrasiye ve Muhammedin getirdiği şartlara bakılır.Bu insan fıtratına uygunmu diye.
    örneğin; Mal can ve namuz konusunda kim ne diyor diye.
    (Şartlar. Eşyadaki özelliklere uygun düşmesi lazım)
    Dolayısı ile..
    Muhammedin getirdiği şartlar insan fıtratına uygun.(ölüm cezası veriyor)
    Demokrasinin getirdiği şartlar insan fıtratına uygun değil.(Taraf.Aklın üstününden.Hevadan,zenginden)
    (Halbuki insandaki fıtrat kendisinin olanı kendi isteği dışında bir başkasıyla paylaşmak istemez)
    olduğu anlaşıldığından fıtrata uygun olan alınır.
    Dolayısı ile Muhammedin getirmiş olduğu şartlar Yaratıcının gönderdiği şartlar olarak kabül görür.
    Yaratıcıya ve son peygamberine inanmak vakaya mutabık olur ve Muhammedin getirmiş olduğu şartların bir tanesinin gereği kişi Müslüman olur ve yaratıcının vaadi gereği cenneti kazanmış olur.
    Kişi bu vaadi elinde tutabilmek için Muhammedin getirmiş olduğu yaratıcının tarifini onaylaması lazım.
    Yaratıcının kırmızı çizgisi şirktir.(Allah’ın tarifi)
    (Göklerin ve yerin Rabbi, Arş’ın da Rabbi olan Allah onların uydurdukları noksan sıfatlardan yücedir, münezzehtir.zuhruf*82
    O tarifde budur.)
    Bu olayı bilen şeytan Medya veya diğer yollarla kafir kişinin Allah tarifini onaylattırarak kişiyi Müslümanım diye diye cehennemin bir başka kapısından içeri atıyor.
    *****************************************************************
    “Öyleyse, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.”
    “Sonra (onların) önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden, bulmayacaksın.”
    (Allah) buyurdu: “Haydi, sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. And olsun ki,onlardan sana kim uyarsa, (bilin ki) sizin hepinizden (derleyip) cehennemi dolduracağım.” (A’RAF/16-18)
    Şeytan Müslüman kılıfına bürünüp prof etiketiyle Atv ve flastv gibi kanallarda Nihat hatipoğlu,Cübbeli Ahmet gibi kişiler vasıtasıyla şu Allah tarifini sunuyor eğer sen onların söylemiş olduğu Akideyi benimser ve onaylarsan Kafir oluyor ve ebedi cehenneme gidiyorsun.Her ne kadarda diğer islamın şartlarını yerine getirsende.
    Ey insanlar, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın, sakın şeytan, sizi Allah’ın affına güvendirerek ayartmasın.Fatır.5

    MÜSLÜMANLARIN VE KAFİRLERİN ALLAH TARİFİ,TANIMI..SEN BU TARİFİN NERESİNDESİN?
    http://namenstraat8bredahollanda.blogspot.nl/2016/01/asl-nedir1-kok-esas-temel-kaide-asl.html?spref=fb

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı