GenelMektuplara Cevap

Sefer Kul’a Zafer Allah’a Aittir

Ahmet Umur/ Akşehir

Allah’ın selamı üzerinize olsun!

Soru: Enfal suresinin 65. Ayetinde müminlerden 20 kişinin 200 kişiye, müminlerden 100 kişi olursa kâfirlerden 1000 kişiye galip geleceği ifade edilmektedir. Devamındaki ayette ise bu ölçü değiştiriliyor. Bire on olan oran bire iki oranına çekiliyor. Bu durumda birinci ayetin hükmü geçersiz mi oluyor? Bunu nasıl anlamamız gerekir?

Ayrıca Talut ve askerleri ile ilgili ayette de: “Nice az topluluklar çok topluluklara galip gelmişlerdir” buyruluyor. Buradaki azlık ve çokluğun oranı nedir?

Cevap: Bu sözler âlemlerin halıkı, sahibi ve Rabbi olan Allah Teâlâ’ya aittir. Yalanı –yanlışı, şek ve şüphesi olmaz. Önü ve sonu hesap edilmeden rast gele söylenmiş sonra işin ciddiyeti anlaşılınca değiştirilmiş bir söz de değildir. Her şeyi kemaliyle bilen Allah, yerine, zamanına ve insana göre en uygun olan ölçüyü koyandır. Bu konuda herhangi bir şüphemiz yoktur. Bu güne kadar müminlerin zihnine kazınan anlayış da budur. İnsan eğitilebilen bir varlıktır. İçinde bulunduğu toplum, sahip olduğu İnanç ve düşünce, aldığı eğitim ile kazanmış olduğu beceri onu tepeden tırnağa değiştirecektir. Bunu rabbimiz şöyle ifade etmektedir:

“Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizlersiniz.”(Ali İmran 3/139)

Davasına inanmış bir Allah eri, bir ulusa galip gelir. Tarih bunların örnekleri ile doludur. Mekke’de bir kişi ile başlayan hareket 13. yılın sonunda devlet olma şerefine ulaşmıştır. Bedir’e çıkan 294 kişi, kendilerinden sayıca üç kat fazla olan bir düşmanla karşılaşmışlardı. Fakat Allah’ın yardımı ile müminler galip gelmişlerdi. Karşı taraf yetmiş esir yetmişte ölü bırakarak kaçmak zorunda kalmışlardı. Yine müminler Mute savaşında üç bin kişiyle (rivayetler doğru ise) yüz bin kişilik bir orduya galip gelmişlerdi. Kişi başına 33 kişi düşmektedir.

“Ey inkârcılar! Zafer istiyorsanız, işte zafer geldi (aleyhinize çıktı). Peygambere karşı gelmekten vazgeçerseniz sizin iyiliğinize olur, yok tekrar dönerseniz biz de döneriz; topluluğunuz çok da olsa size hiçbir fayda vermez. Allah inananlarla beraberdir.” (Enfal 8/19)

Görüldüğü gibi zaferler sayısal üstünlükten ziyade davasına sahiplenmedeki samimiyet, Allah’ın yardımı, Ona olan güven ve moral üstünlüğü ile kazanılmaktadır. Düşmanından daha çok sabır ve sebat eden savaşı kazanmaktadır. Müminlerin Allah’a olan inancı, davasına olan bağlılığı, şahadete olan sevdası dünyanın hiçbir milletinde yoktur. Bu inanç ve anlayış baki olduğu sürece bu ölçü değişmeyecektir. Ancak her fert ve her topluluk bir değildir. Hz. Hamza, Hz. Ömer gibi insanlar o günün şartlarında bin kişiye bedel sayılmakta imiş.. Ancak her mümin Hamza veya Ömer (r.a.) değildi. Hem fertlerin hem de toplumların azimet sahibi olanların yapabileceği azami ölçüyü gösterdiği gibi; zaaf gösterenlerin yapabileceği en asgari durumu da göstermiştir.

Musa (as) ile birlikte Mısır dan çıkan İsrail oğullarına :“Ey kavmim, Allah’ın sizin için yurt olarak belirlediği kutsal topraklara giriniz, sakın geri dönmeyiniz, yoksa hüsrana uğrayanlardan olursunuz” buyurmuştu.

“Onlar şu cevabı vermişlerdi: Yâ Musa! Orada zorba bir toplum var; onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz. Eğer oradan çıkarlarsa biz de hemen gireriz.”

“Allah’tan korkan ve Allah’ın kendilerine nimet verdiği iki adam(Musa ve Harun) şöyle dedi: «Onların üzerlerine kapıdan girin. Oradan girerseniz muhakkak galip gelirsiniz. Eğer layıkıyla inanıyorsanız yalnız Allah’a dayanın.”

Onlar ise şöyle demişlerdi: “Ey Musa! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyiz; şu halde sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız» dediler.” (Maide 5/21-24)

Görüldüğü gibi bunlarda insan ve görünüşte Müslüman! Ancak bunlar armut piş ağzıma düş diyen cinsinden olanlardan. Elbette Allah bunların layığını da vermiştir.

“Allah, «Öyleyse orası (arz-ı mukaddes) onlara kırk yıl yasaklanmıştır; (bu müddet içinde) yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık sen, yoldan çıkmış toplum için üzülme» dedi.” Maide 5/26

İşte bu olaydan bahsedildiği gibi 40 yıl/ yada uzun bir süre sonra gelen nesiller tarafından bağımsızlıklarını kazanmak için istek onlardan gelmişti. Sorunuzun ikinci kısmında bahsetmiş olduğunuz Talut’un askerleri işte bunlardır. Talut’un komutasında savaşmayı kabul etmelerine rağmen, Allah onları yine bir imtihan ile çürüğünü sağlamından seçmişti:

“Tâlût askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca: Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna kim ondan içmezse bendendir, dedi. İçlerinden pek azı

müstesna hepsi ırmaktan içtiler. Tâlût ve iman edenler beraberce ırmağı geçince: Bugün bizim Câlût’a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur, dediler. Allah’ın huzuruna varacaklarına inananlar: Nice az sayıda bir birlik Allah’ın izniyle çok sayıdaki toplulukları yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir, dediler.”

“Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında: Ey Rabbimiz! Yüreğimizi sabırla doldur; bize direnme gücü ver; kâfir kavme karşı bize yardım et, dediler.”

“Sonunda Allah’ın izniyle onları yendiler. Davut da Câlût’u öldürdü. Allah ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerleriyle savması olmasaydı elbette yeryüzü altüst olurdu. Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir.”(Bakara 2/249-251)

Şimdi akla şu soru gelebilir; “bunlar nebilerin çok yakınında cereyan eden işlerdir, bunlar Allah’ın yardımı ile olmuştur. Bu gün bizim için de böyle bir durum söz konusu olabilir mi?

Elbette olacaktır. Allah’ın sünnetinde /yasasında asla bir değişme olmaz. İnsanlık tarihi boyunca sünnetullah değişmemiş ve değişmeyecektir. Bunun örnekleri çoktur. Bunlardan biri 1. Dünya savaşı yıllarında Osmanlı askeri ile İngilizler arasında yaşanmıştır. Olay şöyle gerçekleşir:

İngilizlere esir düşen on bin kişilik bir Osmanlı askeri esir kampında tutulmaktadır. Esirlerin ihtiyaçlarını karşılamak için İngiliz askerleri ile birlikte çalışan bir Osmanlı çavuşu sohbet ederken, bir Müslüman’ın on gayri Müslime galip geleceğini söyler. Orada bulunan İngiliz askerleri bu söze gülüp çavuşla alay ederler. Çavuş ciddiyetini bozmaz ve bu sözün kendisine ait olmayıp Kur’an’ın şahadeti ile Allah’a ait olduğunu söyler ve ilave eder: “Biz müminler buna böyle inanırız” der. Söz uzar ve kampın komutanına kadar ulaşır. Komutan çavuşu yanına çağırtır ve işin ciddi olup olmadığını anlamaya çalışır. Durumun ciddiyetine vakıf olduktan sonra Komutan derki; “buna gerçekten inanıyorsanız gelin test edelim. Sen esirlerden yüz asker getir, ben de bin asker getireyim silah ve kasatura verelim ve savaştıralım. Eğer sizin yüz askeriniz benim bin askerimi yenerse size söz veriyorum sizi buradan serbest bırakacağım” der. Çavuş bu durumu kabul eder ve esirlerin içine gelir ve şu teklifi yapar:

“Arkadaşlar İngiliz’in komutanı beni istetmiş gidip görüştüm. Bana şu teklifi yaptı: İslamı terk edip Hıristiyan olursanız size her türlü imkânı sağlayacağım. Hür olarak bu topraklarda eşiniz ve işiniz olacak. Aksi halde bu kampta açlık ve sefaletle ölüp gideceksiniz dedi. Ne dersiniz gelin onların dinine dönüp kurtulalım” der. Bu teklif karşısında askerlerden bir kısmı

burada ölmedense dönelim der. Bir kısmı ise; “hayır asla dönmeyiz. Biz dinimiz için savaşıyoruz. Döneceksek bu güne kadar ne diye savaştık? Biz burada sefalet içinde ölsek bile gâvurun dinine dönmeyiz” derler. Çavuş bu teklifi birkaç kez tekrarlamasına rağmen, inancında ısrar eden taraf, asla gâvurun dinine dönmeyi kabul etmeyeceklerini, burada ölmeye razı olduklarını söylerler. O zaman dönmeyi kabul edenler ile etmeyenler birbirinizden ayrıl der. Askerin üçte biri dönen tarafa geçer. Tarafların safları netleşince çavuş işin gerçek yüzünü açıklar:

(Çavuşun bu taktiği, Allah Teâlâ’nın mümine verdiği ferasetin ve Kitabında öğretmiş olduğu hikmetlerin sonucudur. Allah, Talut’un askerlerini bir nehirle imtihan edip gerçekten inanan ile inanıyor görünenleri seçtiği gibi. Eğer böyle bir taktik uygulamayıp askerleri seçmeseydi aynı başarı olur muydu? Bir korkak bir orduyu bozar işi berbat edebilirdi. İşte Allah Teâlâ’nın bahsetmiş olduğu bu yasa gerçek müminler içindir. Müslümanımsılar için değil. Bu nedenle Osmanlı çavuşu böyle bir taktikle sahtelerini gerçeklerinden ayırarak gerçek müminler ile savaş sahnesine çıkmayı istemiştir. Çünkü Allah’ın bu yasası gerçekten mümin olanlar için geçerlidir. )

“Arkadaşlar! Ben Kitabımızın Enfal suresinindeki 65. Ayetini sohbet esnasında dile getirmiştim, bu durum İngiliz komutanın kulağına kadar gitmiş. Bununla ilgili konuşmak üzere beni çağırttı gidip konuştum. Bunun doğru olduğunu ve her Müslüman’ın buna böyle inandığını söyledim. Oda şunu söyledi: Tamam o zaman; sen yüz asker getir ben de bin asker getireyim savaştıralım. Eğer siz galip gelirseniz size söz veriyorum sizi buradan serbest bırakacağım dedi. Ben de kabul ettim. Şimdi içinizden yüz kardeşimi seçeceğim, İngiliz komutan tüfek ve süngü verecek her iki tarafta da mermi olmayacak. Sadece süngü hücumu olacak. İnşaallah Allah’ın izni ile galip gelirsek hepimiz hürriyetimize kavuşacağız” der. Dönmeyen tarafın içine girer gözünün tuttuğu askerlerden yüz kişiyi seçer. Hepsine abdest almalarını söyler önlerine geçer ve iki rekât namaz kıldırıp dua ederler. Silahlar verilir kamp önünde bin kişi İngiliz askeri saf tutarken; karşılarında ise yüz kişilik müminlerden oluşan Osmanlı askeri savaş nizamına geçer. Kampta ne kadar inan varsa merakla seyir için oraya gelmişlerdir. Nihayet İngiliz komutan hücum emrini verir. Müslümanlar Allah-Allah diyerek saldırınca, daha birbirlerine kavuşmadan İngiliz askeri kaçmak için birbirini çiğnemeye başlar. Durumu gören İngiliz komutan savaşı durduran düdüğü çalarak savaşı durdurur.

İngiliz komutan gelip Osmanlı çavuşunun alnından öper, başarısını kutlar. Sonra kampta bulunan Osmanlı subaylarını toplayıp şöyle der: Sizlere yazıklar olsun! Osmanlının verdiği maaş yedirdiği ekmek, benim sizlere yedirdiğim ekmek gözünüze dursun! Şöyle kahramanlara sahip olduğunuz

halde getirip bu insanları esir ettiniz. Bu çavuşun gösterdiği kahramanlığa karşı bu insanları serbest bırakıyorum memleketlerinize gidebilirsiniz” der.

(Bu olay, Bağdat’ta vuku bulmuştur. Olayın hikâyesi, bu olayı bizzat yaşayan Nevşehir’in Üçhisar kasabasında mukim Ali dayı namıyla bilinen bir şahıstan canlı olarak dinlenilmiştir. Benim küçük amcam Salih Çavuş da bu kampta bulunmakta imiş. Ancak kampta çıkan bir kavgaya karıştığı için Basra’ya sürgün edildiğinden bu olaydan istifade edememiştir. Olayın bütün teferruatı ve salih çavuşun oradaki yaşantısı tamamen Ali Dayıdan dinlenilmiştir. Sürgünden sonra ayrıldıkları için Ali dayı memleketine döndüğü halde Salih çavuş memleketine dönememiştir. Ölü diri akıbeti meçhuldür.)

Tarihin hangi döneminde, nerede olursa olsun gerçek müminler için ölçü aynıdır. Asla değişmez. Ancak bunların yanında çağın gerektirdiği her türlü donanıma ihtiyaç yok demek değildir. Bu konuda bizzat rabbimiz yol göstermektedir:

“Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size ‘eksiksiz olarak ödenir’ ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.”(Enfal 8/60)

Şimdi aklı evveller “besili savaş atlarına” takılacaklardır. Bu ayette atlar, zamana bağlı olarak değişecek araç ve gereçler cümlesindendir. Zamanla araçların değişeceği ise akledenler için izahtan varestedir. Kuvvet ise yine zamana bağlı olarak düşmanı caydıracak ve korkutacak türden olan şeylerin tümünü ifade etmektedir. Muhammed (as) o gün bu ayeti okuyunca: “Dikkat edin kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır” buyurur. Kuvvet türünden olan her türlü atılacak, yapılacak, sahip olunacak, kazanılacak bilgi, beceri de bu işe dâhildir.

Ancak işin püf noktası ve olmazsı gereken ise; gerçek müminlerden oluşan bir toplumun oluşturulmasıdır. Ebu Bekir gibi inanacak, Hamza gibi dayanacak, Ömer gibi düşünecek, tüm sahabe gibi sadece Allah’a güvenecek bir nesil… Bu güne kadar çok güzel başlayan hareketler olmasına rağmen çok kısa bir süre sonra içerden veya dışarıdan darbelerle bozulup dağılmaya maruz kalmıştır. Yada kulvar değişikliği ile sekiler bir anlayışa evirilerek kimlik değiştirmiştir. Böylece tevhidi anlayış, teşriki bir anlayışa dönüştüğü için iflah olmamıştır. Bu hiçbir zaman olmayacak demek değildir. Biz müminler inanırız ki Rabbimiz bizden imkânsızı istemez. Bir şeyin yapılmasını bizden istiyorsa o şeyi gerçekleştirmek mümkün demektir. İşin doğasına uygun davranıldığı; sünnetullahın yasalarına riayet edildiği

takdirde sonuca ulaşmanın mümkün olacağına inanıyoruz. Çünkü Allah’ın vadi haktır. O ise vadinden asla dönmez.(Ali İmran 3/194)

Bu minval üzere inananlara selam olsun temennilerimizle!.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir