GenelYazarlardanYazılar

Şehir Üniversitesi ve Gelecek Partisi

BSV/BİSAV -ŞEHİR ÜNİVERSİTESİ- “AKP”liler / “MUHALEFET”-“Sistem-içi” Mücadeledeki Pozisyon Değişiklikleri-…

“İlkesiz değişim” süreciyle, “Milliyetçi – muhafazakâr” çizginin, sistem içindeki değişik versiyonlarıyla misyonlarının gereğini yerine getirmesinden sonra, değişen dünya ve bölge dengelerinin bir gereği olarak – Müslümanları ve Müslümanların yaşadığı coğrafyayı kontrol amacıyla – kurgularını bir ileri aşamaya taşıdılar… Bu kez, Müslümanların zihinlerinin kontrolü, daha sofistike yöntemlerle sağlamakla kalmayıp sistematik bir “algı yöntemiyle” gündemdeydiler. (Ilımlı) Laiklik ekseninde yeni bir “ideoloji” ve yeni bir proje söz konusuydu. Hala “düşünsel ve siyasal duruş”ta netliği sağlayamamış ve ciddi bir örgütlenmeye sahip olamamış “Müslümanlar” için bu proje, bırakın Müslümanlara yönelik “ideolojik savaş” / “zihniyet kuşatılması” olarak algılanmayı ne yazık ki bir “çıkış” olarak okundu. “ilkesiz değişim” süreciyle bahse konu projeyi bir “kurtuluş” olarak algılamaya hazır anlayışlarla, bu anlayışları topluma taşımaya çalışan entelektüellerle, kanaat önderi ile ve “Müslümanların Sorunlu Tarihi” boyunca –istisnalar hariç- “Nebevi Yöntem” ve “duruşu” kaybetmiş yapılarıyla “hatalı okuma”da birleşmişlerdi…

İşte böyle bir süreçte, entelektüel birikimleri ve sistemli eğitimleriyle, -her alanda- yetişmiş kadrolarıyla Bilim ve Sanat Vakfı’nın (BSV/BİSAV) çalışmaları öne çıktı. Ve BİSAV, SETA, ANLAYIŞ Dergisi’nden sonra (2008’de) Şehir Üniversitesi’ni kurdu, bahse konu kadro… Kaliteli kadrosu, Lisans, ön lisans ve Lisansüstü eğitim programlarıyla kurulduğu günden beri dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Aynı zamanda, söz konusu kadronun elemanları, devletin çeşitli kademelerinde de hızla öne çıkmaktaydılar. Zira marjinal bir parti olarak “Sistem-içi”ndeki misyonlarını yerine getiren bir anlayış, süreç içerisinde sistemin merkezi’ne taşınırken bu tür kadrolara ihtiyaç duymaktaydı.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, malum ABD-Türkiye ortak projesi olarak gündeme gelen Türkiye’nin / Bölge’nin değişim süreci, değişim ve dönüşümünün Suriye ayağında “ABD’nin strateji değişimi” ile yeni bir döneme evrildi. Bu evrilmenin kritik bir öneme sahip olduğu ve bir değişim anlamına geldiği gerçekliği doğru okunması gerekirdi. Dolayısıyla da, bahse konu projenin yeni dönemi okunurken, ABD ve müttefiklerinin strateji değişimi ve daha önce makbul görülen yeni Türkiye ve kadroları, -çoğu kesimlerce- neden hedefe konuldu? Sorusuna doğru bir cevap bulunması gerekirdi… Aksi takdirde yeni sürecin tartışılması, -küresel güçlerin özellikle istediği- algı yönetimi ve manipülasyonlarla oluşturulan “Kaos” ortamına taşınırdı. Ve spekülatif çekişmelerle bazı önemli gerçeklerin üstü örtülür ya da belirsizleştirilerek ABD’nin yeni stratejisi olan “Kaos stratejisi”ne paralel bir zemin/kamuoyu oluşturuldu. Ki ne yazık ki böyle oldu…

Bu bağlamda süreci –tüm karatmalar ve çeldirici yayınlara rağmen- doğru okumaya çalışmalıydık. Zira, gerek “Arap baharı”nı tersine çeviren etkenleri, gerek malum projenin “model ülkesi” Türkiye’ye yönelik algı yönetimi ve manipülasyonlarla oluşturulan yeni algı ve gerekse belirli bir dönemden sonra yeniden canlandırılmaya ve “ittifak”larla güçlendirilmeye çalışan “muhalefet”in yeni misyonunu doğru okuyabilmek kritik bir önem taşımaktadır. Bu çerçevede, AK Parti içindeki “AKP’liler” ; NFETÖ’nün rejimin geleceğini hedef alan niteliğine rağmen, bahse konu örgütle mücadeleyi, “mağduriyet”ler zemininde ele aldılar. Ve yeni kurulan ve kurulacak partilerin muhalefeti okuma biçimleriyle yerli yerine oturtabilmeleri mümkün değildi…

İsterseniz öncelikle Şehir Üniversitesi eksenindeki tartışmalarla değerlendirmelerimize başlayalım. Sonrasında da bu tartışmaların “sistem-içi”ndeki yeni pozisyon almalar ve yeni partilerin, “eski Türkiye-yeni Türkiye” düzleminde okunması gereken iddia ve adımlarını yorumlayarak devam edelim…

Eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nunda kurucuları arasında yer aldığı İstanbul Şehir Üniversitesi, malum süreçte, siyasi rekabetin ve “muhalefet”in yeni misyonunun bir enstürmanı haline geldiğine şahit olduk. AK Parti içindeki tartışmaların yeni bir aşamaya geçmesi ve yeni partilerin kurulmaya başlamalarıyla birlikte bu konunun “siyasi bir enstürman” haline gelmesi, bir anlamıyla kaçınılmaz bir sonuçtu. Ancak, bu tartışmalardaki asıl sorun, gelişmelerin birbiriyle bağlantısının doğru bir şekilde kurulmaması ve Müslümanlar”ın hatalı tanımlamaları, anlamlandırmamaları ve kavramsallaştırmaları düzleminde tartışılmakta ısrar edilmesiydi. Eski Türkiye-yeni Türkiye unsurlarının konuyu kendilerini avantajlı kılacak zeminde ele alıp tartışmaları bir tarafa, bizi asıl ilgilendiren, “ilkesiz değişim” süreciyle sistemle bütünleşenler, ilkesiz, tutarsız ve tüm bu sorunlu yaklaşımlarına rağmen hala, “doğrunun şahitliği”ni yapmaktan dem vurabiliyor olmalarıydı. Yaşanan süreçten ibret alıp tekrar tekrar düşünülmesi gereken bir dönemde “hatalı okumalar” devam edegelmektedir…

İstanbul Şehir Üniversitesi’nin kuruluş döneminden önce ve sonra da, hükümetler tarafından üniversitelere tahsisler yapıldı. Ne var ki, bahse konu üniversiteye yapılan arsa tahsisinde “mülkiyet”e dönüştürülmesi sürecinde, TMMOB’ne bağlı Mimarlar Odası’nın, Üniversiteye İstanbul’daki TEKEL arazisinin devriyle ilgili davalar açmışlar… Bu davalar zincirinde hukuki süreç nasıl işliyor? Sorusu bir tarafa, yakın dönemde DANIŞTAY, bedelsiz olarak arazi devri ile ilgili –arazinin bir kısmını kapsayan- “yürütmeyi durdurma” kararı aldı. Haliyle de, Üniversite yönetiminin, söz konusu araziyi ipotek göstererek Halkbank’tan kredi almış olması nedeniyle banka, -Danıştay kararına dayanarak- önce üniversitenin kredi teminatlarını durdurdu, sonrasında da tüm banka varlıklarına “tedbir” koydu… Ve bu gelişme, bir şekilde, ‘AK Parti hükümeti, kendisine muhalefet bayrağı açan Davutoğlu’nu cezalandırmak üzere üniversite’nin üzerine gidiyor’ düzleminde gündeme taşındı. Oysa konuyla ilgili bilgi sahibi olmaya çalıştığınızda görülmektedir ki konunun muhataplarının tartışmayı siyasi bir zemine taşıma çabalarıyla üniversite yönetiminin bankayla yaşadığı anlaşmazlıklar farklı gerçeklere ve dinamiklere dayanmaktadır… Eğer, sistemin tüm kurumu ve kurallarıyla henüz oturmadığı bir “devlet”te, Danıştay kararına rağmen bankanın başka bir işlem yapabileceği iddia edilmiyorsa tabii…

Bu arada, Türkiye’de yaşaman “sistem-içi” mücadelenin geldiği yeni aşamada, bahse konu vakfın önemli destekçileri/finansörleri’nden Murat Ülker’in sistem içindeki “duruşu” değişmiş, yeni Türkiye nezdindeki itibarı azalma sürecine girmiştir. Belirli bir döneme kadar AKP Parti/AKP hükümetleri nezdinde itibarlı bir kişi olan Murat Ülker, NFETÖ ile ilişkili olduğu iddiası ve/veya T. C. açısından hayati öneme sahip bulunan malum soruna yaklaşımı nedeniyle giderek itibar kaybı yaşamıştır. Bu arada BİSAV’ın önemli isimlerinin sisteme bakışları konusunda ciddi ayrılıkları da gündeme gelmektedir… Abdullah Gül’ün giderek netleşen sistemdeki pozisyonu, M. Ülker başta olmak üzere BİSAV’ın önemli isimlerinin de A. Gül’e paralel bir duruş sergilemeye başlamalarıyla yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Bu süreçte, M. Ülker, İstanbul Şehir Üniversitesi’nin mali işlerinin iyi yönetilmediğini gerekçe göstererek, vakfa maddi desteğini çektiği de bilinmektedir…

Yeni dönemde, üniversite yönetimi, yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle bahse konu kredinin taksitlerin ödenmesinde güçlük çekiyor ve Danıştay kararıyla da bir yol ayrımına geliyorlardı… Bu arada Banka’nın, taksitlerin ödenmesi konusundaki tebligatlarıyla birlikte sorunun hükümet tarafından –bir şekilde- halledilmesi beklentisi gündeme geldi. Hatta eski Cumhurbaşkanı A. Gül, Başbakan Erdoğan’ı telefonla arayarak –konunun eğitimle ilgili olması nedeniyle- bu krize müdahale etmesini talep ettiği de konuşulmaktadır…

Yine bu süreçte, Üniversite içindeki tedirginlikler, gerek öğretim üyeleri ve gerekse öğrenciler arasında bireysel ve “örgütlü” tepkiler olarak kamuoyuna yansıdı: “Dershaneme dokunma”, “Üniversiteme dokunma” sloganları duyuldu… A. Gül-A. Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun kurmak istedikleri/kurdukları yeni partilerin sesi konumundaki medya da bu krizi siyasi bir zemine taşımak üzere her yola başvurdu.

Değişen dünya ve bölge şartlarında yeni Türkiye’de, eski Türkiye-yeni Türkiye ekseninde başlayan “sistem-içi” mücadele, özellikle dış unsurların daha da görünür hale gelmesiyle adeta bir “savaş” boyutuyla şahit olduğunuz bir döneme girildi. Şüphesiz bu mücadele sürecinin yeni bir düzleme taşınmasında küresel güç odakları ve ABD’nin “strateji değişimi” kritik bir öneme sahiptir… Mücadelenin/savaşın taraflarının da yeni pozisyonlarına dikkat edilmelidir.

Bu çerçevede  -bir türlü oluşturulamayan- yeni Türkiye’nin ona muhalefeti yerine mevcut ve yeniden örgütlendirilen partiler, “ittifak” adı altında bir araya getirilmeye çalışıldı. “AK Parti içindeki AKP’liler”de, normal şartlarda –kendi çizgileriyle çelişmeyen- yeni bir muhalefet oluşturmak yerine, R.T. Erdoğan’a yönelik kızgınlık, öfke ve reaksiyoner yaklaşıma dayalı bir “duruş sergilemeye başladılar. Bunlardan en azından bir kısmı, bir taraftan AK Parti’nin alternatifi olmak iddiasını dile getirirlerken, diğer taraftanda –iç ve dış muhalefet ile birlikte- ortak bir dil kullanmaktan da geri kalmadılar… Öte yandan da “derin yapının kaygıları”nın bir sonucu olarak MHP’nin “duruşu” da kendi geçmişiyle uyumlu bir düzleme taşındı. Ve MHP, bu duruşunda AK Partiler’den daha net bir görüntü sergiledi…

Yeni dönemde, muhalefetin, “yok birbirimizden farkımız ama biz Osmanlı Bankasıyız” görüntüsünün yanında AK Parti’den ayrılanların CHP, HDP, İYİ Parti ve SP (“Millet İttifakı”) ile “ortak dil” kullanmaktan mahsur görmemeleri de manidardır. Ne var ki A. Davutoğlu ile görüştüğünü söyleyen Abdurrahman Dilipak’ın, Davutoğlu’nun ‘AK Parti’den ayrılanlarla küskünlere yeni bir adres oluşturduk iddiası birbirleriyle çelişmektedir. Ve bunun Gelecek Partisi’nin deklarasyonuyla uyumlu gözükmediği açıktır…

 

Yeni Parti’ler ve Yeniden Başkanlık-Parlamenter Sistem Tartışmaları

 

Dikkatli okuyucularımız hatırlayacaklardır: Haziran-2015’deki yorumumuzun başlığı “Başkanlık Sistemi Tartışmalarının Arka planı” idi… Söz konusu değerlendirmemizde, değişen dünya ve bölge şartlarının Türkiye’nin konumu ve misyonunu değiştirdiğinin altını çizmiştik. Yeni konumu misyonuyla Türkiye’nin yeni bir siyasal sistem arayışı süreci yaşamasının kaçınılmaz olduğunu da ifade etmiştik. Aynı zamanda Batı medeniyetinin ürettiği siyasal sistemlerin özde iki tür olduğunu, yarı Başkanlık Sistemi’ni de dikkate aldığımızda üç tür sistemden bahsedebileceğimizi belirtmiştik. Bahse konu bu üç siyasal sisteminde, özde, aynı felsefi arka plana sahip olduğunu ve her birinin avantajları ve dezavantajları olarak okunabilecek özellikleri olduğunuda ilave etmiştik. Yani bazı aklıevellerin iddia ettiği ve/veya kasıtlı olarak çarpıttıkları gibi parlamenter sistemin demokratik, başkanlığın “diktatörlük” olmadığını da anlatmaya çalışmıştık. Modern Siyasal sistemlerle ilgili en temel kitapları okuyan birisinin bunu bilmemesinin mümkün olmayacağınında altını çizmiştik… Ne var ki bazı okumuş/ “eğitimli” tipler, gerçekleri ortaya koymak, insanlara yararlı olmak yerine önce ‘algı yönetimi ile gerçekliği istediği düzleme taşıyarak çarpıtmak’, sonra da onun üzerinden ‘tartışmayı çıkarlarına uygun bir şekilde’ kamuoyuna sunmak istediler. Ve olağanüstü dönemlerde bu sürece –dış odaklarda- katkı sağladılar. Dolayısıyla –yukarıda işaret ettiğimiz düzlemdeki tartışmalarda- siyasal sistem tartışmaları, gerçekleri ortaya çıkarmaktan çok, tarafların “sistem-içi” pozisyonları ve stratejik hedefleriyle paralel olarak yapılan mücadeleler olduğu çok açıktır…

Söz konusu tartışmalar bağlamında, -yakın arkadaşlarının zamanla farklı tercihlerle kendisinden uzaklaşmalarına- ve AK Parti’ye davet edilmesinde belirleyici olan, o zamanların, Dışişleri Bakanı, Abdullah Gül’e rağmen R.T. Erdoğan ile birlikte olmayı tercih etti. Hem de en kritik dönemlerde R.T. Erdoğan ile A. Davutoğlu birbirine paralel bir çizgide görüldü. Aynı zamanda A. Davutoğlu’nun, R.T. Erdoğan’ın takdiri ile AK Parti Genel Başkanlığı ve Başbakanlığa getirilme sürecinde ve bu görevlerinden ayrılırken açıkça ve altını çizme gereği duyarak ifade ettiği “vefa” vurgusu da yeni konumu ve misyonuyla “telif” edilebilecek şeyler değildir. Daha net bir ifadeyle “ilkeli değişim”in gerekleriyle uyumlulaştırılamaz…

A.Gül’ün –bazı hesaplarla- öne çıkmakta tereddüt ettiği, A. Babacan ve bazı AKP’lilerin yer aldığı bir kadro ile kurulması beklenilen yeni parti bir tarafa “Gelecek Partisi” üzerine yoğunlaşıldığında görülecektir ki A. Davutoğlu, siyasi figür olarak A. Gül’den farklıdır. Ne var ki A. Davutoğlu’nun son dönemlerde, takipçilerinin büyük bir kısmını, “ters köşe” yapan açıklama ve “duruşları”na rağmen hala A.Gül’den farklı olduğunu söylemek zorlama olmayacaktır…

Peki, Ahmet Davutoğlu başkanlığındaki Gelecek Partisi, neler söylüyor? AK Parti’nin tepesinden bugünkü çizgiye nasıl geldiğini hangi gerekçelerle ortaya koyuyor? “Alternatif” bir parti olmak isterken, “AK Parti”nin mi yoksa mevcut “Muhalefet”in mi yerini almak niyetinde?… Bu ve benzer sorulara gerçekliklerle uyumlu ve tutarlı cevaplar verebilmek gerekir. Ve bu cevaplarında “söylem” – “uygulama” ilişkisini bir şekilde kurabilmek lazımdır.

Öncelikle ne söylüyor, A. Davutoğlu? Bakalım… Birincisi, “Değerlerimize dönmezsek bizi zor günler bekliyor!..” diyor… Davutoğlu’nun bu tespitini daha da netleştirebilmek üzere şu soruları da gündeme taşımak gerekir: “AK Parti’nin daha önceki değerleri nelerdi? “…” Zamanla neler değişti? “…” Değişen şartlara ve “yeni denge arayışı süreci”nin geldiği aşamaya rağmen, o “değerlere” dönmek ne anlama gelmektedir?..” Temel değerler ve iddialardan bir sapma mı kastedilmektedir? Yoksa –iç ve dış muhalefetinde iddia ettiği üzere- bölge de ve Türkiye’de yaşanan operasyonlarla ve “algı yönetimi” çabalarına karşın, hatta “15 Temmuz darbe girişimine rağmen “özgürlükler” konusunda geriye gidildiği mi iddia ediliyor?..” Veyahut ta, öncelikle kendi insanımıza anlatmakta bile zorlandığımız, “sistemik bir sorun” olan ‘liyakat ve rüşvet’ tartışmalarının yeni bir düzlemde tartışılması mı kastediliyor? Bir başka “algı yönetimi” konusu olan ve kesinlikle “sistemik” bir sonuç olarak “ toplumsal mutabakat”, gerektiren “Adalet” sorunu da aynı düzlemde mi ele alınıyor?..

Tüm bu söylem ve bunların farklı boyutlarıyla ilgili cevapları verebilmek için, öncelikle “hatalı okumalar”ın terk edilmesi gerekmektedir… Kısaca hatırlatalım, Allah aşkına, kurulduğu günden bu yana T.C.’nin adalet yapısı yerli yerine oturtulabildi mi? Daha doğru bir ifadeyle böyle bir niyet, “toplumsal uzlaşma” kaygısı oldu mu, ki bu tür tartışmalar yanlış zeminlerde gündeme taşınıyor… Ezbere konuşmayalım, “öğretilmiş yanlışları” tekrar ederek muhalefet yaptığımızı zannetmeyelim. Aksi taktirde yapılan tartışma havanda su dövmekten öte bir anlam taşımaz.

Değişen dünya ve bölge şartlarının sonucu –bir projenin gereği olarak- Türkiye’nin ve bölgenin değişim-dönüşümü gündeme geldi. Yani T.C. , “devlet gibi devlet” (Batı referanslı) olabilme sürecine girene kadar… Önce Türkiye ekonomisi, 24 Ocak 1980 kararlarıyla “küresel kapitalist” sisteme entegre edildi. Sonrasında, değişen dünya ve bölge şartları gereği T.C.’nde paradigma/model değişikliği gündeme geldi… T.Özal dönemi sonrası bir ara dönem yaşandı. AK Parti/AKP ile birlikte süreç kaldığı yerden devam etti. Ne var ki küresel güç odakları ve ABD’nin strateji değişimiyle birlikte yeni bir sürece girildi… Ve yeni süreçle birlikte yeni Türkiye, “ideolojik düzlemde” yoluna devam ederken stratejik olarak kendi çizgisini kurgulama zorunluluğu ile karşı karşıya geldi… “Arap baharı” tersinde döndü; Türkiye’de peş peşe malum “operasyonlar” yaşandı; “Irak-Suriye eksenindeki gelişmeler”, somut sonuçlarıyla bölgede tam bir kaos oluşturdu…

Dolayısıyla, son planda, süreçleri doğru tanımlamak, doğru anlamlandırmak ve doğru kavramlaştırmak gerekir ki doğru “duruş” sergilenebilsin. Aksi takdirde konjonktürel/dönemsel şartların ortaya çıkardıkları üzerinden polemiklerle ve algı yönetimi teknikleriyle –orta ve uzun vadede- tutarlı söylemler ve eylemler üretebilmek mümkün değildir… Uluslararası sistemi belirleyen güçlerin, kendilerinin kurguladıkları “kurum ve ilkeleri” hiçe saydıkları, “güçlü haklıdır” mantığının geçerli olduğu, “yeni denge arayışı süreci” nin devam ettiği bir vasatla… Ve böyle bir “kaos süreci”nde “romantik-demokrat” söylemlerle –temel haklar dışında- “özgürlük” çığırtkanlıklarıyla, çifte standartlarla, en tehlikelisi de uluslararası boyutları olan “algı yönetimi teknikleri” ile “söylem ve eylem” birliğinden, tutarlılıktan, “ilkeli olmak” tan söz etme imkanı bulunmamaktadır…

Bu çerçevede, yeni bir parti olan “Gelecek Partisi”nin öne çıkan bir başka söylemine, “Güçlendirilmiş Parlamenter sistem” önerisine gelirsek, hemen şu iki hususun altını çizmemiz ve şu soruları sormamız gerekir: Bunlardan birincisi, “başkanlık sisteminin –tüm eksikleri ve fazlalıklarıyla- bugünlere taşınmasında önemli katkıları olan A.Davutoğlu ve partisi, neden sistemin aksayan boyutları ve revize önerilerini ortaya koymaktan imtina etmekteler. Bu yeni sistemin yeni Türkiye’nin gelecek ve güvenlik kaygıları düzleminde gerekliliği üzerinde neden durma gereği duymadılar… İkincisi, hemen yolun başında, “dış ve iç muhalefet” ile birlikte parlamenter sisteme dönmenin gereğine vurgu yapılması, özellikle Davutoğlu’nun genel başkanı olduğu parti için düşündürücü bir “duruş”u ifade etmiyor mu?

Yeni partilerin duruşlarıyla ilgili bir başka boyutla, demokratik sistemlerde partilerin konumu ve misyonudur. Bu çerçevede “Gelecek Partisi” ve kurulması beklenilen “Yeni Parti”nin nasıl bir konuma sahip olmak istediğinin de irdelenmesi gerekir…

Demokratik yönetim modellerinde siyasi partilerin sistem içindeki konumu ve misyonu –siyasal sistemin niteliğine göre- esasta olmasa da işleyişiyle bir takım farklılıklarından söz etmek mümkündür. Hiç şüphe yok ki partiler siyasal sistemin/rejimin olmazsa olmazlarıdır. Siyaset bilimcilere göre partiler, toplumdaki baskı/çıkar gruplarının temsilcileridir. Anayasal sistemin ideolojik ve sistemik çerçevesi içinde bir işleve sahiptirler… Demokratik sistemlerde “ideolojik” olarak nitelenen ve genelde “marjinal” partiler olarak sahnede gözükenleri dahil, tüm partiler “sistem-içi” ilke, kural ve değerlere bağlı kalarak siyaset yaparlar. Olağanüstü şartlarda ideolojik partilerin sistemin sınırlarını zorlamaları söz konusu olsa da bu durum arızidir. Ve ideolojik partilerin rejimin “güvenliği” ve geleceği açısından stratejik misyonlarının olduğunun da altınız çizmemiz gerekmektedir.

Demokratik sistemlerde merkez partiler ise belirleyici bir öneme sahiptir. Toplumun büyük bir kesimini –merkez sağ ve merkez sol partiler- etraflarında toplarlar. Yani farklı çıkar gruplarını ortak bir payda da toplayabilen partilerdir, merkez partiler. Fazla gerilere gitmeden ifade etmek gerekirse, T.C.’nin küresel sisteme entegre sürecinin ilk aşamasında (24 Ocak 1980 kararları sonrasında) kurulan ve “dört eğilimi birleştirme” iddiasıyla öne çıkan ANAVATAN Partisi’nden itibaren gelişmeleri irdelersek, partilerin sistem içindeki misyonlarını ortaya koymuş oluruz…

Anavatan Partisi, Turgut Özal liderliğinde bir merkez parti olarak değişim ve dönüşüm sürecinin başlangıcındaki Türkiye’de bir paradigma/model değişikliği sürecinin öncü partisi olarak görülebilir. Türkiye siyasetinde iki dönem etkili olan bu parti, zamanla zayıflamış ve alternatif sağ partiler (Doğruyol Partisi, Refah Partisi) tekrar gündeme gelmiştir. Her ne kadar rejim, merkez soldaki boşluğu doldurmakta zorlansalar da SHP, CHP ve DSP gibi partilerde bir süre “demokratik sistem” içindeki yerlerini almışlardır. Özal’ın önce Cumhurbaşkanı olması, sonrasında da – şaibeli bir şekilde ölmesi ile- merkez sağdaki boşluğu doldurmaya talip partiler hareketlenmişlerdir. Hatta, belirli bir döneme kadar marjinal bir parti olarak misyonunu yerine getiren Refah Partisi bile merkezdeki boşluğu doldurmak niyetiyle hareketlenmiştir… Tabii ki bu arada Aydın Menderes liderliğinde kurulmaya çalışılan bir partinin (Özal’ın tekrar siyasete dönmek istediği zamanlarda), Özal ile birlikte ya da tek başına merkezdeki boşluğu doldurmaya niyetlenmesini dikkate almazsak, yeni şartların gerektirdiği niteliklere sahip bir parti olarak gündeme taşındı AK Parti. Ve malum güç odaklarının bir projesi olan AK Parti, bir süre sonra “iktidar”/merkez partisi oldu. Hem de 28 Şubat sürecinin arka planındaki güçlerle “eski Türkiye” unsurlarının, “farklı amaçlarla”, ama birlikte yürüttükleri bir operasyonla bu gerçekleşti… Ki yeni Türkiye’nin kurgulanma sürecinin belirli bir aşamasında ortaya çıkan/deşifre olan NFETÖ’nün, çok boyutlu misyonunun anlaşılmasıyla da girift ve şaibeli bu tür ilişkilerinin niteliği daha da belirginleşti…

Öyle ki demokratik bir yapıda, paradigma/model değişikliği sonrası “merkez sağ” artık belirginleşmişti. Ne var ki süreç içerisinde bir türlü “merkez sol”un oluşturulamamasının yanı sıra “eski Türkiye” unsurları değişim-dönüşüm sürecine direnmeye devam etmekteydiler Yani “ iktidar” alternatifi bir “Çağdaş Sosyal-demokrat” partinin olmadığı/taban bulamadığı içinde “Demokratik tahterevalli” bir türlü kurulamadı. Dolayısıyla da yeni model, bir ayağı “topal” yoluna devam ederken AKP’de girdiği tüm seçimleri kazandı… Ta ki, işaretlerini 2009’larda hissettiğimiz, 2013’te somut göstergeleriyle gündeme gelen ve 2015te zirveye ulaşan malum sürece kadar.

AK Parti/AKP’yi zirveye taşıyanlar, şimdi de –muhalefet ile birlikte- yeni Türkiye’yi sıkıştırıyorlar, kendilerinin yeni stratejilerine paralel davranmaya zorluyorlardı. Gezi olayları ile başlayan, 17/25 yargı operasyonuyla seviye yükselten bu sıkıştırma süreci, -iç ve dış muhalefetin işbirliği ve algı yönetimiyle- 15 Temmuz’a kadar taşındı… İşte bu aşamalardan sonra da gerek bölgede ve gerekse de Türkiye’de farklı dinamikleri ve yeni pozisyonlarıyla, farklı aktörler olarak misyonlarının gereklerini yapmaya başladılar…

Yeni dönemde, iktidar partisi –küçük sarsıntılara rağmen- derin yapının desteği ve MHP ile yapılan ittifakla yoluna devam etmekteydi. Buna karşın muhalefette, -dış ve iç boyutlarının çok net işbirliğiyle- R.T. Erdoğan/yeni Türkiye’yi durdurma planlarının gereğini, çok daha güçlü bir şekilde yapmaya çalışmaktaydı. Büyük oranda “algı yönetimi teknikleri” ile AK Parti’yi destekleyen geniş kitlelerin bir kısmında bile tereddütler oluşturan bu süreç, her zaman olduğu gibi, “rant-liyakat” ve “adalet” söylemleri düzleminde yürütülmekteydi. Yaşananlarda en çok dikkat çeken durum ise, özellikle kendilerini İslam ile tavsif eden, aynı zamanda “demokratlık”tan da taviz vermeyenlerin, sistemin sapkın “ideoloji”sindeki devamlılığı görmezlikten gelirken sistemi “ıslah” sadedindeki canhıraş çabalarıydı. “Düşünsel ve Siyasal duruş”ta netliğe ulaşamayan zihniyetleri ve tutarsız “duruş”larıyla bahse konu kesimlerin sisteme entegrasyonu, bu vesileyle, daha da derinleşmekteydi…

Tekrar belirtmek gerekirse AK Parti/AKP, bir sürecin ortaya çıkardığı  “merkez sağ” bir parti. AK Parti bir lider partisi görünümüne karşın, bir değişim-dönüşüm süreci yaşayan yeni Türkiye’nin, adeta kurucu partilerinden birisidir… Ve AK Parti lideri, malum iş ve dış odaklarca, “başarılı” bir aktör olarak değerlendirildiği için hala alternatifsiz durumdadır. Aksi takdirde derin yapı tarafından değiştirilmesi ve yeni bir aktörün öne çıkarılması her zaman söz konusu olabileceği de öngörülebilir…

Bu çerçevede, AK Parti içinden ve/veya dışından bu partiye, alternatif bir partinin ortaya çıkabilmesi için, öncelikle yeni bir partiye ihtiyaç duyulan vasatın oluşması gerekir. Sonrasında da o zaman kadar yapılanlar ve yapılmayanlarla ilgili sağlam bir söyleme ve programa/projelere ihtiyaç vardır. Bunlarda yetmez. Eğer yeni parti, AK Parti/AKP’ye alternatif bir parti olacaksa, hiç şüphesiz AK Parti’nin kitlesel tabanı ile “bırakın zıtlaşmaya”, güçlü bir bağ kurabilmesi zorunludur. Ya da “iktidar” partisine alternatif ve yeni modelde bir türlü oluşturulamayan –ki bunun nedenleri ayrıca tartışılmalı- “Çağdaş Sosyal-demokrat” bir örgütlenmeyi gündeme taşınabilmelidir. Ve rejimin böyle bir partiye güçlü bir şekilde ihtiyaç duyduğu da malumdur…

Bu bağlamda yeni partileri mercek altına aldığımızda görülmektedir ki, alternatif olabilecek bir “sosyal demokrat” partinin organize edilmesi zor olduğu açıktır. Süreç içerisinde algı yönetimi teknikleriyle oluşturulan malum atmosferde bahse konu taban üzerinden alternatif parti neredeyse oluşturulamaz. Ancak, olağanüstü şartların yaşandığı bir dönemde, alternatif bir partinin AK Parti tabanı üzerinde oluşturulması zor da olsa mümkündür. Gelecek Partisi ve yeni kurulacak partinin hareket alanı da AK Parti tabanıdır. Dolayısıyla alternatif olma hesabı yapan partilerinde güçlü söylem, program ve projelere ihtiyaç duyduğu gibi aynı zamanda söz konusu toplumsal tabanı rahatsız edecek söylem ve “duruş”lardan kaçınması da gerekmektedir. Yakın zamanda güçlü bir şekilde vurgulaman “vefa” söylemleri sonrasında –iç ve dış muhalefet ile- benzer olarak algılanacak söylemlerle bu partilerin, bir yerlere varması mümkün değildir. Ve söz konusu parti liderinin bu değişimini, “ilkesel” bir gerekçeyle ortaya koymak yerine “muhalefet”in yöntemlerini kullanarak ve “algı yönetimi”ne başvurarak izaha çalışması ibret vericidir… Konuyu daha net görebilmek üzere, “Derin Gerçekler” programında Abdurrahman Dilipak’ın Ahmet Davutoğlu ile görüştüm; kendisine sordum: ‘Neden yeni bir parti kurma gereği duydunuz?’ sorusuna ve Davutoğlu’nun çok sığ ve inandırıcılıktan uzak şu cevabına bakmak yeterlidir. Davutoğlu, diyor ki; ‘R.T.Erdoğan/AK Parti’nin başına bir hal gelmesi halinde AK Parti’nin yerine alacak ve bu partiden ayrılanlar ve küskünlere bir adres olarak Gelecek Partisi’ni kurduk!’… Sizce bu ifadeler gerçekliklerle ne kadar bağlantılı? Söylem ve eylem bütünselliği çerçevesinde okunabilir mi? Ahmet Davutoğlu’nun, AK Parti Genel Başkanlığı ve Başbakanlığa getirilme sürecindeki iddialı/AK Parti ve liderini öven, “vefa” vurguları yapan söylemleriyle “telif” edilmesi mümkün mü? Ve tüm bunların parti tabanındaki yansımalarının ne alması beklenir? Davutoğlu bu süreçte ne beklemektedir?..

“Müslümanlar nereye gidiyor?!” sorusu bu noktada önem kazanmaktadır. Ancak, kendilerini Müslüman olarak tanımlayanların oluşturduğu geniş spektruma bakıldığında da, bunların büyük bir kesiminin, “temel referans”ımız ile bağlantılarının tartışmalı olduğu tespitini yapabiliriz. Bu da göstermektedir ki Müslümanlık iddiasında olanların büyük bir kısmı, İnançları konusunda “net”lik gibi bir kaygı taşımamaktalar… Daha özel bir çerçevede içinde değerlendirilmesi gerekenler ise, çeşitli nedenlerle, “sistem-içi”ne savrulma süreçlerinde , -bir süre sonra- rejimin farklı renklerdeki siyasi aktörlerine dönüşmekteler. “İkbal beklentileriyle ideolojik/ “dini” kaygılarını telif-uzlaştırma” süreçlerinin akıbetlerini yaşamaktadırlar. Ne yazık ki…

“Sistem” ve “parti”den bahsederken, küfür ve şirk sistemlerinin çağdaş versiyonu olan “Laik-demokratik” bir siyasi yapıdan söz ediyoruz. Söz konusu sistemin, felsefi arka planını, temel değerlerini ve kavramlarını görmezlikten gelenler, daha da ileri giderek, “Laik-Demokratik” zihniyeti “evrensel” kabul edenlerle birlikte aynı yol yürümektedirler. Farkında olanları ve olmayanlarıyla… Ki Bunlar ya “Müslümanların Sorunlu Tarihi”ndeki sorunlu anlayışların takipçileridir. Ya da, bazı temel gerçekliklerin farkına vardıktan sonra, “sonuç odaklı bir mücadele” ile tez zamanda hedefe ulaşabileceklerini zannetmektedirler… Yaşananlardan ibret almak yerine “Modernist” söylemlerin cazibesiyle savrulmaya devam etmektedirler…

Hâlbuki “Hakikati arayış süreci” hayat mücadelesi/sınavı bitinceye kadar devam etmektedir. Bu konuda ısrarlı ve ciddi olmak durumundayız. “Ehem-mühim” meselesini bir kez daha düşünmeliyiz: Mühim önemlidir, ehem ise en öncelikli ve önemlisidir!

 

Not: Bu yorum Şubat sayımızda yayınlanan “İlkesiz Değişim” sürecinin tezahürleri yazısından sonra okunursa daha net anlaşılacaktır. http://www.iktibascizgisi.com/sistem-ici-mucadelenin-farkli-asamalarinda-ilkesiz-degisimin-tezahurleri

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir