GenelMektuplara Cevap

Şerde Şer’ilik Aranmaz

Müslüman’ım diyen insanlar namazın kılınışını, haccın yapılışını, abdest’in alınışını Peygamber (as) dan öğrenmemizin gerekli olduğunu savunurlar da; İslamî olmayan düzenlerde, İslam’ın nasıl iktidar edileceği konusunda, kime ve neye bakmaları gerektiğini akıllarına getirmezler. İşin bu kısmını ya dinden saymazlar yada dinin bunlarla ilgilenmediğini düşünürler. Hâlbuki siyasettin de bir ibadet olduğunu düşünmezler

Emine Ceyhan / VİYANA – Kemal ŞEN/ İzmir

Emine Ceyhan / VİYANA: SORU: Biz Müslüman bireyler olarak, mevcut sisteme entegre olup yani bir şekilde bu sistemin içinden yer kaparak mı Kur’anı hayata taşımalıyız? (daha doğrusu taşıyabilir miyiz, buna ruhsatımız var mı?) Yoksa düzeni reddederek mi bu işe baş koymalıyız? Maide Suresi’nde ki o belirgin ayetler (44-47) bir yandan baktığımızda ayan beyan bize Allah’ın hükümlerinden gayrisine “La” dememiz gerektiğini öğretirken, nasıl oluyor da gayr-i İslami bir sistemde siyaset yapabiliyoruz? Maalesef ki birçok kardeşimiz Müslümanların yaşama alanını genişletmek için, toplumda söz sahibi olabilmek için hazin bir mücadele içindeler. Temeli sağlam olmayan bir ideolojinin içerisinden yer kaparak üzerine iyi şeyleri inşa etme düşüncesi ne kadar doğru? Kendini ‘öteki’ne bakarak var etme çabası…

CEVAP: Bu gün Müslümanların üzerinde düşünmelerini istediğimiz bir konuda birazcık sesli düşünmeye çalışalım istiyoruz. İnsanı yaratan Allah(c.c.) insanın ihyası, İslam’ın İlası ve toplumun tevhidi bir zeminde inşası için elçiler göndermiştir. Elçiler gönderildikleri toplumda bir ömür devam eden bir mücadele vermiş, elçisi olduğu dini insanlar tarafından yaşanır hale getirmek için Rabbani bir metotla işe koyulmuş, Rabbinin kendisine çizdiği rotayı takip etmiştir.

Allah elçisinin takip ettiği rota, vahyin kendisine rehberlik ettiği yoldur. Bu yolu takip edersek, ilk durağımız Alak suresinin oku emriyle başlayan ilk beş ayetine varacaktır. Bunun ardından, Müddessir ( 74/1-7), Müzzemmil (73/1-7) ve Kalem surelerinin ilk ayetlerinin (68/1-8) geldiğini görürüz.

Bunu takip eden süreç ise en yakın aşiretinin İnzar edilmesi olayıdır.

“O halde sakın Allah ile beraber başka bir ilaha kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun! Öncelikle en yakın akrabalarını uyar. Sana uyan müminleri kanatların altına al. Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım.” (Şuara 26/213-216)

Aşiretini uyardıktan sonra, o güne kadar sessiz ve derinden yürütülen davetin tüm insanlığa ilan edilmesinin zamanı gelmiş olacak ki, Allah (c.c.) daveti alenileştirmek için şöyle buyurur:

(Ey Muhammed!) “Sana emrolunanı açıkça söyle ve ortak koşanlardan yüz çevir! Muhakkak ki alay edenlere karşı biz sana yeteriz. Onlar Allah ile beraber başka bir ilah edinenlerdir. (Kimin doğru olduğunu) yakında bilecekler! ” (Saffat 37/94-96)

Bu tavrın gösterilmesi istendiği zaman dilimi, Mekke döneminin dördüncü yılıdır. Bu yıldan itibaren hicrete kadar müşriklerin sergilediği tavır çok manidardır. İşin başında bir dönem görmezden gelinmiş ve ilgisiz kalınmış ki kimsede ilgilenmesin, böylece unutulup gitsin istemişlerdir. Ancak Muhammed (as) ve ona gönül veren insanların hız kesmeden yollarına devam ettiklerini görünce, inananları dininden döndürmek için, zayıf olan Müslümanlara şiddet uygulamaya yönelirler. Bu yöntemle Müslümanları sindirebileceklerini düşünürler. Fakat bu yöntemin etkili olmadığını görünce tavize başvururlar. Mekke’nin yönetim merkezi olan “Darun Nedve’nin” Muhammed (as) verilmesini teklif ederler. Ancak bunun karşılığında da Muhammed (as) dan davasından

vazgeçmesini isterler. Bu teklife Peygamberin cevabı:”Güneşi sağ elime ayıda sol elime verseniz ben bu davamdan asla vazgeçmem” olur.

Bu defa kendilerince en etkin tekliflerini yaparlar ve derler ki:” Sizinle anlaşalım, hem de sizin lehinize olacak şekilde. Ey Muhammed! Bir ay sen bizim tanrılarımıza ibadet et, bizlerde onbiray senin ilahına ibadet edelim.” Bu teklife Rabbinin cevabı şöyle olur:

“Deki: ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmıyorum. Siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz. Ben sizin taptıklarınıza asla tapmam. Siz de benim taptığıma tapmazsınız. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.” (Kafirun 109/1-6)

Bundan sonraki süreçte mengene yöntemiyle (gevşet sık gevşet sık) yıpratma politikasına devam edilir. İşkence ve zulmün her çeşidi denenir. Müslümanlara ambargo uygulanır. Önce iki kez Habeşistan’a sonra da Medine’ye Müslümanların hicreti gerçekleşir. Gemisini terk etmeyen kaptan misali en sona Peygamberimiz kalmıştır Mekke’de. Müşrikler son çare olarak Peygamberi öldürme kararı alırlar.

“Hani bir vakitler, o kâfirler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı da, onlar tuzak kurarken Allah da karşılığında tuzak kuruyordu. Öyle ya, Allah tuzakların en hayırlısını kurar.” (Enfal 8/30)

Bunun üzerine hicret emri gelir ve onların bu hevesleri kursaklarında kalır: “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceği umulur. De ki: «Rabbim! Beni dâhil edeceğin yere hoşnutluk ve esenlikle dâhil et; çıkaracağın yerden de hoşnutluk ve esenlikle çıkar. Katından beni destekleyecek bir kuvvet ver.»(İsra 17/79,80) Bunun üzerine bekleyen son kafile de yola çıkar. On günlük meşakkatli bir yolculuktan sonra sağ ve salimen Medine’ye gelirler. Böylece taşrada İslam devleti kurulmuş olur. O güne kadar müşriklerin saldırılarına cevap vermeyen, sabredip katlanan Müslümanlara Allah cihad emrini verir:

“Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette Kadir’dir.” (Hac 22/39)

Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra cihad eden ve sabreden kimselerin yardımcısıdır. Bunlardan sonra Rabbin elbette çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”(Nahl 16/110)

Ey Peygamber! Sana ve sana uyan müminlere Allah yeter. Ey Peygamber! Müminleri cihada teşvik et. Eğer sizden sabredici yirmi kişi olursa iki yüz kişiye galip olurlar. Ve eğer sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar şüphe yok ki, hakkı anlamaz bir kavimdirler.” (Enfal 8/64-65)

Bundan sonra karşılıklı mücadele ve kıtal Bedir, Uhud ve Hendek… Savaşlarıyla devam ettiği gibi, bu cephede kıyamete kadar da devam edecektir. Mekke’de bir kişi ile yola çıkan İslam’ın Medine’de devletleşene kadar geçirmiş olduğu bu süreç, Rabbani bir metodolojiyi oluşturmaktadır. Bir kişi ile yola çıkılarak kitleye nasıl hâkim olunacağını bizlere gösterdiği gibi; bir fikrin topluma nasıl götürüleceğinin metodunu da ortaya koymaktadır.

Müslüman’ım diyen insanlar namazın kılınışını, haccın yapılışını, abdest’in alınışını Peygamber (as) dan öğrenmemizin gerekli olduğunu savunurlar da; İslamî olmayan düzenlerde, İslam’ın nasıl iktidar edileceği konusunda, kime ve neye bakmaları gerektiğini akıllarına getirmezler. İşin bu kısmını ya dinden saymazlar yada dinin bunlarla ilgilenmediğini düşünürler. Hâlbuki siyasettin de bir ibadet olduğunu düşünmezler. Namaz kılarken kime itaat ediyorsanız (halkın işleriyle uğraşmanın adı siyasettir;) siyaset yaparken de aynen namazı adına kıldığınız Allah’a itaat edeceksiniz demektir. Çok meşhur olmuş İfadesiyle “bu dinin ibadeti siyaset, siyaseti de ibadettir.” Müslümanlar olarak

iktidara geldiğinizde İslam’la hükmederken, Allah ve resulüne tabi olmayacak mısınız? Elbette Müslüman’ım dediğinizde samimi iseniz tabi olmak zorunda olacaksınız. Peki, iktidara geliş yolunda kime tabi olacaksınız? Bu konuda örneğiniz, ölçünüz, değer yargılarınız, yönteminiz İslam’dan, Peygamberi olmaktan uzak mı olacak? Bu günlerde yaptıklarınızdan Allah size hesap sormayacağına dair bir söz mü verdi? Allah elçisine 13 yıl Mekke’de boşuna mı çile çektirdi? Yapılan tekliflere niçin evet demedi diye düşünmeyecek miyiz? Bu işlerin Peygambere bile bırakılmadığını görmüyor muyuz?

“Sana sebat vermemiş olsaydık, andolsun ki, az da olsa onlara meyledecektin. O takdirde sana, hayatın da ölümün de, kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” (İsra 17/74-75)

Müslümanların en büyük hatası: Namazlarında örnek aldıklarını söyledikleri Peygamber (as)mı, tebliğde, siyasi mücadelede, İslam’ı iktidara taşımada ve dini hayata uygulamada örnek almayı görmezlikten gelmeleridir. Mücadele biçimini örnek almayanlar, sistem içi mücadele ettiklerini dillendirirken, Peygamberlerin mücadele sürecinde yapmış oldukları bazı uygulamaları, bağlamından ve bütünlüğünden kopartarak yaptıklarını meşru göstermek için kullanmaya kalkıyorlar. Bununla kendi vicdanlarını rahatlatırken, meşru bir delile dayanıyoruz edasıyla da, Müslüman kamuoyunda da meşruiyet kazanmaya çalışıyorlar. Bu halkı manipüle etmek kolaydır. Ancak Allah’ı ve olayın doğasını bilen Müslümanları yanıltmaları mümkün değildir.

Rabbani metodu kendisine ilke edinen peygamberlerin hiç birisi sistem içi mücadeleyi benimsememiş ve asla böyle bir şeye tevessül etmemiştir. Dillerine doladıkları Hz. Yusuf (as)ın Mısır azizinin varlığında icra etmiş olduğu görev bir hüküm makamı değil, bildiğimiz bir ambar memurluğu idi. Ayrıca bu dönemde henüz peygamberlik görevi verilmiş de değildi. Yapacağı iş ile ilgili dilediği gibi hareket edecek ve işine hiç kimse müdahale etmeyecekti.

“Ve böylece Yusuf’a orada dilediği gibi hareket etmek üzere ülke içinde yetki verdik. Biz dilediğimiz kimseye rahmetimizi eriştiririz. Ve güzel davrananların mükâfatını zayi etmeyiz.” (Yusuf 12/56) buyrulan Yusuf (as) ile onların içinde bulundukları şartların hiçbir benzerliği yoktur. Her hareketleri beşeri sistemin yasaları ile kayıtlanmış olduğu gibi, o yasalara bağlı kalacağına da yemin etmişlerdir. Görev ve sorumlulukları ise, sistemi müdafaa ve muhafaza etmek, onunla hükmetmektir. Bu icraat, sıradan bir memurluk gibi değildir. Bir İslam devletinde Gayri Müslimlere hangi makamlar verilmez ise, Gayri Müslim bir devlette de Müslümanlar o makamlara gelemezler. İşte bahsini etmiş olduğunuz Maide suresinin ilgili ayetlerine hedef olan makamlar da bunlardır. Muhammed (as) Mekke’deki 13 yıllık mücadelesinde Dar’un Nedve’nin hangi teklifini kabul etmiştir? Ne uyguladıkları şiddet ve zulümler, ne de verdikleri tavizler onu davasından asla vazgeçirememiş olması tesadüfî bir karşı duruş olabilir mi? Bunca ilkelilik bir tesadüfün eseri olması mümkün değildir. Yukarıda zikrettiğimiz ayetler, merhale merhale mücadelenin seyrini belirlediğini görüyoruz. O kendisini elçi olarak gönderenin emriyle hareket eden bir peygamberdir. Bu yolun son takipçisidir. Kendisinden önce gelip geçmiş elçilerin tüm tecrübelerinden istifade etmesi için, bulunduğu durumu ilgilendiren peygamber hayatlarından kesitler sunulmuştur:

“Kuran’ı yalanlayanları sen Bana bırak; Biz onları bilmedikleri yerden yavaş yavaş azaba yaklaştıracağız. Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu benim planım çok sağlamdır! Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar? Yoksa gaybın bilgisi kendilerinin katında da onlar mı yazıyorlar? Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, öfkeyle dolmuştu da Rabbine nida etmişti. Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, kınanacak bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.” (Kalem 68/44-49)

Bu uyarılar nedeniyledir ki Peygamber (as)hicret emrini alana kadar (İsra 17/79-80) Mekke’yi terk etmemiştir. Allah’ın bu sünneti bütün Elçileri için geçerli olduğu gibi, tevhidi düşüncenin tüm ilkeleri de Peygamberler için değişmez yasalardır. Bu nedenle hiçbir peygamberin tevhide halel getirecek hiçbir uygulaması olmaz, olamaz. Peygamberler Tarihinden destek aramalar, sistem içine kayan siyasilerin yapmış olduklarını meşru gösterme gayretlerinden başka bir şey değildir. Çoğunluğun hak, insan aklının ilah, istek ve arzuların yol gösterici olduğu beşeri sistemlere Peygamberler göndererek tarihe müdahale eden Allah, Allah’ı yaşadıkları hayata müdahale ettirmeyen sisteme ve o sistemi sistemin kurallarıyla işletmeye talip olan “Müslümanlara” asla onay vermez. Kendi mülkünde hükümranlığına müdahale edilmesini de asla meşru görmez.

“Allah size kendinizden bir misal vermektedir: Size verdiğimiz rızıklarda, emrinizde bulunan kölelerinizin de eşit surette hak sahibi olmalarına razı olur ve birbirinizi saydığınız gibi bu ortaklarınızı sayar mısınız?.. Düşünen bir millete ayetleri böylece uzun uzadıya açıklıyoruz.” (Rum 30/28)

Akledeler için bu örnek üzerinde düşünmek sorunu çözmek için yeter de artar. Her akıl sahibi durup düşünsün. Hangi fabrikatör işçilerinin bu fabrikada mülkiyet iddiasında bulunmasına rıza gösterebilir? Hangi çiftlik sahibi ağa marabalarının çiftliğinde mülkiyet sahibi oldukları iddiasını kabul edebilir? Hangi insan “bisikleti” üzerinde başkasının hak iddia ettiğini kabullenir? İnsafla düşündüğünüzde olayın vahametini göreceksiniz. Allah’ın mülkünde mülk sahibi olduğunu iddia edenlerin; Onun adına hükmetmeye, hükümler koymaya, Allah’ın kullarını kendine kul edinmeye kalkanların, nasıl bir zulmü icra ettikleri anlaşılacaktır. Bunu yapanlar ister din adına yapmış olsun isterse dünya adına halk adına olsun yaptıkları zulüm, yapanların da zalim olmasını değiştirmemektedir.

Kemal ŞEN/ İZMİR SORU 1: “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. O bunu peygamberin diğer bir eşine haber verince, Allah da bu durumu peygambere bildirmişti, o da bir kısmını yüzüne vurmuş bir kısmını da yüzüne vurmadı. Peygamber bunu ona haber verince eşi “Bunu sana kim söyledi?” dedi. Peygamber: “Bilen, her şeyden haberi olan Allah bana söyledi ” dedi.”

Tahrim suresi 3. ayette peygamberin eşlerinden birine gizlice söylediği bir sözü Allah peygamberine haber veriyor. Bu durum Peygamberin Kur’an dışında da vahiy almasına bir delil olarak gösterilebilir mi? Buradan hareketle Kur’anda olmasa da Peygamber böylesi Allah ile haberleşmesi bağlamında haram ya da yasaklar belirleyebilir mi?

Hüseyin BÜLBÜL CEVAP: Bu olayın cereyan edişini şöyle anlamalıyız: Peygamberimizin hanımları arasında söz konusu olan bir durumla ilgili olan bir rahatsızlıktan kurtulmak için söz konusu olan şeyi bir daha yapmamaya söz verir. İlk iki ayet bununla ilgilidir.

Üçüncü ayetten itibaren anlatılan ise şöyle: Bir gün Peygamber (as) eşlerinden birisine bir sır verir. Verilen sırrın mahiyetini bilmiyoruz. Sır verilen kimse bu sırrı diğer eşine söyler. Olayların bu kısmı henüz ayetler gelmeden olmuştur. Bahsedilen sırrın ifşasından sonra ise Allah Teâlâ bu surenin 1. Ayetinden 5. Ayetine kadar beş ayeti bir defada indirerek konuyu tüm yönleriyle anlatmaktadır. Peygamberimizin hanımına anlattığı zaman hanımlarının vereceği tepkiyi ve peygamberimizin onlara vereceği cevabı ve sonucunda Peygamberimizin eşlerine yapmış olduğu tehdit ve tavsiyeler

de dâhil olmak üzere hepsini aynı anda indirmiş ve olayın bütün yönlerini Peygamberimize açıklamıştır.

Bu nedenle peygamberimizin bilgilenmesi bu vahiylerle olmuştur. Vahyi bilgiler yani bu ayetler peygamberimize geldiğinden hanımlarının haberi olmadığı için hayrete düşerek : “Bunu sana kim haber verdi” sözüne Peygamberimiz de, “her şeyi bilen Allah haber verdi” buyuruyor. Ne ile? İşte okuduğumuz Tahrim suresinin ilk beş ayetleriyle bilgilendirmiştir. Bu ayetlerin indiriliş amacı da budur. İddia edildiği gibi “gayri metlüv” vahiyle bildirilmiş olsaydı, bu ayetleri Allah ne diye gönderecekti?

Olayın bu şekilde anlatılması Kur’an’ın üslubudur. Allah için zaman kavramı yoktur. Onun için insanlığın başladığı andan kıyamete kadar dünyada olacaklar ve kıyametten sonraki ahiret hayatında olacakların hepsi olup bitmiş gibi anlatılmaktadır.

“Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını gözeterek Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Allah, (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmanızı size meşru kılmıştır. Sizin yardımcınız Allah’tır. O, bilendir, hikmet sahibidir.” (Tahrim 66/1-2)

Bu olayı ve o konudaki hükmünü açıladıktan sonra üçüncü ayette de şöyle buyuruyor:

“Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: Bunu sana kim bildirdi dedi? Peygamber: Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi, dedi.

Bundan sonra da Peygamber eşlerinden ikisinin bu işi yaptığını ve bundan sonra ne yapmaları ile ilgili olarak ta şöyle buyuruyor:

“Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz, (yerinde olur). Çünkü kalpleriniz sapmıştı. Ve eğer Peygamber’e karşı birbirinize arka çıkarsanız bilesiniz ki onun dostu ve yardımcısı Allah, Cebrail ve müminlerin iyileridir. Bunların ardından melekler de (ona) yardımcıdır.”

Sonra da olabilecek bir başka alternatifi gözlerinin önüne koyarak, Peygamberin onlara mahkûm olmadığını bildiriyor ve ona göre kendilerine çekidüzen vermelerini temin için de şöyle buyuruyor:

“Eğer o sizi boşarsa Rabbi ona, sizden daha iyi, kendini Allah’a veren, inanan, sebatla itaat eden, tevbe eden, ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verebilir.” (Tahrim 66/1-5)

Böylece olayı bir bütün olarak düşünmemizin gerekli olduğunu düşünüyoruz. Allah gerekli olanı elçisine Kur’an’la bildirmiş, onun vahiylerinin hiç birisi Kur’an dışında kalmamıştır. Bu nedenle “İnsanlara Kur’an’la öğüt ver”(Enam 6/70) buyurmuştur. (Ayrıca bu konuyla ilgili geniş malumat için, Anlam yayınlarından çıkan “Müslümanların sorunları” isimli kitabımızın 200-3 sayfalarında “Kuran dışında vahiy var mıdır?” başlığı altında yazılanlara bakabilirsiniz)

Sorunuzun ikinci kısmına gelince, peygamberlerin helal ve haram koyma yetkisinin olmadığını Allah, Tahrim suresinin birinci ayetiyle haber veriyor. Değil başkasına, Peygamber kendisi için bile Allah’ın helal kıldığını kendisine haram kıldığı için bu ayete muhatap oluyor. Yeminini bozmasını ve o helalden istifade etmesini buyuruyor.

Ancak halkın umuru ile ilgili olarak devlet başkanlığı sıfatıyla Başta Peygamberimiz ve sonrada bu idari görevleri yapan kimseler maslahat gereği bazı yasaklar ve emirler verebilirler. Bu yasaklarla haram kılmayı karıştırmamak lazım. Örneğin: hayvanların küçük yaşta kesilmesini yasaklamak, hayvanların nesillerini korumak için avlanma yasağı koymak gibi. Doğal yeşilliği korumak için ağaçların kesilmesini yasaklamak; yeşilliğin artırılması için her insana belli miktarda ağaç dikme mecburiyeti getirmek gibi konularda, emir ve yasaklar konulabilir ve bunlar Allah’ın emir ve yasakları gibi telakki edilemez. Peygamberimizin yaşadığı dönemde Kur’an da olmayan bazı yasaklar koymasını da böyle anlamamız gerekir.

SORU 2: Biz Müslümanların seçimle milletvekili belirlemesi ve bu kişileri meclise göndermesi hüküm koyma yasa yapma bağlamında Kur’an’a ters düşeceğinden caiz değildir denilebiliyor fakat Müslümanlar hüküm belirleme değil de topluma hizmet götürme bağlamında bağımsız olarak belediye seçimlerine neden katılmıyor? Bunda İslam’a ters bir durum var mı? Varsa devlet memurluğu yapmak bu sisteme vergi vermek ve birçok konu normal karşılanırken bu durum neden ayrı görülüyor?

CEVAP: Bu konuyu sistemden ayrı düşünmek ne kadar doğru olur? İşin içine girmeyince durumun ne olduğunu anlamakta mümkün olmuyor. Sistemi işletmek mahalle muhtarından başlar, devlet başkanına kadar gider. Belediyeler de sistemin kendine verdiği yasal yetkiler çerçevesinde işleyişini sürdürmek zorundadır. Hiçbir şey ben istiyorum veya bu işi ben istemiyorum la olmuyor. Devlet başkanın da mahalle muhtarının da görev ve yetkileri Ana yasa ile belirlenmiştir. Yapılması gerekeni yapmak zorundadır yapılacak işi istemese de. Örneğin: mahalli idarelerde ne kadar kahve gazino meyhane… hane varsa hepsine ruhsat verip işletmelerini sağlamak mahalli idarenin işidir. Ben bunları istemiyorum deme yetkiniz yoktur. Kanunen mecbur edilmişsinizdir. Olay halka hizmet olarak görülüyorsa da, bu hizmetin de laik ve demokratik akide çerçevesinde yapılması gerekiyor. Başka bir anlayışa geçit verilmez. Halka hizmette sisteme hizmet, sistemin istediği gibi hizmettir. Halka hizmet hakka hizmet değildir. Çünkü hizmet hakkın istediği türden bir hizmet değildir. Yerel idareler en temelden/halk ayağından sistemi besleyen toprak gibidir. Bu nedenle iktidarın tüm ağırlığını ensesinde hissederler.

Devlet memurluğundan farkı yok kısmına gelince, memur olmak, esnaf olup vergi vermek, çiftçilik, çobanlık yapmak ta aynı sisteme hizmet etmek olarak farkı yoktur. Fakat bundan başkada bir memlekette yaşamak, ekmek kazanmak şansı yoktur. Allah kimseye gücünün yetmeyeceği bir teklifi yapmaz (Bakara 2/286) hükmünce, toprağa basmadan bir ülkenin topraklarında yaşamadan ve bir iş yapmadan yaşamak mümkün değildir. Bu nedenle İslam’a göre işler ikiye ayrılır, bizatihi haram olanlar: içki üretmek, içirmek, taşımak v.b., kumar hane işletmek veya böyle bir yerde çalışmak, İnsanlara haramla hükmetmek v.b. gibi. İnsan bunlardan uzak durarakta yaşaya bilir. Yapılan işin kendisi bizzat haram değilse o işi yapabilir. Bu da dolayısı ile haramdır. Haramlığı işin kendisinden kaynaklanmasa da sonucu itibariyle küfre hizmet etmiş olmaktan kaynaklanmaktadır. Fakat bundan kurtulmanın da imkânı yoktur. Yeryüzünde bir İslam devleti olsa da, Müslümanları kendi ülkesinde yaşamaya davet etse; o zaman başka bir yerde yaşamak ve o ülkeye hizmet etmekte

bizatihi haram olur. Bununla beraber Müslümanların lideri her ülkedeki Müslüman’a bulunduğunuz yerde kalacak İslam için çalışacaksınız emrini verirse, sorun kalmaz. Her Müslüman’ın bulunduğu yer islam’ın siperleridir ve siperlerin korunması gerekir.

Mekke’de Peygamberimiz de ilk Müslümanlarla beraber on üç yıl aynı durumda yaşamak zorunda kalmışlardı. Onlarla sadece o zemini paylaşmışlar fakat hiçbir zaman onların düşüncelerini, dini etkinliklerini paylaşmamışlar; yaptıkları cazip tekliflerini kabul etmemişlerdi. Böyle bir zeminde Müslümanların şöyle bir talepleri olmamıştır: “Biz Müslümanlar Kâbe’nin hizmetlerine talibiz biz bu işi iyi yaparız” diye bir teklifte bulunmamışlardır. Peygamberimizin bu duruşunun bizim için bir anlamı olmalı değil mi?

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir