Genel

Sessiz derinlik

Gökhan Özcan7Yeni Şafak

“Artık dünyada olan bitene gerçekten anlam veremiyorum” diye söylendi kendi kendine, “hoş, kendimde olan biteni anladığım da pek söylenemez ya!”

Gözümüzün önünde cereyan eden şeylere bir kamera gibi objektif, soğuk, önyargısız baktığımızı düşünüyoruz nedense. Oysa yaşanan her şey, ona şahit olan insan sayısınca farklı yoruma tâbi tutuluyor. Görmek dediğimiz şeyin kendisi dahi, gözlerimizde başlayan optik sürecin veri sağladığı bir yorum aslında. Her gördüğümüz şey, beyne iletilen bir sinyal sadece, onu beynimiz ya da belki daha doğru seçimle bilincimiz bir anlama kavuşturuyor. Kimilerine göre de bilincimizde zaten bir anlam var, o anlam optik sürecin sonunda gözlerimiz vasıtasıyla bir görüntüye kavuşuyor. Her iki durumda da yorum mefhumunu hesaba katmadan sadece duyusal mantıkla durumu açıklamanın imkanı yok. O halde, her yorumun, yoran kişinin inancından, duygularından, inandığı değerler dünyasından, fikir ve kanaatlerinden etkileneceğini kabul etmek durumundayız. En büyük meselelerden en kayda değmez teferruata kadar her meselede bu kadar birbirinden farklı fikir ve anlamlandırma ortaya çıkması da bu gerçeğe işaret ediyor. Bu olumlu anlamda da, olumsuz anlamda da böyle…

“Somut gerçekler, inançlarımızın yaşadığı aleme nüfuz edemez, bu inançları doğurmadıkları gibi, öldüremezler de; onları sürekli olarak yalanlasalar da, zayıflatamazlar; ardı arkası kesilmeyen bir felaketler veya hastalıklar silsilesi, bir aileyi, Tanrı’nın iyiliği ya da aile doktorunun yeteneği konusunda şüpheye düşüremez” diyor Kayıp Zamanın İzinde kitabında Marcel Proust.

Her insanın şu alemde bir hikayesi var derken, onun sadece görünür dünyada yaşadıklarına değil, idrakine, kavrayışına, anlam dünyasına ve daha da önemlisi duyular alemiyle asla sınırlanamayan derunî irtibatlarına da vurgu yapmış oluyoruz. Her hayat gibi, her can gibi, her kavrayış, her hissediş de biricik… İnsanı, duyular aleminin standart algılarına kilitlemeye çalışan modern zihniyet, hayatın anlamsal zenginliğini ortadan kaldırdı neredeyse. Her insanın içinde bir dünya barındırdığı, hatta her insanın kendi başına bir alem olduğu gerçeğinden uzaklaşan insan muhakemesi birbirini aziz bilmek inceliğinden uzaklaştı, gerçekliğin her insanın muhakeme ve muhayyilesinde başkalık arzettiği bilgisinden tamamen mahrum kaldı. Dünyayı bu kadar sertleştiren, insanları kendilerine ve başkalarına karşı bu kadar yabancılaştıran şey de bu aslında en temelde.

“Seni arayan herkes,/ arar yanlış yerde./ Seni bulanlar ise, seni bağlar/ bir davranışa ya da resme./ Bense kavramak istiyorum/ seni toprağın kavradığı gibi;/ ben olgunlaşırsam/ olgunlaşır senin dünyan” diye yazmış Rainer Maria Rilke, ‘Dua Saatleri Kitabı’nda.

Bir de şunu düşünün; hayatın içine kadar girip kendine ilişecek bir görüntü bulamayan bir anlam ne hisseder?

Berrak gecelerde başımızı kaldırıp gökyüzüne bakarız, içimizdeki yıldızlar oradadır. Maviliklerden sekerek ufka doğru koşar bakışlarımız, içimizin yelkenlerini şişirdiği gemiler oradan geçer. Bir kapı açılır, daha önce hiç görmediğimiz biri içeri girer, zamanın en başında sonsuzca sevilmiştir içimizde. Bir şey olur, kalbimiz kırılır, yıllanmış sızısı çıkar gelir içimizden.

“İnsanın dünyadaki hikayesi buzdağının görünen yüzü kadar” dedi beyaz saçlı adam, “asıl hikayemiz sessizliğin derinliklerinde”.

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir