GenelMektuplara Cevap

Şeyhin Kerameti Kendinden Menkul İmiş!

Esma Yurtsever/ İskenderun

Allahın selamı üzerinize olsun! İslam ile ilgilenmeye yeni başladım. Bu konuda fazla bir bilgimin olmadığını itiraf etmeliyim. Bu vesile ile komşularım bana ilgi duymaya başladı. Daha önceden göstermedikleri ilgiyi ve sevgiyi gösteriyorlar. Birkaç kerede beni toplantılarına götürdüler. Orada anlatılanlar garibime geldi. Benim bilip tanıdığım kadarıyla insanlarda böyle bir özellik olduğunu ne duydum ne de gördüm. Dünyada Üçler, yediler, kırklar, gavslar, kutuplar varmış. Dünyayı onlar yönetiyorlarmış. Bu durum çok garibime geldi. Fakat bu konuda bir şey de bilmiyorum. Sizden ricam bu konuda beni bilgilendirir misiniz?

Cevap: Bu duymuş olduğunuz ifadeler” tasavvuf inancının” insanlara vermiş oldukları sıfatlardır. Bunların her biri belli makamlarda, belli mertebelere ulaşmış insanlara yakıştırılan sıfatlar. Bunlar yarı ilah gibi dünyayı “Allah adına “(!) yönetirler. Öyle yetkilerle donatılmışlar ki; sanki bunlar Allaha muhtaç değil de Allah bunlara muhtaçmış sanırsınız. Aşağıda kendi kitaplarından yapmış olduğumuz alıntılarla daha yakından tanıyacak hayret ve dehşetle okuyacaksınız.

“Tasavvufta, en üstte “insanın-ı kâmil” olan gavs hazretlerinin bulunduğu örgütsel bir yapılanma vardır. Rical-ul gayb diye isimlendirilen bu yapı, “gayb adamları” yâda “gayb erenleri” olarak da adlandırılır.

Onlara göre Yaratıcının kâinattaki işlerini bu örgüt yürütür. Örgütün en üstünde Gavs bulunur. Gavs yada Gavsı azam diye isimlendirilen bu başkan, örgütün en büyüğüdür.

Gavslar Kuran’ın, “Yeri döşedik ve oraya sabit dağlar yerleştirdik…” (Kaf 50/7)ayetinde ifade edilen “dağlar” mesabesinde görülen kimselerdir. Yani Allah yeryüzünü dağlar ile sabit tuttuğu gibi yeryüzünün idaresini de bu Gavs’larla sabit tutar denilmektedir.(!)

Henüz buların işleri bitmedi devamla şöyle söyleniyor:

Bu örgüt kâinatın hükümetidir. “Hükümeti sufîye” olarak da adlandırılır.

Gavs bu “sufîye hükümetinin” başıdır. Ona bağlı iki imam bulunur. Sağdaki imam “imamı yemin”, soldaki “imamı yesâr”dır. Sağdaki makam “âlemi melekûtu” (Ruhların ve nefislerin görünmeyen âlemi demektir.), soldaki ise âlemi mülk’ü yani dünya âlemini yönetir. Bu iki makama gelecek kişileri kutup tayin eder.

Gavs ve ona bağlı iki imama “Üçler” derler. Zamanın kutbu ölürse onun yerini alacak olan bunlardan biridir. Bunların bilgileri Kutbu’l -aktab’dan bir feyizdir.(yani bunların bilgilerini onlara gavsı azam bir feyz olarak vermiştir.) Bunların ölmesi durumunda âlemin düzeni bozulur.(!)

Üçlerin altında “Ebrâr” (iyiler) denilen Yedi veli yer alır. Onlara da  “yediler” denir. Onların hemen altında da “Necibler”  yâda kırk veli olur ve bunlara da “kırklar” denir.

Yediler zaman zaman manevi olarak bazen de cismen buluşurlar.

Kırklara komutan veliler ya da Ebdallar da denilir. Kırklar yedileri tanımazlar. Fakat yediler kırkları tanır.

Kırkların yâda Ebdalların daha çok Şam’da ve Irakta oldukları söylenir.(!)  Bunlar Allahtan ne dilerse isterse geri çevrilmez.(!)

İbn-i Arabiye göre; Allah evrenin yedi bölgesini yedi Ebdal ile korur. Aynı zamanda yedi semanın ruhaniyeti bu kimselere bağlıdır. Her biri de gücünü yedi semada oturan; İbrahim, Musa, Harun, İdris, Yusuf, İsa ve Âdem gibi nebilerden alır.

Bunlardan başka Nukeba (başkanlar) denilen ve sayıları 300 veya 500 olduğu söylenen kimseler daha vardır ki, bunların görevi yerin içindeki gizlilikleri ortaya çıkarmaktır.(!)

Ayrıca Kırkların altında üç yüzlerden sonra, yedi yüzler ve binler olarak toplanmış Kutbu’l aktab’ın hizmetinde olan görevliler vardır. Bazılarına göre bu sayı 3000ler, 7000ler, 10000lercedir. Velilikteki rütbelerine göre yer alırlar. (Süleyman Uludağ “Abdal”.DİA, C.1,S.59)

“Bu veliler örgütü düşüncesi” ilk defa Irak sûfilerinde görülmüştür. Bunların çıkışında da Şia ve Rafiziliğin etkisi olduğu söylenmektedir.

Kutub sistemi en geniş anlamıyla Muhyiddin’i Arabî tarafından işlenmiştir. Bu konuda “Risaletül Gavsiyye” /(gavsların kitabı) adıyla bir kitap yazmıştır. Diğer kitaplarında da bu konuya yer vermiştir.

Ona göre her şey bağlı olduğu bir kutbun etrafında döner. Aynen değirmen taşının bir demirin/ milin etrafında döndüğü gibi. Tasavvufta Kutub, meleklerin kendisinde en mükemmel şekilde tecelli ettiği en üsteki kişidir. (Yani kutup bir nevi melekleşmiş kişidir.)

Arabiye göre her bir hal için bir Kutub vardır. Hepsinin başında da Kut’bul Aktab en büyük kutup vardır.  Diğer bütün Kutublar Kut’bul Aktab’ın emri altındadırlar.

Bunlar on iki kişidir. Yedisine İklim kutubları denir. Diğer beşine de velayet kutupları ismi verilir. Yani birinin etrafında iklimler döner ona bağlı olarak iklimler ona göre ceryan eder. Diğerinin etrafında da bütün veliler döner onun emriyle hareket ederler demektir)

İbn’i Arabiye göre her topluluğun işi bir Kutba havale edilmiştir. Allah doğuyu, batıyı, güneyi ve kuzeyi onlarla muhafaza ediyor.” (!)

Halkı mümin veya kâfir her memleketin bir kutbu olur diyor ve ardından da Muhiddini Arabi bu yapılanma içinde kendisini ise; “Hatemül evliya” ve “ Kut bul Ekber “ /son evliya ve en büyük Kutub ilan ediyor.

Bu kişilerin, gaybı / gizli alemi bildikleri, yerde ve gökte kendilerine gizli hiçbir şeyin bulunmadığını, her şeye güçlerinin yettiğini ve iradelerine hiçbir kimsenin karşı gelemediğini” iddia ederler.”(!) (Eş Şaranî , el-Yevakit ve’l -cevahir.2/65-66)

İşte tarikatçıların dillerinde pelesenk ettiği üçler, yediler, kırklar, gavs ve kutup denilen şahsiyetler bunlardır. Her biri bir âlemin ilahı gibi sıfatlara sahip kimselerdir.

Bunlar insanüstü bir takım sıfatlarla kendilerini vasıflandırmakta, güçlerine karşı koyacak kimse bulunmadığını söylemektedirler. Güya  Kâinatı Allah Teâlâ bunlarla idare ediyormuş gibi göstermeye çalışıyorlar. Birazcık Kur’an bilgisi olan ve Allahın dinini tanıyan bir insanın bu hezeyanları kabul etmesi mümkün değildir. Halk arasında bunların durumunu anlatan bir deyim vardır: “Şeyhin kerameti/ insanüstü eylemleri kendinden menkul” diye. Yani bu sıfatlara, bu yetkilere ve bu bilgilere sahip olduklarını sadece kendileri söylüyor. Allah ve resulü tarafından hiçbir bilgi söz konusu değildir.

Allah Teâlâ insanlara kendi elçisi olarak gönderdiği ve dinini anlatacak öğretecek ve onlara örneklik edecek insana/ nebi ve resullere böyle bir yetki ve böyle bir özellik vermemiş. Aksine elçilerin de aynen bizim gibi bir insan olduklarını ve gaybı bilmediklerini ayetiyle bildirmiş ve elçilerin diliyle ilan etmiştir:

“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık O’na yönelin, O’ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!” (Fussılet 41/6)

“De ki: Ben peygamberlerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahye dilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (Ahkaf 469)

“De ki: Ben size, Allah’ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben, sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?” (Enam 6/50)

“Ben size: «Allah’ın hazineleri benim yanımdadır» demiyorum, gaybı da bilmem. «Ben bir meleğim» de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor düğü kimseler için, «Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir» diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum.»(Hud 11/31)

(Bu ayetlerde  “De ki” diye hitaba muhatap olan kimse özelde Muhammed (a.s.) genelde ise tüm Allahın elçileridir. Hitabın hususiliği hükmün umumiliğine mani değildir. Çünkü Allah tüm elçilerine aynı mesajı vermiştir. Resullerden sonra da bu ayetleri okuyan her insana aynı emri vermektedir. Bu gerçeğe vakıf olan her mümin aynı mesajı insanlara ulaştıracaktır.)

Allah’ın resul ve nebileri için bunları buyururken, tasavvuf dininin mensupları ve sözde seçkinleri bu yetkileri nereden ve kimden almış olabilirler? Anlaşılan odur ki bu işin kaynağı, sadece kendi hevaları  ve başından beri bir saptırıcı olan şeytan ve dostları olsa gerek!..     Çünkü Allah gaybi bilgiler için şöyle buyuruyor:

“O bütün gaybı bilir. Fakat gabya kimseyi vakıf etmez/ gaybın bilgisini kimseye vermez. Ancak, bildirmeyi dilediği bir elçiye bildirir. Bu durumda o elçisinin önüne ve arkasına gözetleyiciler yerleştirir, ta ki o elçiler Rabbinin mesajlarını, tebliğe muhatap olan insanlara hakkiyle tebliğ ettiklerini kesin olarak bilsinler. Doğrusu Allah, kullarının nezdinde ne var, ne yoksa her şeyi ilmiyle ihata etmiş, her şeyi bir bir kaydetmiştir.” (Cin 72/26-28)

Şeytan ve dostlarından uzak olan, Allaha yakın olur. Şeytanlaşmış olan insanlar sahte bir tavırla insanlara sağdan yaklaşarak küfrün ve şirkin bataklığına çekmeye çalışmaktadırlar. Bunlara karşı korunmanın yolu Allah’ın kitabına sarılmaktır. Anladığımız dilden Allahın ayetlerini okuyup üzerinde düşünerek bize vermek istediği mesajı anlamaya çalışmalıyız. Anladığımızı hayata geçirmeye gayret etmeliyiz ki, kimsenin tezgâhında sermaye olmayalım.  Allaha varan yolun rotası şöyle belirlenmiştir:

“Kim Muhsin olarak/ iyi bir insan olarak yüzünü Allah’a teslim ederse/ Allah’ın yoluna yönelirse, artık gerçekten o kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu Allah’a varır.” (Lokman 31/22)

Allaha varan yolu da ancak yolun sahibi olan Allah belirler. Bunu da böyle bilelim inşallah. Biz burada vermeye çalıştığımız kısa bir bilgilendirmedir. Konuyla alakalı daha geniş bir malumat için Ercümend Özkan’ın “Tasavvuf ve İslam” isimli kitabını veya İbrahim Sarmışın “Tasavvuf ve İslam” isimli kitabını okumanızı tavsiye ediyoruz. Tatmin edici bir bilgeye sahip olacağınıza inanıyorum. Vesselam!..

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir