GenelYazarlardanYazılar

Simurg’u Arayan Asi Çöl Çocukları: “Ezarika”

“Sana lazım olan ancak apaçık tebliğdir…”  (Nahl, 82)

“Anka kuşu yüzyıllar içerisinde hikâye ve masallarda, efsanelerde bolca anlatılan bir kuş.

Pers mitolojisinde Simurg adı ile anılırken Türk Mitolojisinde ise Huma kuşu, Tuğrul kuşu ya da Zümrüdü Anka” olarak bilinmekte.

Batılı kaynaklar ise onu “Phoenix” olarak isimlendirmekte.

Mistik kuş Simurg Fars sanatında kanatlı dev bir kuş olarak resmedilmiştir. Zaman zaman köpek başına ve aslan pençelerine sahip bir tavus kuşu olarak da resmedilir.

Tüylerinin bakır renginde olduğu ve bazen insan yüzü ile de resmedildiği olmuştur.

Antik İran efsanesinde Simurg’un ölümsüz olduğu ve “Bilgi Ağacı”nda bir yuvası bulunduğundan bahsedilir.

Öyle ki o her uçuşa kalktığında, bilgi ağacının yaprakları titrer yeryüzündeki her bitkinin tohumlarının dökülmesine neden olur.

Bu tohumlar dünyanın her yanına dağılır; gelmiş geçmiş her bitki çeşidinin kök almasını sağlar ve böylece de bu bitkiler yoluyla insanoğlunun tüm hastalıkları tedavi edilir.

Onun kanatlarının bir dokunuşunun her türlü hastalık veya yarayı tedavi edeceğine inanılır ve tüm efsanelerde Anka kuşunun ortak özelliği ölümsüzlüktür…

Öleceği zaman bir tür ateş olup kendi kendini yakan ve her defasında kendisinden yani küllerinden yeniden doğan bir kuştur o.

İranlı şair “Feriduddin Attar” eseri “Mantıku’t-Tayr”da (Kuşların Dili) Simurg’u arayan bir kuş sürüsünden bahseder. Eserde Simurg aynı zamanda kendini aramanın sembolüdür.

Efsaneye göre kuşların hükümdarı olan ve Kaf Dağı’nda yaşayan Simurg, Bilgi Ağacı’nın dallarında yaşar ve her şeyi bilir.

Tüm yeryüzü kuşları Simurg’a inanır ve onun kendilerini her sıkıntıdan kurtaracağını düşünürlermiş. Ama uzun bir süre içlerinden onu gören olmamış. Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.

Bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg’un kanadından bir tüy bulmuş. Onun var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg’un huzuruna gidip, yolunda gitmeyen şeyler için yardım istemeye karar vermişler.
Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar.

İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülmüşler. Yorulanlar ve düşenler olmuş.

Önce ‘Aşk Denizi’nden geçmişler sonra ‘Ayrılık Vadisi’nden’ uçmuşlar.

‘Hırs Ovası’nı aşıp, ‘Kıskançlık Gölü’ne’ sapmışlar.

Kuşların kimisi ‘Aşk Denizi’ne’ dalmış, kimisi ‘Ayrılık Vadisi’nde’ kopmuş sürüden.

Kimi hırslanıp düşmüş ovaya, kimi kıskanıp batmış göle.

Aşılması gereken bu son derece zorlu vadiler; aşk, istek, marifet, hayret, tevhid ve yokluk vadileri olarak tanımlanmaktadır.

Anka’yı bulmak için yollara düşen bu kuşların içerisinde sadece 30 kuş Kaf dağına ulaşabilmeyi başarmış…”

Anka kuşu efsanesi insanoğlunun ölümsüzlüğe olan hırsını ve gerçek bilgiye olan açlığını, sabırlı olmanın önemini, çaba göstermenin değerini ve emek sarf etmenin ehemmiyetini vurgulamakta.

Zümrüdü Anka’yı aramak için yollara düşenlerin ve bu çetin yollarda istikametini kaybedenlerin hikâyesidir aslında Simurg …

Bugün bizler de 1500 yıldır İslam toplumları olarak yolumuzu kaybetmiş vaziyette, bize ışık olabilecek gerçek bilgiye ulaştırabilecek Simurg benzeri ölümsüz yol göstericiler arıyoruz.

Bulduklarımız ise genellikle bizi bilgiye ve hikmete değil geçmiş sapkın hariciliğin ya da onların bugünkü temsilcileri olan İşid benzeri şiddet gruplarının yollarına sürüklüyor.

Ya da dışardan birer şefkat ve nur kaynağı gibi gözükse de gerçekte birer süfli çamur yığını olan mistik tarikat bataklıklarına…

***

Allah Resulünün vefatını müteakip zuhur eden itikadi nitelikli ilk fırkadır Haricilik.

Taassup ve katı tavırları yüzünden onları şiddet temelli ilk öncüler sayabiliriz.

Toplumu kendi itikadi anlayıslarına göre düzenlemeye çalışarak sadece kendilerinden müteşekil bir İslam toplumu düşlüyorlardı.

Bunun için her türlü siddete başvurmayı meşru gördüler.

Ve aslında kitaptan delilleri de vardı…

Onların sert ve hoşgörüsüz olmalarının temelinde sığ /halis bedevi olmaları yatıyordu.

Ötekileştirici dilleri ile kimi zaman kendi düşüncelerini benimseyen kimseleri dahi pervasızca tekfir etmekten geri durmadılar.

Dolayısıyla kendi içlerinde de ihtilafa düştüler ve yirmi kadar fırkaya ayrıldılar.

Hz Ali’yi tekfir ederken aynı düşünmüş; müşrik mi yoksa kâfir mi olduğu hususunda ise ihtilaf etmişlerdi.

Her büyük günah işleyenin kâfirliği ve ahirette ebedi cezaya müstahak olduğu hususunda da aynı düşünüyorlardı.

Zalim yöneticilere isyan etmenin vücûbu hususunda da…

***

Haricîliğin alt kolları arasında en katı olanı ve şiddet içeren fikirlerin savunusunu en üst seviyede yapmış olanı Ezârikadır.

Günümüz bazı çağdaş siyasi/dini hareketlere benzerliği yüzünden dünü/bugünü sağlıklı bir şekilde tahlil edebilmek için haricilğin bu büyük kolu Ezarika’nın geçmiş kodlarını irdelemek elzemdir.

Onlar sayıca ve güç itibariyle en kalabalık ve en cesur olan hizipti ve liderleri Nâfî b. Ezrak (v.h 65) haricîliğin ilk öncü fakihlerindendi.

Arap dilini iyi kullanmaları ve hitabet yetenekleri ile çevrelerindeki birçok insanı etkileyerek peşlerinden sürüklediler. Ve çok kısa süre tarih sahnesinde kalmalarına rağmen asırlar boyu siyasi ve sosyal alanda derin izler bıraktılar.

Muhalif olmayı sevmeleri onlara önceleri Emevi karşıtı bir kimlik kazandırırken sonrasında toplumu “biz ve ötekiler” şeklinde katagorize etmeleri sonucuna götürdü.

Şiddet yanlısı tutumları sevilmemelerine ve onlara karşı bir antipati oluşmasına yol açarak hiçbir yerde uzun süre yerleşemeyip kısa zamanda yok olup gitmelerine neden oldu.

Son liderleri olan Katari b. Fucae’nin (v.h 79) ölümü ile Ezarika tarih sahnesinden çekilmesine rağmen benzer fırkalar onlardan aldıkları ilhamla yollarına devam ettiler…

***

Haricîliğin doğuşunu tarihçiler Sıffîn Savaşı sırasında meydana gelen hakem olayına bağlar.

Ali b. Ebu Talib’den ayrılanların oluşturduğu bir fırka oldukları temel varsayım olsa da ilk ortaya çıkışlarını halife Osman’ın öldürüldüğü günlere yani h. 35 lere kadar götürmek daha isabetli olur.

Osman döneminde devletin yönetim kadrosunu Ümeyyeoğullarının kuşatması Emevi-Haşimi çekişmesini yeniden günyüzüne çıkarmış ve Osman’a karşı bir muhalefetin oluşmasına yol açmıştı. Osman sonrası halife seçilen Ali’yi bekleyen en önemli mesele ise Osman’ın katillerini bulması ve cezalandırmasıydı.

Bu talepler sonrası Cemel ve Sıffin’de yaşananları hepimiz biliyoruz. Sıffin’de Ali, Muaviye’nin ordusuna son ve öldürücü darbeyi vurmuş ve Muaviye yenilmişken imdadına Amr b. As yetişmiş; hileye başvurup Kuran nüshasını mızrakların ucuna taktırarak karşı tarafı Kuran’ın hakem olmasına razı etmişti.

Hz. Ali hakeme razı olunca ve anlaşma metni askerleri arasında okumaya başlayınca bir grup “Allah’ ın işinde hakeme mi başvuruyorsunuz? Hüküm, ancak Allah’ındır” diyerek karşı çıkmış; Ali’nin ordusundan ayrılmıştı.

Taraftarlarının çoğu kurra olan bu hizip Harici hareketi de başlatmış oldu.

Ali onlara tevbe etmelerini önerdi.

Çoğu devamlı namaz kılmaktan alınları çatlamış, elleri ve dizleri deve dizleri gibi nasırlaşmış, temiz elbiseli kimselerdi.

Ancak onlar yeryüzünü fesada bulayan Muaviye, Amr b. el As ve hz Ali ortadan kalkmadıkça hükmün Allah’a ait olamayacağı kanaatinde idiler.

Sonuçta içlerinden biri olan Abdurrahman b. Mulcem,  hz Ali’yi sabah namazında hançerleyerek yaraladı ve bu yaranın etkisiyle 17 Ramazan 40 tarihinde Ali vefat etti.(1)

Sonrasında Muaviye’nin hilafeti döneminde hepsi kılıçtan geçirildi.

Yezîd in iktidarı dönemi de onlar için yine parlak bir dönem değildi…

***

Ezarika, şiddet eylemleriyle tarihe damgasını vuran, kendilerinden sonrakiler arasında da tartışma yaratacak görüşlerin ilk mümessili olmayı başaran bir topluluk.

Akidelerini Kuran’dan hareketle oluşturdular ve onların şiirleri mektupları konuşmaları hep Kuran ayetleriyle doludur.

Bedevi bir hayattan gelmelerinin getirdiği katı ve sert tutum, kitabı yüzeysel anlamaları beraberinde kendileri dışında herkese karşı katı ve aşırı tavizsiz olmalarına yol açtı.

Halifenin Müslümanların bir kısmının seçimi ile değil tüm toplumun katılması ile seçilmesi gerektiği düşüncesi belki onların en önemli savı idi. Bu denli çoğulcu bir yaklaşımı ta o dönemde benimsemiş olmaları ilginçtir.

Halifede sadece bilgi, adalet, dini şartlara riayet gibi vasıflar aradılar. Irk, renk, dil, aile ve kabile asabiyeti tanımadılar.

Herkesin hatta Habeşli bir kölenin dahi imam olabileceğini kabul ettiler.

Yanısıra akidelerinin en temel ilkelerinden biri her büyük günahı küfür; her günahkârı ise ebedi cehennemlik saymaları idi.

Günah işleyen herkes Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hükmeder ve kâfir olur. Dolayısı ile Hz. Ali ve Muaviye kâfirdir. Osman, Talha, Zübeyr ve hatta Aişe de…

İblis te Allah’ı bilmekte ve inanmaktaydı. Secde etmemekle büyük günah işledi ve günah işlemesi onu kâfir yaptı.

Delil olarak su ayetleri kullanıyorlardı: “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, kâfirlerin ta kendileridirler.” (Maide 44)

Girişilen savaşa katılmayarak bir kenarda kalıp oturmayı tercih edenler de onlara göre kâfirdi.

Keza kendileri ile beraber hicret etmeyenler de…

Bu konuda şu ayeti delil getirdiler: “Melekler; nefislerine zulmedenlerin canlarını alırken, onlara “siz nerede idiniz?” dediler. Onlar da “Biz yeryüzünde zayıf ve aciz idik”, dediler. Melekler: “Allah’ın arzı hicret edeceğiniz kadar geniş değil miydi derler …” (Nisa 97)

Ameli imandan bir cüz saymakla günah işleyen herkesi küfürle itham edip öyle bir noktaya geldiler ki artık harici olmanın yolu büyük bir günah olan masum bir müslümanın kanına girmekten geçiyordu. Harici olmayanların eş ve çocuklarının öldürülmesini caiz, mallarının ellerinden alınması da mübahtı.

İman, farzların kalple dille ve diğer azalarla yerine getirilmesi idi.(2)

Bulundukları yer darül İslam geri kalan her yer darül küfürdü. (3)

Ezarika lideri Nafi, bu fikirlerine destek olarak şu âyeti delil getiriyordu:

“Ey inananlar! Aranızda dininden kim dönerse bilsin ki Allah, sevdiği ve onların O’nu sevdiği inananlara karşı alçak gönüllü, inkârcılara karşı güçlü, Allah yolunda cihat eden, yerenin yermesinden korkmayan bir topluluk getirir.” (Maide 54)

Tüm muhaliflerin kadın erkek çocuk katledilmesine delil olarak ta Nuh Süresinin 26 ve 27. ayetlerini delil gösteriyorlrdı: “Nuh dedi: “Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden bir tek kimse dahi bırakma. Çünkü onları bırakırsan, kullarını yoldan çıkarırlar ve hep kötü ve kâfir (insanlar) doğururlar.”

Nafi bu ayetlere dayanarak Nuh kavminin çocuklarının doğmadan önce kâfir olduğunu ve bunun kendi kavmi için de geçerli olduğunu söylüyordu.

Bu ve benzeri ayetleri kendi hevalarına göre yorumlamak tüm muhaliflerini müşrik addederek kanlarını ve mallarını helal saymaya götürdü onları. Kendileri dışındaki tüm Müslümanlar kâfirdi ve onlardan cizye kabul edilmez, kestikleri de yenmezdi.

Ya islâm dinine yani hariciliğe girerecekler ya da öldürüleceklerdi.(4)

Buna karşılık vergilerini ödeyen Yahudi ve Hıristiyanların öldürülmelerini haram saydılar.(5)

Çünkü Ehli Kitap, Müslümanlar gibi Allah’ın gerçek vahyine mazhar değildi ve bu yüzden onları korumak gerekirdi…

***

Kendilerine bağlılık bildirenleri ağır imtihanlara tabi tutarak hiçbir şartta takiyye kabul etmemeleri de bir diğer özellikleri idi.

Kur’an’da zikredilmemiş olması hasebiyle recmi kabul etmediler ve zaniler için sadece sopa cezasını savundular.(6)

İftira cezası da, sadece namuslu bir kadına iftira edenlere uygulanır, namuslu erkeklere iftara edenlere bu ceza uygulanmazdı onlara göre.(7) Çünkü ayette (Nur 4) erkeklere iftira eden için bir ceza zikredilmemisti.

Hırsızlık hadlerinde çalınan malın miktarı ne olursa olsun hırsıza omuzdan kol kesme cezası uygulanmasını savundular; isterse çaldığı bir elma veya daha ucuz birşey olsun.(8)

Çünkü Kuran’ın zahiri bütün ihtiyaçları karşılar ve içtihada ihtiyaç duyulmazdı. (9)

***

Sonuç olarak Ezarika tarih sahnesinde süreç içerisinde şekillenmiş bir hareket.

Günümüz bazı çağdaş siyasi/dini hareketlere benzerliği yüzünden haricilğin bu büyük kolunun geçmiş kodları önemlidir.

Fazla ilimleri olmadan derin analizlere girmeden Kuran’a dayalı bir hayat anlayışını benimseyen, kitabı zahiri ile anlamaya çalışan Arap çöl bedevilerinin temsil ettiği bir hareket onlar.

Kendileri dışındakileri kafir/ müşrik kabul etmeleri, kadınları ve çocukları öldürmeleri veya köle statüsüne geçirerek kendileri dışındaki tüm Müslümanların mallarını yağmalamayı caiz görmeleri nedeniyle gittikleri her yerde sevilmeyen, bu yüzden de yok olup giden bir topluluk onlar.

Bu denli sert ve aşırı görüşler ortaya atmalarının sebebi delillerin esas manası üzerine yoğunlaşmak yerine hep zahirine bağlı kalmaları idi.

Beraberinde kültürel düzeylerinin yetersizliği…

Öyle anlaşılıyor ki günahla küfür arasındaki farkı tespit edemeyip müşrikler hakkında inen ayetleri kendileri dışındaki tüm Müslümanlar için genelleyerek hataya düştüler.(10)

Muhalif herkesin öldürülmesine cevaz vererek(11), buna eşlerini ve çocuklarını da dâhil edip görüşlerini ispatlamak amacıyla da bunu ayetler okuyarak yaptılar. (Nuh 26-27)

Nâfî b. Ezrak savunduğu söz konusu fikirlere kitabı tevil ederek ulaştı. Ve bu tevilin temelinde de: “Allah’a ortak koşan müşrikleri nerede bulursanız öldürün”(Tevbe 5) gibi ayetleri zahiri anlamlarına binaen uygulama düşüncesi vardı.

Müşrik bir babanın henüz buluğa ermemiş çocuğunun, sırf babasının kâfirliğinden dolayı ebedi azaba duçar olacağını iddia eden bu düşüncenin savunulacak bir tarafı yoktur. İşlemediği bir suçtan, sadece babasının konumundan ötürü bir çocuğun azaba müstahak olduğunu ileri sürmek kimsenin başkasının yükünü çekmeyeceği en temel islam kaidesini anlamamaktır.

Bu görüşleri savunan kişilerin aynı zamanda silahlı bir güç olmaları ve liderleri Nâfî b. Ezrak’ın sadece imamları değil, aynı zamanda komutanları olması da onları daha tehlikeli bir hale getirmektedir.

Nitekim kaynaklarda zikredilen bilgiler Nâfî’nin sahip olduğu görüşlerden ötürü, onun tehdidine maruz kalan halkın doğal olarak büyük bir endişeye kapıldığını ortaya koymaktadır. Bu manada onun Basra üzerine yürüyeceği zaman bunu işitmiş olan halkın telaş içerisinde kaçışması ve fikirlerinin halkta uyandırdığı dehşet dikkat çekicidir.

Ezârika’nın görüşleri ve savunularından hareketle onların İslam dünyasının başındaki en tehlikeli fitne unsurlarından biri oldukları açıktır.

Sadece Kur’an da yer alan büyük günahlar değil, kendilerince yanlış olarak görülen davranışlar üzerinden de tekfir müessesini çalıştıran Ezârika, aralarında büyük sahabelerin de yer aldığı pek çok değerli şahsiyeti küfürle itham etmiş; kimi zaman bununla da yetinmeyerek müşrik olduklarına dahi hüküm vermiştir.

Kendilerini hakikatin tek temsilcisi, geriye kalan herkesi kâfir veya müşrik olarak değerlendiren Ezârika’nın şiddetinden sadece Haricilik dışındaki mezhep mensupları değil, bizzat beraberce hareket ettikleri kendi bağlıları da paylarını almıştır.

Nafi b. el-Ezrak’ın öldürülmesinden sonra savaşlar bitmemis, Ezârika yeni liderlerin önderliğinde birçok katliam gerçekleştirmiştir.

***

Ezârika yok olmasına rağmen o günden bugüne islam dünyasında ortaya çıkan birçok akımın öncüsü sayılabilir. Yüzyıllar boyu Ezarika’dan ilham alan benzer şiddet yanlısı topluluklar İslam dünyasının başına çöreklenerek savaşlarla katliamlarla ilkel din anlayışlarını tüm islam toplumlarına dayatıp durdular.

Oysa amacı insanın mutluluğu ve kurtuluşu olması gereken ve kendisini barış ve kardeşlik dolu mesajlarla ifade eden bir dinin şiddetle ve güç gösterileri ile anılması yaman bir çelişki değil midir?

Bugün de tekbir getirerek saldıran, masum olan olmayan ayrımı yapmaksızın insanları katleden, farklı inanç gruplarına ve mezheplere ait mabetleri, kutsal mekânları yok eden, tarihsel değerlere savaş açan ve beraberinde başvurdukları bu şiddet eylemlerini dinlerinin kutsal kitabına dayandıranlar Ezarikanın günümüz temsilcileri değil midir?

Yoksa adı barış olan bir dinin bağlıları şiddeti nasıl bu derece meşrulaştırabilir?

İyiliği ve kurtuluşu öğretilerinde ön plana çıkaran bir kurum olan din, nasıl olur da insanlık tarihi boyu süregelen şiddetin nedenlerinden biri olabilir?

Merhamet, bağışlama, affedici olma ve haddi aşmama gibi ahlaki ilkeleri öneren İslam toplu katliam düzeyine varan şiddet eylemleri ile nasıl bağdaştırılabilir?

Allah’ın kitabı bize “savaştan uzak durun”, “barış içinde yaşayın” ayetleri fısıldarken onu okuyan insanların cebir, baskı ve şiddeti lanetlemekten başka ne düşüncesi olabilir?

Allah’ın kitabı her koşul ve şartta insana değer verip başkasının malına ve canına tecavüzü insanlık suçu sayarken, bir insanı öldürmeyi bütün insanları öldürmekle, bir insanı yaşatmayı da bütün insanları yaşatmakla eş tutarken Müslümanım diyen birirnin başka hangi seçeneği olabilir?

O halde baskı ve şiddet insanların özgür iradeleri ile dine tabi olmalarına, tabii gelişim ve arınmaya engeldir.

Ve Allah, insanların İslâm’a girmeleri için zorlanmasını men etmiştir.

İman ve nefsin arınması, ancak kişinin kendi hür iradesiyle mümkündür.

Elçi ve davetçilerin görevi sadece tebliğdir.

İman edenlerin görevi daveti eksiksiz olarak muhataplara iletmektir.

Baskı uygulamak Kuran tarafından kesin ifadelerle yasaklandığı gibi, korkudan ötürü tarafsız kalan insanları rahatsız etmek dahi yasaklanmıştır. (Nisa 90)

Kuran, esas olanın barış içinde yaşamak olduğunu; şiddet ve savaşın ise şeytanın yolu olduğunu ifade eder:

“…Ne zaman savaş için bir ateş yaksalar, Allah onu söndürür de onlar yeryüzünde yine bozgunculuğa koşarlar. Ama Allah, bozguncuları sevmez…” (Maide 64.)

Selam ve dua ile…


NOTLAR:

(1). Taberi, Tarih, I, 3456.

(2) Kutlu, Sönmez, islam Düsüncesinde İlk Gelenekçiler, Ankara 2000

(3). Belazuri, Ensab

(4). İsferayini, Tabsir, 50.

(5). İsferayini, Tabsir, 50.

(6.) İsferayini, Tabsir, 50.

(7). Eşari, Makalat, I, 86.

(8). İsferayini, Tabsir, 50.

(9). İsferayini, Tabsir, 50.

(10). Taberî, Tarihü’t-Taberi, V, 567-568.

(11). Fahreddin er-Râzî, İtikadatu fırakil-müslimin vel-müşrikin

(12). Buhârî, “Tevhîd”

 

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir