GenelYazarlardanYazılar

Sınırlı Hayatta Sınırsız Özgürlük!

Sınırları olmayan bir yaşam şekli var mıdır?

Bu soruya aklı başında, sağlıklı düşünen herkes ‘yok öyle bir dünya’ diyerek cevaplar.  Çünkü yaşadığımız evren mikrodan-makroya sınırlarla çevrilidir; elle tutup/tutamadığımız, gözle görüp/göremediğimiz ne var ise evrende hepsinin bir sınırı ve hareket alanı vardır. Bu sınırlar içerisinde belirli alanda özgürce hürriyetlerini kullanıp hareket etmektedirler. İnsanoğlu da bu kainattın bir parçasıdır o da kendisine belirlenen sınırlar içerisinde hareket ettiği müddetçe başı ağrımaz, sıkıntıya girmez. Dolaysıyla da insanın doğup büyüdüğü ilk mekan olan ailede başlar sınırlar; her ailenin benimsediği hayat şekline göre belirlediği sınırları vardır. Ailenin varlığına sebep olan anne-baba, bu ikili arsında bile sınırlar vardır, olmalıdır da, ebeveynler ile çocuklarda, kardeşlerin kendi arasında, bütün aile fertlerinin akrabalar arası ilişkilerinde hıyerarşik yapı içerisinde belirli sınırlar olmak zorundadır. Eğer aile fertleri bu sınırlara uyduğu sürece, o ailede belirlenen sınırlar intizamı/düzeni, düzen hukuku, hukuk huzur ve sükuneti dolaysıyla da ‘asayiş berkemal’ olup yapı korunmuş olur. Bunu aileden alın topluma, toplumdan uluslararası ilişkiye kadar olan münasebetlerde sınırlar vardır ve herkesin bu sınırlara uyulması istenir.

Sınırlar hayatı düzenli kılar.

Canlı cansız, sınırı olmayan hiçbir varlık yoktur; zerreden kürreye, başlangıcı ve sonu olan her şeyin bir son/sınırı vardır.

İnsanoğlu dönüp kendine bir baksın. Hangi azası/organları sınırsızdır, eğer azalar sınırsız olsaydı hayat yaşanmaz olurdu; örneğin, duymanız sınırsız olsaydı, her türlü uzak yakın sesi duysaydınız hiçbir şey anlamaz duyduklarınız gürültüden başka bir şey olmaz ve gürültüden duyduğunuz rahatsızlığı belki tarif bile edemezsiniz. Sınırsızlıktan duyduğunuz bu rahatsızlığı aynısını diğer organlarınız içinde duyardınız… demek ki her şey kararında güzel.

Sınırların olması, kaostan kurtulup düzene geçmek demektir. Afakta bulunan her ne var ise bir düzen, bir intizam içerisinde; kendilerine belirlenen ‘kader’ dahlinde hareket etmekte, bunun dışına çıkamamaktadırlar. Enfüste ise, insanın fiilleri hariç (ki bunlar insanı insan yapandır) yapısal olarak her ne var ise onlar da kaderlerine ram olup görevlerini icra etmektedirler…

Bundan dolayıdır ki, her varlık kendi yapısına has sınırları içerisinde durduğu müddetçe/taktirde sorunlar minimalize olur.  Birçok hayvanın kendisine alan belirlerken teratoryum/sınır çizmeleri, bu onların güvende olmalarını sağlamakla birlikte, dışa dönük olarak da ‘buranın sahibi var’ ikazında bulunmaktadır. Bazı sınırlar vardır öldürür, bazısı da var ki acı verir; balığın sınırı karada biter, suyun dışına çıktığı anda onun için hayat son bulur.  İnsan için en güzel yaşam alanı dünyadır, an itibariyle dünya dışarısında yaşamı imkansızdır, hastalık, mahrumiyet, mahkumiyet, savaş… insanın canını yakar, Kabul görmüş belirlenen sınırları ihlal etmekte cezai müeyyide gerektirir, bu da acı verenidir.

İnsanın özgürlüğü.

Bu mesele asırlardır ‘insan nedir’? sorusuna cevap arayan düşünürleri meşgul etmiş, bu konuda filozoflar, sosyologlar ve dinler fikir beyan etmişler tartışmışlardır. Hala da tartışılmaktadır. Ta ki batı aydınlanması sonucu Fıransız devrimiyle birlikte tekrardan yoğun bir şekilde insanların gündemini meşgul etmiş ve o günden bugüne artan bir ivmeyle de hala devam etmektedir.  Özgürlük ,devrimin temelini oluşturan üç değerden biridir, bu değerler; ‘Özgürlük, eşitlik, kardeşlik.’ Bugün için Fransız bayrağının üç renginde temsil edildiği düşünülen bu üç değer, çağdaş demokrasilerin de en temel referans noktaları olmuştur. Devrim Fransa’yla kalmamış, dalga dalga yayılarak şu an itibariyle bütün bir dünyayı etkisi altına almış durumda, o gün özgürlük denildiğinde anlaşılan şey; ‘Tanrı (Kilise), Kral ve soylular hayatımıza karışmasın, bizim üzerimizde karar alma yetkisinde olamasınlar. Biz istediğimiz gibi yaşayalım’ demekti…

Bugün gelinen nokta itibariyle, özgürlükten anlaşılan; ‘her istediğimi yaparım bana kimse karışamaz’ haline gelmiş durumdadır. Bu anlayış batı ülkelerinde aile kavramını neredeyse bitirme noktasına getirmiş durumdadır. An itibariyle batı insanının kahir ekseriyeti, bir evde aynı çatı altında yaşıyorlar ama nikahsız! Evlenenlerde, çok ileri yaşlarda çocukları olduktan sonra mecburen evlenmek zorunda kalıyorlar. Evlilik genellikle özgürlüğü kısıtladığı ve sorumluluk yüklediği için ertelenmekte. Böylesi bir hayat tarzı yadırganmıyor, içselleştirmiş durumda, çünkü bu tür yaşam onun hayat ilkelerinin ahlaki yapısıyla uyum arz etmekte.  (O Fıransız devriminin dalgasını şu günlerde batıyla bütünleşmek isteyen ülkemizde kendini daha bir hissettirmekte, ki bu son İstanbul sözleşmesiyle daha bi gün yüzüne çıktı) Bizim insanımıza da, devlet ve gönüllü sivil toplumlar eliyle, yıllardır zor kullanılarak batılı değerler enjekte edilmeğe çalışıldığından; televizyon, radyo, gazete ve son senelerde sosyal medya üzerinden sürekli öykünülerek, ‘bizde batılı gibi olmalıyız, muhasır medeniyet oradadır’ denile denile bir kör taklittir gidiyoruz. Fakat batı ahlakından esinlenen yaşam şeklini taklit etmek isterken, inandığını iddia ettiği değerlerle taklit etmeye çalıştığı çeliştiğinden, batının ahlak elbisesi bir türlü üzerine oturmamakta, iğreti durmakta, ‘deli gömleği’ gibi sürekli bir yerlerden patlak vermekte. Burada şu soru sorulabilir. Bu elbise bizde iğreti duruyor da batılıda niye durmuyor? Çünkü batılının değer yargılarıyla bizim değer yargılarımız (ilkesel olarak vücut ölçülerimiz) aynı değil de ondan. Örneğin bizim namus anlayışımızla, batılının namus anlayışı aynı değildir. Batıda, kız olsun erkek olsun nikahsız ilişki normaldir. Hatta kız olsun erkek olsun evine (anne ve babasının olduğu bir ortamda) arkadaşını getire bilir, odasına çıkıp ilişkiye girebilir, bu ilişkiden çocuk bile olabilir. Bu onlar için yadırganmayan, gayet normaldir. Anne babanın çocuklarına, çocuklarında evladına karşı belirli bir yaştan sonra sorumlulukları yoktur. Onun için batıda büyük aile kavramı da bitmiştirr. Yaşlılar bakım evlerine, çocuklarda on sekiz yaşından sonra kendi başının çaresine bakarlar. Bu makaleyi yazdığım günlerde, Hollanda da şu tartışılıyordu; çocuk tecavüzcüleri (Pedofil) partisini kurmaya çalışıyorlar ve bunu ‘bireyin özgürlüğü’ olarak ifade ediyorlar. Batı, insanı bireye indirgemiştir, bireyin özgürlüğü demek; ‘Tanrı-merkezli toplum ve evren tasavvurunun terk edilmesi ve geleneksel, toplumsal bağlardan azat olmak yatar. Bu durumda “hakikati” bulmada tek rehber akıldır. (Hakikati de gördüğü evrende aramaktadır). Hedeflenen yeni toplumsal ve siyasî düzende cemaat yerine toplum öncelenmekte, ilişkileri statüler değil sözleşmeler belirlemektedir. Kimlik ve aidiyetlerin yeniden tanımlandığı bu toplumda artık soy ve din birliği gibi ölçütlerin otoriteleri sarsılmıştır. Tercihler gönüllülüğe dayanmaya başlamıştır.’1

Bundan dolayıdır ki, insanlara ahlaki öğretiyi öğretmekle sorumlu olan Kiliseler kilisenin dışına asla karışamazlar, kamusal alana dair hiçbir teklifleri ve etkileri yoktur. Birey Tanrıya karşı tam bağımsızlığını kazanmıştır. Bunlar batıda özgürlük denilen ‘liberty’nin’ semereleridir…

Latince kökenli olan liberty, liber kökünden geliyor, bu da köle olmama, azatlık halini ifade etmek için kullanılmıştır. Liberal tabiri erken dönemde -kölelik gibi haricî kısıtlamalardan kurtulmak demekti, daha sonradan dahili kısıtlamalardan kurtulmuş olmak demekti. Yeniçağ başlarında kavram bunun yanında din karşıtı, dinsizlik olarak da anlatılmıştır.2

Özgürlük, bütün bağlardan kurtulmak her istediğini yapabilmek ise, kölelik bunun tam tersidir.

Kölenin hayatının sınırları efendisinin kendisine müsaade ettiği kadardır, köle için özgürlük efendisi gibi olmaktır.

Özgürlük, zorlama ve kısıtlamanın olmaması ve bireyin herhangi bir şarta bağlı olmamasıdır.

Bu özgürlük kavramı bize 18. Yüzyılın yarısından itibaren taşınmaya çalışılmış, tartışmadan ziyade nasıl aktaralım telaşına dönüşmüştür; ‘özgürlük mü, hürrüyet mi, hadariyyet mi diyelim.’ Denilmiş. Bizim bu kavramların, tartışmasına bile girmeyi gereksiz bir tartışma olarak görmemiz gerekir. Çünkü bu türden tartışmalar, size ait olmayan ‘elin atına binmek’ gibidir. ‘El atına binen de tez iner.’  Mağlubiyetin ve ezikliğin verdiği aşağılık psikolojisiyle galibe karşı kendisini ifade edememenin, acziyetin göstergesidir. Başkalarından ödünç alınan kavramlara kılıf giydirerek meşruiyet kazandırmaya çalışmaktır. Bugünde bu türden çabaları böyle görmek gerekir kanaatindeyiz. Zira her kavram nerede doğmuş ise, onun doğduğu ortamın arka planında, onu meydana getiren saikleri vardır. Onu, ondan ayrı düşünemezsiniz, içini boşaltarak istediğiniz şeyi koyamazsınız, koymaya kalksanız bile onun faturası size çıkmaz. En basitinden bu ahlaki değildir! Çünkü her kavramın bir patent koyucusu/sahibi vardır.

Zira Özgürlük kavramının patent koyucularından olan Hobbes, ‘özgürlük ve irade aynı şeydir’ der ve ekler: “Ama herkes her istediğini yapamaz.” Hobbes’a göre, İnsanın özgür olduğu herkesin tamamen her istediğini yapabildiği yer ancak ‘doğa durumudur’ ki, özgürlüğün en az olduğu durumdur. Çünkü bu durumda güvenlik özgürlüğü kısıtlamaktadır. Dolaysıyla Hobbes’ta özgürlük “kanunların gölgesi altındaki sessizliktir.” 3

Rousseau, özgürlüğü şöyle ifade eder. “Bir kişinin özgürlüğü, başka birisinin özgürlüğünün başladığı yerde biter.”4 der.

John Locke’un ‘öz-sahiplik’ fikri liberalizmin temellerini oluşturduğundan şüphe yoktur. Bireyler kendi kendilerinin sahibidirler. Dolaysıyla her birey kendi bedeni üstünde her şeyi yapabilme hakkına sahiptir.5

Liberalizm 19. yüzyıla damgasını vuran başlıca düşünce akımıydı. John Locke’un (1632-1704) ve Adam Smith’in (1723-1790) öğretilerine dayanan erken dönem liberaller, siyasal özgürlükten daha önce ekonomik girişim özgürlüğüne inanıyorlardı.

Liberaller, Locke’un yönetimin meşruiyetinin kalıtsal ya da tanrısal hak değil, toplumsal sözleşmede ifadesini bulan “yönetilenlerin rızası” olduğu görüşünü savunuyorlardı. Ayrıca Montesquieu’den, otokratik yönetime karşı güvence oluşturmak için “güçler ayrılığı” ilkesini; Adam Smith’ten ise, insanların kısıtlayıcı düzenlemeler olmadan piyasada serbestçe rekabet edebilmeleri, çok bilinen ifadeyle “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” (laissez faire, laissez passer), fikrini almışlardı.

Liberalizm ilerlemeden yana olduğu için var olan düzeni değiştirmekten yanaydı ve statükoyu savunan muhafazakarlığın karşısında yer alıyordu. Liberaller, monarşi, aristokrasi, kilise vb. büyük kurumlardan değil, bireysel insandan yola çıkıyorlardı.

Bundan dolayı da bu düşüncelerin gerçekleşmesinin önündeki en büyük engeller ise soylular, Kilise ve mutlak monarşilerdi. 19. yüzyıl liberalizmi, her ne kadar ülkeden ülkeye farklılık gösteriyorsa da, ortak olunan noktalar aynıydı.

Batı düşünce tarihini burada başından sonuna kadar işleyecek değiliz, bu bizim makalenin boyutunu aşar. Ama temelde nereden neşet etiğinin bilinmesi ufkumuzu açacağından birkaç noktasına değindik. Özgürlük kavramı bizim cenahta çokça kullanılan bir kavram olması dolaysıyla da, çoğumuzun bu kavramın ne anlama geldiğini bilmeden kullandığı kanaatindeyiz. Eğer bilinmiş olsa idi bu kadar hoyratça kullanamazdık diye düşünüyorum. Bu kavramı İslam açısından değerlendirdiğimizde şu soruyu sorarak başlaya biliriz.

Müslüman özgür müdür?

Her dünya görüşünün müntesiplerine belirli alanlarda kısmi özgürlük sunduğu bir vakıadır. Hiçbir şeye inanmıyorum diyen de hevasının kendisine müsaade ettiği kadar özgürdür.  Kur’an’ın ifadesiyle “ Nefsini ilah edinmiştir.” (Furkan 43) Yani bütün bir insanlık kısmi olarak özgürdür diyebiliriz. Bir tek Müslüman özgür değildir! Çünkü daha o işin başında şahadet ederken; ‘Ben şahadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Ve Muhammed Onun kölesi ve resulüdür’ demektedir. Bu, bende Onun kölesi olacağım demektir. Onun için Allah “Ben, cinleri ve insanları sadece bana köle (abd) olsunlar diye yarattım.” (Zariyat 56) diyerek teslimiyete çağırmaktadır.

Müslüman teslim olandır. Kime teslim olan? Allah’a, o O’nun esiridir. Abd (Köle); kendi iradesi olmayan, efendisi ne derse ne isterse onu yapmakla yükümlü olan, koşulsuz, mutlak itaat eden, sürekli efendisinin hizmetinde, onu hoşnut etmeye çalışan kimse anlamındadır.

Allah bu konuda çok kıskançtır, sadece kendisine hizmet edilmesini istemektedir, kendi kölesinin başkasına hizmet etmesini normal karşılamadığını şu vechiz misalle anlatır. “Allah, kendinizden şöyle bir örnek verdi: “Size verdiğimiz mallarda hizmetçilerinizden (elleriniz altında bulunanlardan) ortaklarınız var mı? Siz ve hizmetçileriniz mallarda eşit misiniz? Bu konuda birbirinizden çekindiğiniz gibi onlardan da çekinir misiniz?” İşte biz akıllarını kullanan insanlara ayetlerimizi böyle açıklıyoruz.” (Rum 28)

“Allah (ortak koşanlar için) bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah’ındır. Hayır onların çoğu bilmiyorlar.” (Zümer 29)

Müslüman bilinçli bir şekilde isteyerek iradesini Allah’a teslim eden kişidir; ben her şeyimle sana teslim oldum, senin benim hakkımda almış olduğun bütün kararlara, itiraz etmeden, şerh komadan uyuyorum demenin adıdır.

Esas itibariyle özgür insan yoktur. Özgürüm diyenlerde birçok bağlarla bağlanmış; kimi ideolojilerle, kimi mal mülkün, kimi kadın/erkek, paranın, modanın, gösteriş/riyanın…  özgürlüğünü elinden alan daha bir çok şeyi buraya sıralaya biliriz. ‘Ben özgürüm’ diyenlere bakın; yaşamakta oldukları hayatın hiçbir şeyini kendi iradeleriyle tercih etmediklerini göreceksiniz; eşyaya bakışından, hayatı algılayışına, en basitinden, saç modelinden giyim kuşamına kadar (moda) başkaları belirlemekte, ‘moda’; ‘bu sene dar paça pantolon giyeceksiniz’ diyor, sürüleştirilmiş insanlar denileni adeta emir telakki edip kimse itiraz etmiyor, emrine karşı koymadan istenileni harfiyen yerine getiriyor ve diyor ki, ‘ben özgürüm.’

İnsan hürriyetinin alanının en çok daraldığı yer belki, mahkumiyet (Kodes) olabilir. Dar bir alan, kısıtlı/sınırlı bir mekanda geçen ömür, esas itibariyle modern hayat da bu mahkumiyetin biraz genişletilmiş hali; hayatı ev ile iş arasında koşuşturmayla geçen insan ne kadar özgürlüğünü kullanabilmektedir ki?

İnsan madem bunca şeyin esiri kölesi, birden çok şeye köle olmak mı iyi yoksa bir tek şeye kölelik yapmak mı iyi? Elbette bir efendiyi memnun etmek daha kolaydır, o efendi elbette tek olan Allah’tır. O’nun kölesi (abd) olmak bizim için en büyük şereftir.

İnsan, yaradılış itibariyle düşüncelerinde tamamen özgürdür. Aşkın varlığın kendine bahşettiği irade sonucu tercihte bulunacak; ya ‘ben özgürüm hiçbir otoriteye (Din, gelenek, örf, anane…) boyun eğmem’ diyecek, istediği gibi yaşayacaktır. Ya da ‘ben hür irademle kendimi Allah’a teslim ediyor, Müslüman oluyorum’ diyecektir. Bunun üçüncü bir şıkkı yok. Müslüman olduktan sonra da Allah’ın belirlediği sınırların/Hududullah’ın dışına çıkamaz. Çünkü Allah katında geçerli olan tek din/hayat şekli İslam’dır.

Bu hayatta İslam dışında ne varsa, onlardan vazgeçtiklerin kadar hürsün. Eğer özgürlük varsa, o da iradeni kullanarak dilediğin yoldan gitmektir. Her şeyin olduğu gibi yollarında bir sonu vardır. Sorumluluk bilinci taşıyanlar, hayatı istedikleri gibi yaşayamazlar. Ahirlerini hayırla sonlandırma ahdinde olanlara selam olsun.

——————–

  • Ahmet Aslan (Liberalizm Nedir)
  • Abdurrahman Aslan (Özgürlük ve Hak Arayışımız)
  • Tohomas Hobbes (Leviathan)
  • Jean-Jacques Rousseau (Toplum Sözleşmesi)
  • John Locke (İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme)
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir