GenelYazarlardanYazılar

“Sistem-içi” Mücadele’nin Farklı Aşamalarında “İLKESİZ DEĞİŞİM”İN TEZAHÜRLERİ

Şüphesiz “ilkeli” veya “ilkesiz”/Konjonktürel değişimin çeşitli örneklerini, tarihi süreçte ve başat güçlerin denetimindeki ‘algı yönetimi ve manipülasyonlarla’,son dönemde, yaşanan değişim ve dönüşüm süreçlerinde görmemiz çok zor değildir. Lakin bizim bu yazıda asıl odaklanmak istediğimiz Müslümanların –son dönemdeki- özellikle küresel ve bölgesel değişim sürecindeki “ilkesiz” değişimlerinin tezahürleridir. Özellikle de 1980’li yıllardan bu yana hızlanan süreçte…

Bahse konu süreçte, insanımızı etkileyen ve değişimin niteliğini belirleyen iki ana çizginin temel dinamiklerini iyi okumak gerekir. Bunlardan birincisi, “Müslümanların Sorunlu Tarihi”nin uzun süredir insanımızın üzerindeki etkileri ve sahih İslam anlayışının öğrenilmesinin önünde bir engel olarak durmasıdır. İkincisi ise Grek ve Roma’dan beslenen ve son dönemlerinde Endülüs’ten de etkilenen “Aydınlanmacı” eksende inşa edilmiş olan “Modernizm”dir… Hemen belirtelim ki Modernizm,reaksiyoner/tepkisel düşünce sistematiğiyle ürettiği tüm felsefi akımlarıyla –insan fıtratına/yaratılışına ve eşyanın tabiatına ters çıkarımlarla– belirli bir dönem-den bu yana insanlığı peşinde koşturmaktadır… Post-modern felsefe tarafından içeriden ciddi bir eleştiriye tabi tutulmasına karşın Modernizm, bilimsel ve teknolojik üstünlüğüyle insanlığı kontrol etmeye devam etmektedir. Hiç şüphe yok ki bunun nedeni, Modernizm/Post Modernizm’in düşünsel temellerinin güçlü olması değildir. İnsanın yaratılışı ve eşyanın tabiatıyla uyumlu ve her şeyin yaratıcısı olan Allah(c.c.)’ın Müslümanlara/tüm insanlığa gönderdiği temel referansla paralel alternatif bir hayat sisteminin –bir süredir- somutlaştırılamaması asıl sebebidir. Ve bunu gerçekleştirmesi gereken, misyonu, “İnsanın yaratılışına uygun” bir alem nizamının kurucusu olacak Müslümanların “düşünsel ve siyasal duruş”taki niteliklerini kaybetmiş olmalarıdır. Tarihsel din anlayışıyla Modernist düşüncenin oluşturduğu tahterevalliden hala çıkış arama bedbahtlığının sonuçlarını yaşamaya devam etmelerindendir…

İşte, geleneksel din anlayışı ile modernist eksende inşa edilen verili dünyanın gerçeklikleri arasında gidip-gelen insanımız hızla değişmektedir. Evet, değişim hayatın bir gerçeğidir. “ilkeli değişim” her insanın hayat çizgisinin bir dinamizmidir. Hakikati Arayış Süreci’nin olmazsa olmazıdır. Ya “ilkesiz” değişim? Daha önceki düşüncesinin temel ilkelerini sorgulamadan, hatalarını ortaya koymadan bir başka düşünceye savrulmak, sahibine bir dinamizm kazandırmaz. Konjonktürel gelişmelerin önünde sürüklenmeyi, sonunda da düşünsel olarak çelişkilerle yaşamanın ızdırabı ile hüsranla sonuçlanır…

Bu bağlamda, son zamanlarda gündemimizi meşgul eden “Sistem-içi” çıkış arayışlarının geleneksel ve modernist anlayışlarla içiçe girdiği, zaman zaman, ortak projelerde buluştuğu değişimin somut örneklerini gündemimize taşımak istedik. Buradaki amacımız, değişim süreçlerinin tezahürlerini ortaya koyarak insanımızın tekrar düşünmesini sağlamak yolunda katkıda bulunmaktır. Kişi ve cemaat/yapılarla bu yazıdaki ilişkimiz, konuyla ilgili olup olmamalarıyla sınırlı olduğununda altını çizmemiz gerekmektedir…

“İlkesiz” Değişim Süreçlerinin Tezahürleri

Daha öncede “sistem-içi” misyonlarını yerine getiren geleneksel yapılarda (Partiler, cemaatler…) dahil olmak üzere, “ilkesiz değişim” sürecini bugünkü aşamalara taşıyan iki önemli gelişme bizce çok önemlidir. Bunlardan birincisi, sürecin belirli bir aşamasında, “Abant Toplantıları” ile –içeride ve dışarıda- sistematik hale getirilen / gelen, ‘(sözde evrensel) Batılı değerlerle “Müslümanlar”ın değerlerini telif/uzlaştırma’ çabalarıdır. Ki bu “ideolojik” projeye, İktibas/İktibas Çizgisi olarak “Abant Konsilleri” adını vermiş ve şeytani güçlerin bunu “Ilımlı İslam” olarak isimlendirmesinden önce “durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak” diye uyarmayı bir görev bilmiştik… Değişen dünya ve bölge şartları ve yeni denge arayışı sürecinde BOP/GBOP’un “ideolojik ekseni” olarak kurgulanan bu sapkın “telifi”, özellikle de “sistem-içi”ne göz kırpanların dikkatlerine sunmaya çalışmıştık. Değişen ve dönüşen Türkiye’de AK Parti’nin merkez sağda oluşturulan boşluğu doldurarak “iktidar”a gelmesi ve bölgedeki diğer değişimlerin arkaplanındaki malum projeyi bu dergi sayfalarında ifşa etmeye çalışmıştık. Ve yeni Türkiye projesinin ötesinde küresel güçlerin/ABD’nin bölge stratejisi ile bu gelişmelerin birlikte okunması gerektiğinde altını çizmiştik. Her ne kadar, ilk dönemlerde, bu kadar boyutlu, bu kadar derinlikli, bu kadar “nitelikli terör örgütü” olduğunun yeterince farkedememiş olsakta söz konusu sapkın “ ideolojik eksen”in oluşturulmasında öncülük yapan FETÖ yapılanmasının sapkınlığıyla ilgili önemli yazılar, dosyalarda yayımlamıştık. Küresel ve bölgesel sistem içindeki kritik rolünün ötesinde bu örgüt (NFETÖ)’ün uzun yıllara sâri ABD-Avrupa-İsrail destekli, istihbarat örgütleriyle birlikteliklerinin ötesinde bulunduğu ülkenin en mahrem ve en stratejik durumlarında da sızdığını, bu süreçte, daha da net öğrenmiş olduk. Özellikle Müslümanlara ve en önemlisi de İslam’a yönelik sofistike projelerin önemli bir unsuru olduğunu öğrendik ve net duruşumuzu ortaya koyduk… İkincisi, belki de birincisinin devamı veya süreç içerisindeki stratejik düzlemdeki ciddi değişimini ifade edecek olan, ABD’nin malum projeyi revize ederek Stratejisi’ni değiştirmesiydi.

Bu önemli değişimle birlikte projenin “ideolojik” ekseni aynı kalmakla birlikte –ABD içindeki güç savaşları sonucunda- stratejinin ciddi olarak değişmesi, ABD müttefiki/Proje ortağı yeni Türkiye’nin, kendi güvenliği ve geleceği gereği kendi çıkarlarını önceleyen bir “duruş” sergilemesidir. Bu da bölgedeki değişim sürecini etkilediği gibi “sistem-içi” pozisyon alanlardan bir kısmınında tavrını etkiledi. Bunlar arasında kendilerini “İslam ile tavsif edenler”de bulunmaktaydı…

(ılımlı) laik-demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin güvenlik ve gelecek kaygılarıyla aldığı bu yeni pozisyon, Batı/ABD’yi tedirgin etti. Ne var ki bahse konu pozisyon değişikliğinin ‘küresel sistemin temel değerleriyle uyumlu” olması ve küresel güçler arası dengeyi kollayarak attığı adımlarla “meşruiyeti”ni sistem içinde arıyor olması önemliydi. Aynı zamanda Türkiye’nin giderek belirginleşen bu duruşu, değişen dengeler ve yeni denge arayışı sürecinde söz konusu olması da kendisine alan açılmasında stratejik bir öneme sahipti. Zira verili eski sistem hızla çökme sürecini yaşamakta, “çok kutuplu” yeni denge arayışlarında, özellikle bölgede, yeni konumu ve misyonu netleşmiş olan Türkiye’nin aldığı pozisyon zaman zaman belirleyici olmaktaydı…

Ancak bu süreç, birçok kesim tarafından –bilerek ya da ön yargılarla- hatalı okunmuştur: “Türkiye’nin ekseni kayıyor” şeklindeki değerlendirmeler gündeme getirmişti. Kimi çevrelerde, Türkiye’nin yeni Osmanlı rolüne soyunduğu yolunda aceleci okumalar yapmaya başlamıştı. Bu arada küresel güçler, karakteristik yapıları ve emperyalist politikalarıyla her türlü işgal, katliam ve hukuk tanımayan adımlarıyla yeni denge arayışı sürecinin kendi lehlerine oluşması yolunda, her şeyi yapmaktaydılar. Ve eskisi kadar kontrolü ellerinde tutamasalarda küresel güçler, klasik savaşların yerine “Hybrid” savaşlarla her türlü tahribatı yapıyolar, fitne ateşini harlıyorlardı. Terör örgütlerini, artık, açık açık destekliyor ve ‘bir terör örgütüyle güya mücadele ediyor algısıyla diğer bir terör örgütünü meşrulaştırıp’ paralı asker olarak kullanmakta beis görmüyorlardı. Dahası, algı yönetimi teknikleriyle, kendi yaptıklarını başka ülkelere fatura ederek onların kendilerinin karşısında pozisyon almaları engellemek istiyor, manipüle ediyolardı. Ve tüm bunlar –Müslümanların örgütlü bir güç olmadığı bir dünyada- cereyan etmekteydi. Bırakın hakikatın şahitliğinin malum kesimlerde ciddiye alınmasını, “şahitliğini doğru yapmanın” önemini vurgulayan insanımızın çoğuda bu kaos ortamında, bir anafora kapılmış gibi “hakikate şahitlik” yerine sahih olmayan bilgilerin peşine düşüyorlardı. Birbirlerine ‘bir fasık haber getirdiğinde araştırın’ tavsiyesinde bulunuyorlar ama bilmedikleri şeylerin peşine düşüyorlardı. Kızgınlıklarının, çıkarlarının, hatalı duruşlarının bir sonucu olarak iddialarıyla realite arasındaki makas –ciddi bir örgüte ve ilkeli bir duruşa sahip olmadıklarından- hızla açılmaktaydı…

İşte böyle bir konjonktürde, –malum zihniyetlerinin yansıması olan siyasi bilinç düzeylerinin düşük olduğunu bildiğimiz- geleneksel çizgidekiler bir tarafa, yakın dönemlere kadar iddialı söylemleriyle öne çıkanların (kanaat önderleri, entellektüeller, düşünce adamları…) geldikleri çizgi gerçekten kaygı verici bir manzara arz etmeye devam etmekteydi…

“İlkesiz Değişim Süreci”ndeki Tanıklıklarımız

Konuyla ilgili çok fazla ibretlik örnekler bulunmasına karşın biz, birkaç örnekten söz edeceğiz ve gerekmedikçe örnekleri kişileştirmemeye çalışacağız. Öncelikle de, değişim sürecinde kendince önemli bir yere geldiği iddiasında olan birini; inişli-çıkışlı çizgisiyle dikkat çeken bir başka ismi; ve değişim sürecinin başlangıcını belirleyen alıntımızla bugünkü çizgisinin ilgisini kurmanızı istediğimiz bir başka örneği peş peşe dikkatlerinize sunmak istiyoruz…

“Cumhuriyet bizlere eşit ve özgür olmanın değerini öğretti, zor kazanılmış yurttaşlığın değerini. İmdi, onsuz nefes bile alamayız ve artık bir hanedanın güttüğü reaya, bir sürü olmayı asla kabul edemeyiz. Milli mücadelenin ileri görüşlü önderine minnettarlığımı arz ediyorum.[ Dücane Cündioğlu ]

“Ortak aklı ifade eden Cumhuriyet’in tüm ilke, kurum ve kanallarıyla işlediğini görme dileğiyle, kutlu olsun!”[ Mustafa İslamoğlu ]

“İslami mücadele için sistemin sahnesinde, sistem içi araçları kullanabilmek, bu araçlara mahkum olmayacak bir yeterliliği gerekli kılar. Bu yeterlilik, fikri ve metodolojik netliği, iştişari birlikteliği, dayanışmayı, iş bölümünü ve fedakarlığı gerektirir.”[ Hamza Türkmen, Sistem İçi Mücadele’nin Boyutları ]

Modernist ve Tarihselci kavramlarını tanımlama hususunda standart bir yaklaşım bulunmasa da bahse konu kavramların esasta ne anlama geldiği bilinmektedir. Ve bu kavram kargaşası düzleminde Müslümanların “Modernist” ve “Tarihselci”leri doğru tanımlamaları “düşünsel ve siyasal duruş” bağlamında önemlidir. Ancak daha da önemlisi, tarihi süreçte, zaman zaman, bazı akım ve örgütleri anlamakta sıkıntı yaşasalarda ilk fırsatta o zeminleri terkedenlerinde “Modernist” ve “Tarihselci” olarak yaftalanmasına izin vermemek gerekir. Aksi takdirde bizlerde bu vebale ortak olmuş oluruz…

Şüphesiz konumuz “Modernizm” ve “Tarihselcilik” değildir. Ne var ki ilkesiz değişim süreçlerin belirli aşamalarında bu kavramlar karşımıza çıkmaktadır. Özellikle de “Müslümanların değerleriyle (sözde evrensel) Batılı değerleri telif/uzlaştırma” süreçlerine odaklandığımızda, birbiriyle ilintili bahse konu iki “izm” ile hesaplaşmamız gerekmektedir.

Konuyla ilgili altını çizmemiz gereken bir başka boyutta, “değişim süreçleri”nde, sürecin belirli bir aşaması ve/veya sonunda “ilkeli değişim”in gerektirdiği açıklamaların yapılıp yapılmamasıdır. Genellikle bu süreci yaşayanlar, esasta değişmediklerini iddia etmekteler. Yaşadıkları sürecin ‘toplumsal sorunlara daha çok ilgili olmalarının’ bir gereği olduğunu söylerler. Oysa “sistem-içi” mücadelenin kendi ilkeleri, değerleri ve kavramlarıyla bir değirmen işlemi gördüğünü ıskalarlar ya da görmek istemezler. Şurası çok açıktır ki –ilkesel düzlemde- “sistem-içi” mücadelenin kendine has bir mantığı, zihinsel örgüsü vardır. Ve bu gerçeklik çarpıcı bir şekilde karşımıza muhakkak çıkmaktadır. Onun içindir ki –her şeyi yaratan ve fıtrat veren Rabbimiz- istisnasız olarak Resüllerine “ilkesel uzlaşma”dan kaçınmalarını emretmiştir. Aynı zamanda, İslami mücadele/harekette, “Sonuç odaklı değil süreç odaklı”lılığı adeta emretmiş ve bizlere Resüllerini “ibret alınması gereken örnekler” olarak teferruatlı olarak bildirmiştir…

Bu süreçte, -1989 sonu veya 1990 yılının ilk aylarında- bir refikimiz, o zamanlarda çıkan malum bir dergiye, verdiğim mülakatta özetle şöyle demekteydi: ’Bazı cemaatlerin liderlerini doğrudan eleştirmekten kaçınmalıyız. Onların içlerine girerek –aşağıdan yukarıya- bir değişimi başlatmalıyız.’ Aslında bahse konu kişi de, tanıdığımız kadarıyla, bu yönteme inanmıyordu. Lakin bir kez yola çıkmıştı… ”Toplumsallaşma” sürecinde olduğunu düşünüyordu… Kısa bir süre sonrada “sistem-içi” mücadeleyi gerekli gördü… Ve son planda ne mi oldu?!…

Müslümanlardaki değişim sürecinin 90’lı yıllarda başladığını, özelliklede 90’lı yılların ikinci diliminde giderek hızlandığını, bu arada, belirtmeliyiz. Nitekim “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı”nın düzenlemeye başladığı “Abant Toplantıları”da bu yıllarda başlamıştı. İktibas/İktibas Çizgisi’nin tabiriyle “Abant Komsilleri”… Ne yazık ki o günlerde “sistem-içi” cemaatler, dernekler, vakıflar, bu sapkın “ideoloji”nin netleşmesi ve özellikle entellektüeller arasında yaygınlaşmasında, genelde, sessiz kalmışlardı. Yine o yıllarda, Özal’ın açtığı yolda, muhafazakar partiler, marjinal parti konumundan hızla yeni Türkiye modelinin merkezine doğru hareketlenmişlerdi. Bir başka ifadeyle, değişen dünya ve bölge dengelerinde, malum projeye paralel olarak “köşe kapmaca” oynamaktaydılar. Öyle ki bu süreçte Refah Partisi’ne (RP) ilgi giderek artmış, daha sonra RP’ne girmek durumunda kalan Aydın Menderes’in kuracağı söylenen yeni partide, insanımız, kendilerine yer bulma yarışına girmişlerdi. Ve o dönemlerde Müslüman gençlerin ‘hak ettiklerinin ötesinde’ değer verdikleri entellektüellerde hareketlenmişler, “ömürlerinin son deminde” bir yerlere gelmenin/önemli koltuklara oturmanın yollarını arıyorlardı: Adeta, “ikbal beklentileriyle ideolojik/“dini” kaygılarını telif”te epey mesafe almışlardı.

İşte böyle bir savrulmanın, “ilkesiz” değişim ve dönüşümün hızlandığı bir dönemde bir “Molla Kasım” ortaya çıktı ve bu sürecin vehametini önemli bir yazı ve konuşmalarıyla ortaya koydu: “Beklenen Fırtına” başlıklı yazıydı bu… 1995 yılında hakkın rahmetine kavuşan Ercümend Özkan sonrasında da İktibas dergisi etrafındaki arkadaşları, “düşünsel ve siyasal duruşta” netliğin önemini vurgulayan çizgide gayretlerini devam ettirdiler…

Ve, başlangıçta, ABD-Türkiye-İsrail projesinin ürünü olan AK Parti/AKP’nin Türkiye’deki değişim –dönüşüm sürecindeki önemi ve bununla paralel “Arap baharı” süreci, bir süre sonra yeni bir düzleme evrildi. “Arap baharı”nın Suriye ayağında –ABD içindeki güç savaşlarının ortaya çıkardığı- strateji değişiminin sahaya yansıması gündeme geldi… ABD’nin partneri yeni Türkiye’nin, “ideolojik ekseni” aynı sapkın çizgisinde devam ederken “stratejik olarak ABD’nin yeni çizgisine bir anlamıyla direndi. Dolayısıyla bahse konu stratejik değişimin sonuçları gündeme gelmeye başladı. Ve sürecin belirli bir aşamasına kadar yeni Türkiye senaryosu ve bu yapının baş aktörünü yere-göğe sığdıramayanlar, yeni Türkiye’yi hedefe oturttular. Algı yönetimi teknikleriyle –iç ve dış muhalefetinde elbirliğiyle- Türkiye’yi, ABD/Batı’nın yeni stratejisine paralel bir duruşa zorluyorlar ve bu eksende peşi peşine operasyonlara imza atıyorlardı…

Artık Türkiye, güvenlik kaygısı ve gelecek beklentisiyle stratejik bir yol ayrımındaydı. Tarihi arka planı ve “stratejik derinliği”nin açtığı alanda yeni bir “duruş”a doğru evrilmeye başladı. Türkiye, ABD/Batı’ya stratejik düzlemde de olsa karşı çıkmaya zorlandı. “Meşruiyeti”ni, küresel sistemin, giderek yetersizleşen/sahada fazla bir önemi olmayan, ilke ve kurumlarında aramaya özellikle dikkat eden Türkiye, “derin yapısı”yla da bazı küresel güçlerle “ortak çıkarlar” üzerinde işbirliğini devam ettirdi. Halen kendi çizgisinde yol almaya çalışan Türkiye, “reel-politik” adımlarıyla, her geçen gün sahaya daha sağlam basmaktadır. Ve bölgedeki gücünü ve etkisini giderek arttırmaktadır. Tabii ki (Ilımlı) Laik-demokrat/Batı referanslı ideolojik çizgisiyle… Bu yeni durum, insanımızın bir kısmının “sistem-içi” pozisyonlarında değişikliklere neden oldu; -daha önce “Kaba zülme” karşı koymak, Müslümanlara alan açmak üzere savruldukları- sistemin bir parçası olarak, yeni konum ve misyonlara yöneldiler…

Konuyla ilgili olarak son bir örneği dikkatlerinize sunarak değişim sürecinin diğer tezahürlerine geçmek istiyoruz…

Yüksel Yılmaz Hoca’nın uyarısıyla Mehmet Alagaş Hoca’nın son kitabı (23 Mesele, 2017)’nı incelediğimizde 1980’li yıllarda İzmir’deki bir toplantıyı hatırladık… O yıllarda Sadrettin Yüksel Hoca’nın bir fetvasıyla bir çok memur, görevlerinden istifa etmişti. Bunlardan biri de Mehmet Alagaş’tı. Hoca’nın bahse konu kitabında alıntıladığımız bölümleri okuduğunuzda görülecektir ki, gelinen aşamada, Müslümanların büyük çoğunluğu gibi, Allah’ın dini olan sahih İslam’ı esas almak yerine sözde “Müslüman” korunmak istenilmektedir. Ve bunun en makul “duruş” olduğu zannedilmektedir.

İsterseniz önce, Hoca’nın “duruşu”nu yansıtan alıntıları dikkatlerinize sunalım, sonra yorumumuzu yapalım…

“Soruyoruz sizlere Resulullah (s.a.v.) kendi Müslümanlığına göre bizim Müslümanlığımız tanımlayıp yargılasaydı, aramızda kaç kişi ayakta kalırdı?”…

“… tevhidi gerçeklerle karşılaştıktan sonra bile realitenin somutluğundan etkilenerek demokratik yollara savrulanları ve o yolları savunanları gördükten sonra, Allah’a ahiret gününe iman edip –namaz kılınmasına rağmen- henüz tevhidi gerçekleriyle karşılaşmayan bu insanları gelebildikleri noktadan acımasızca yargılayıp, onlardan uzaklaşmayalım. Bilelim ki gelebildikleri noktadan görebildikleri İslam’a teslim olan bu insanlar, (bazı kardeşlerimizin itirazı olsa da) Rabbimiz katında Müslümandırlar ve tevhidi gerçeklerle ilgili tebliğe muhtaçtırlar.”

“Lütfen itidalli, lütfen merhametli ve uyanık olalım. Türkiye üzerine küresel saldırıların yapıldığı bir dönemde, Allah’a ve ahiret gününe inanıp – salih amellerde bulunan ve Allah merkezli duygularla dış odaklı emperyalizme direnen insanlara ve Müslümanlara saygı gösterelim.” Vd. …

Evet, Mehmet Hoca, Müslümanlara karşı merhametli olalım. Ama Müslümana kardeşlik ve merhamet hakkı/gerçeği -uygun bir uslupla- anlatmayı gerektiğini sizde biliyorsunuz…

Resullullah Hz. Muhammed (s.a.v.)’in son peygamber olduğunu, yeni bir peygamber gelmeyeceğini, dolayısıyla (korunmuş) yegâne Kitap olan Kur’an’ın temel referansımız, “mihenk”imiz, Müslümanlar için “Furkan” olduğununda farkındayız, hamdolsun! Bu bağlamda “ilkesel” bir duruşa sahip olmanın öneminin altını çizerek “düşünsel ve siyasal duruş”ta netliğe sahip olmadan Müslümanların mevcut zilletten kurtulamayacağını insanımıza hatırlatmak gerekmez mi?! Şüphesiz uygun bir uslubla… Bu vesileyle, “netlik” ile “tekfir”i birbirine karıştırmadan ve ahiret gününü hiç aklımızdan çıkarmadan, “ tekfirciliğin” bir hastalık, sapkınlık olduğununda altını çizmemiz gerekmez mi…

Haklısın Mehmet Hocam, kimse kendi duruşunu merkeze yerleştirerek başkalarını yargılamamalı, her fırsatta temel kaynağımızı ve yaşayan Kur’an olan Peygamberimizi referans alan uyarıları dikkate almalıyız. Ve bunu şüphesiz emri hak vaki olana kadar, aralıksız bir şekilde, ısrarla ve ciddiyetle devam ettirmek durumda olduğumuzun farkında olarak yolumuza devam etmeliyiz! …

Bir başka hususta, “Kaba zulmü” önlemek adına “sistem-içi”ne savrulanlar, çağımızın en tehlikeli savaşı olan “ideolojik savaş”/sofistike zulüm karşısında adeta suskun kalmaktalar ve “Ilımlı İslam” diye yaftalanarak algı oluşturulan malum sapkın ideolojinin zihinleri kuşatması karşısında net bir duruş sergilemekten –çeşitli nedenlerle- imtina etmekteler. Buna karşın kendilerini “Selefi” olarak nitelendirmelerine rağmen Resüllerin Yolu’nu doğru okuyamayan ve “ilkesel ve ahlaki” düzlemde sınır tanımayanlara karşı da “net” bir “duruş” sergilememiz gerektiğini de unutmaktalar… “Tekfirci”, “ilkesiz şiddeti” kullanmaktan çekinmeyen bu örgütleri, vahim sonuçlar doğuran bu yapılanmalarına karşı çok açık ve net bir tavır koymamız gerektiğinin artık farkına varmamız gerekmez mi?

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir