GenelYazarlardanYazılar

“Sistem-İçi” (Mücadele’nin Tarafı Olan) “Müslümanlar”a Neler Oluyor!?

“Düşünsel ve siyasal duruş”ta bir türlü netleşemeyen insanımızın büyük bir kısmı -değişik ön kabullerle- yaşananları; doğru tanımlamadılar, doğru anlamlandıramadılar, kaçınılmaz olarak da doğru bir “duruş” sergileyemediler.Konjonktürel/dönemsel gelişmelerin hamaset ve kışkırtıcılığıyla da “duygusal ve reaksiyoner” tavır almakta ısrar etmekteler.

(Ilımlı)Laik-demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, değişik versiyonlarıyla “ideolojisi”ni, temel değerlerini ıskalayarak 1. Cumhuriyet’in “kaba zulmü”ne karşı ne yazık ki 2. Cumhuriyet’in sapkın, iki yüzlü, çeldirici ideolojisini(“ılımlı İslam”) görmezden gelerek bir “duruş” sergilediler.Bunlardan bir kısmı değişen dünya ve bölge dengeleri düzleminde gündeme gelen “15 Temmuz Darbe Girişimi”nin de sürüklemesiyle “Muhafazakar Demokrat” çizgide derinleştiler… “Sistem-içi” mücadelenin anlamını netleştiremeyen diğer bir kesimi de “AKP, ‘Atatürkçü mü oluyor’?” türünden  sorular sorup, 2019 seçimlerinin siyasi hesapları çerçevesinde anlamlandırılmaya çalışılan Erdoğan-Gül rekabetini, muhalefetle birlikte tartışır hale geldiler.Pelikanların, Trollerin ve AKP içindeki muhalefetin süreci doğru okuyamama ve kırgınlık psikolojisiyle gündeme taşıdığı suni çekişmelere yoğunlaştılar.Oysa değişen şartlarda, ABD ve Batı’nın “Demokratik Güvenlik Teorisi” tartışmaları yaparken bunların romantik demokratlıkları ve özgürlük havarisi “duruş”larının ne anlama geldiği “sistem-içi” taraflarca bilinmekte.Oysa bir kısım AKP içi muhalefet, ne yapılmak istenildiğinin farkında değilmiş gibi bir görüntü vermektedir.Bunun ana nedeni de özellikle 2013’ten itibaren gerek küresel ve gerekse bölgesel düzlemdeki “sistem-içi” mücadelenin farklı bir düzlemde yol aldığının yeterince ayırdında olmamaları…NFETÖ’nün gerçek yüzü ve etki alanını yeterince kavrayamamaları…Aynı zamanda “ana muhalefet” başta olmak üzere “sistem-içi” muhalefetin Erdoğan’ı -ne olursa olsun- devre dışı bırakmaya yoğunlaşmaları ve bunların arkaplanındaki odakların Yeni Türkiye algısıyla gündeme taşıdığı hamle ve operasyonların amacını yeterince kavrayamamaları…

“Müslümanların Sorunlu Tarihi”nin oluşturduğu düşünsel ve siyasi açmazları, Osmanlı sonrası yenilmişlik psikolojisi ile önce modernist dalganın etkisiyle ne yapacağını bilememe, sonra da Batı Medeniyeti’nin yaşadığı iç tecrübeyi doğru okuyamama ve temel sorunların çözülebilmesi için yeniden “öze dönüş”e karşı güçlü bir direniş…Yeni dönemle birlikte küresel sistemin kontrol ettiği bir dünyada kendilerine yer edinmeye çalışan “başsız” kalabalıklar…Bir süre sonra küresel odakların kontrol ettiği “ulus-devlet”ler için de kendilerine yeni bir alan oluşturabileceklerini düşündükleri bir dönem…Ve kaçınılmaz olarak küfür ve şirk düzenlerinin gelecek planlarında bazen “Aydın din adamı”, bazen Komünizm ile mücadele düzleminde “Yeşil Kuşak” projesinin parçası olarak öne çıkılması…Daha sonra “Türk-İslam”, “Arap-İslam”, “Kürt-İslam” sentezlerinin labirentleri arasında kendileri için çıkış aramalar…Nihayet bu savrulma sürecinde nispeten güçlenen “öze dönüş” çizgisinin görünür hale gelmesi ve İran Devrimi ile birlikte “devlet olma”, “Allah’ın hükümlerini hakim kılma” çizgisinde bir yürüyüş. “Resullerin Yolu”nda bir güç olma arayışları…Ve tersine bir değişim, düşünsel savrulma, “ilkesiz değişim” sürecinin handikaplarının kaçınılmaz olarak “siyasi duruş”a yansımaları ve “sistem-içi” mücadelenin çıkış olarak görülmesi…

Son planda “Müslümanlar”ın bir kısmı, Tedhiş/ “Terör”e başvurarak reaksiyoner bir yaklaşımla gündeme geldiler.Ki “ilkesiz şiddet” kullanımı ile birlikte bir taraftan “kaba zulüm”ün derinleşmesine alan açılırken öte yandan da “Müslüman algısı” küresel küfür ve şirk odaklarının kontrolünde şekillendirildi…Diğer bir kesim ise “küresel odaklar ve onların yerli işbirlikçileri” ile “ilkesel uzlaşma”ya, dolayısıyla “sistem-içi” mücadelenin “cazip” görüntüsüne kapılarak yol almaya başladılar.Ve süreç, tüm olumsuzluklarıyla yaşanırken “Resullerin Yolu”ndan söz etmelerine rağmen “siyasi bilinci” oluşmamış çevre/ “cemaat”ler de yaşananların dehşeti ve aldatıcılığıyla -farkında olarak ya da olmayarak- “sistem-içi”nde taraf oldular.Yani güçlü fırtınalar “kökü derinliklerde olmayan”ları köklerinden devirdi…

En vahimi de değişen dünya ve bölge şartlarında yaşanan bu savrulmaların dışında kalmayı başaranların bir kısmının da “düşünsel”, özellikle “siyasi” duruşlarındaki zaaflar nedeniyle tam anlamıyla “sistem-içi” bir görüntü vermeseler de “hatalı okuma”ları ile netliklerini giderek kaybetmeye başlamaları oldu.Süreçleri, bu süreçteki kişi ve kurumları, doğru tanımlamakta, doğru anlamlandırmakta ve doğru bir tavır almakta zorlandılar bunlar.Üstelik söz konusu hataları yaparlarken de -Resullerin örnekliğinde- “ilkesel netlik” ile, bir hastalık, haddi aşma, insanın kendi kendine kurduğu bir tuzak olan “tekfirciliği” birbirine karıştırdılar…Müslümanların değerleriyle (sözde evrensel) Batılı değerleri telif edenlere “esirgedikleri” tavırları “düşünsel ve siyasal duruş”da netliği önemseyenlere yönelttiler.Söz konusu sistemlerin ideolojik ve kavramsal çarpıklıkları konusundaki hassasiyetlerini öne çıkarmaları beklenilirken, maalesef, bahse konu çevrelerde “sistem-içi” kavganın taraflarının gündemlerine dahil oldular. “Sistem-içi” tartışmanın, aslında sistemin temel ilkeleri ve kavramlarının birer yansımaları olduğunu  çoğu zaman unuttular ya da bağlamıyla algılayamadılar…Hangi konuda olursa olsun bir yapımın başrol oyuncusu da dahil olmak üzere tüm aktörlerinin, yapımcı, senarist ve yönetmenin ortaya koyduğu eserde “başrol oyuncusu”nu abartırlar; aslında başrol oyuncusunun kesinlikle belirleyici olmadığını, olsa olsa “başarı”larıyla katkı vermekten öte bir anlam taşımadığını öğrenme gereği bile duymadılar. “Siyasi bilinç” denildiğinde hep burun kıvırdılar.Üstelik “siyaseti” yanlış tanımlayarak, dar bir çerçeveye sıkıştırarak hayatın tüm boyutlarındaki stratejik/hayati önemini ıskaladılar.Dolayısıyla küresel sistemi, bu sistemin bir uzantısı olan -içinde yaşadıkları- “ulus-devlet”in “sistem-içi” unsurlarını, demokrasinin vazgeçilmez unsurları olan parti ve liderlerini doğru tanımlamaktan ısrarla kaçındılar.Laik-demokratik/Batıcı-NATO’cu Türkiye Cumhuriyeti’nin bazı partilerini, kurum ve kuruluşlarını bağlamları dışında subjektif tanımlamalarla algıladılar.Laik-demokratik Cumhuriyet’in Cumhurbaşkanı’nı “ümmetin lideri” olarak tanımlama cüretini bile gösterdiler.Öyle ki söz konusu kesimler, sisteme öyle entegre oldular ki bu durum, onların olumlu ve/veya olumsuz tavırlarına da yansıdığı net olarak görülmeye başlandı.Ve daha önce besledikleri, itibar gördükleri 1. Cumhuriyet/eski Türkiye’nin ellerinin arasından kaydığını görerek “sistem-içi” mücadelenin de ötesine geçerek adeta bir “savaş” verenlerle, 2. Cumhuriyet/yeni Türkiye’de aradıklarını bulamayan çevrelerin eleştirilerindeki ortak paydanın giderek büyümeye başladığını gördük.Ki bu durum 16 Nisan Anayasa referandumunda açıkça ortaya çıktı…

Bu bağlamda, değişen dünya ve bölge şartlarının ortaya çıkardığı vasatta  -bir proje olarak başlayan- Türkiye’nin değişim ve dönüşüm sürecini doğru tanımlayamayan/doğru okuyamayanların bir kısmı için 2. Cumhuriyet’in adeta kurucu partisi haline gelen AKP/AK Parti’nin  temel ilkeleri ve ideolojik çizgisinden bir sapma olmadığı halde AK Parti eski AK Parti değildi.Zira bunların büyük bir kısmının yaşanan süreci ve bu süreçteki AKP’nin rolünü doğru okuyamadığı çok açıktı…Ve bunlarla birlikte hareket edenler, Yeni Türkiye’nin kendi ideolojik çizgisinde, tarihi ve stratejik derinliğinin farkında olarak yoluna devam ederken, daha doğru bir ifadeyle buna mecburken , Batı/ABD’nin strateji değişikliği ve kendi çıkarlarının gerektirdiği değişiklikleri sahaya yansıtmalarını doğru algılamadılar.Türkiye Cumhuriyeti’nde bir “eksen kayması” olmadığını, ABD/Batı’nın -diğer müttefikleri gibi- Türkiye’ye de sormadan strateji değiştirdiğini göremediler.Ya da muhalif bir bakış açısına doğru yaklaşmanın kendilerine alan açacağı gibi bir hülyaya kapıldılar.Bu arada Batı/ABD’nin strateji değişikliği ile birlikte Türkiye’ye yönelik iç destekli dış müdaheleler, Türkiye’yi güvenlik ve gelecek kaygılarıyla hareket etmeye -bazı konularda- direnmeye zorladı.Yeni konumu ve misyonunun gereğinin yanı sıra tarihi ve stratejik derinliği de bunu emretmekteydi…

MALUM ODAKLARLA “İÇ MUHALEFET”İN ORTAK KAYGILARI

AK Parti/AKP’nin belirli bir dönemden sonra dışarıdan ve/veya dışarıyla bağlantılı iç operasyonlara maruz kalması, bir kez daha altını çizmeliyiz ki Türkiye’nin çizgisi ve stratejisini değiştirmesinin bir sonucu değildir.Bunlar Batılı müttefiklerinin stratejilerini ve Türkiye’den beklentilerini değiştirmelerinin kaçınılmaz bir sonucudur.Dolayısıyla Türkiye’nin değişim ve dönüşüm sürecinin, normal rotasında devam edip bunun tüm kurumlara yansıması söz konusu olsaydı “sistem-içi” muhalefetin de yeni şartlara paralel olarak kendilerini yeniden inşa etmelerini gerektirecekti.Halbuki malum küresel odakların teşviki ile birlikte her türden muhalefet Türkiye’ye yapılan hamle ve operasyonların bir parçası olarak hareket ettiler.Zannettiler ki süreci geriye döndürebilecekler, 1. Cumhuriyet anlayışıyla kendi kontrollerinde bir yeniden yapılanma sağlayabilecekler.Nitekim son zamanlardaki dışarıda yazılıp çizilenlerle Türkiye algısı, içerideki muhalif unsurların söylem ve eylemleriyle neredeyse birebir örtüşmektedir.Ne var ki dışarıdakiler/Türkiye’nin Batılı müttefikleri de iç muhalefetin unsurları da şunu görmek zorundalar ki değişen şartlar Türkiye’nin önüne geniş bir  alan açmış bulunmaktadır.Türkiye’nin tarihi ve stratejik derinliği, geriye dönüşü engellemekte, Ankara’nın güvenlik ve gelecek kaygıları da muhalefetin yadırgadığı çizgide yaptığı ısrarını adeta zorlamaktadır…Ve bu süreçte (ılımlı)Laik-demokratik Türkiye, tarihi kırılmanın kendisine sunduğu imkanlar ve “Müslümanlar”ın “oyun kurucu” bir vasfının bulunmadığı bir dünyada “ılımlı İslam” gibi “iki yüzlü”, sapkın, çeldirici  ideolojik çizgisiyle bölgesel güç olmanın da ötesine geçerek küresel düzlemde etkin bir devlet olma yolunda hızla ilerlemektedir.Bu arada Müslümanlara önderlik yapması beklenen(?) malum güçlerin de hızla İslami iddialar ile çelişen bir çizgide yol alırken, Türkiye’nin “Ilımlı İslam” gibi sapkın ideolojisinin yeterince net anlaşılamaması, bölge insanının, “kaba zulüm”den kurtulmak adına Türkiye’den ideolojik niteliğinin ötesinde bir beklentiye girmesi sonucunu doğurmuştur.Aslında “Müslümanların Sorunlu Tarihi”nin insanımıza sunduğu “din” anlayışı da esastan yanlış ve vahim bu durumu farkettirebilecek bir bilinci sunmaktan uzak olduğu gerçekliği de dikkate alındığında, bu süreç, en azından bir dönem, Müslümanların yaşadığı coğrafyada etkili olacağa benzemektedir.

Her ne kadar -değişik projelerle- küresel odaklar ve yerli ortaklarının, kendi hakimiyetleri ve gelecekleri için engel olarak gördükleri Müslümanlara karşı mücadelede önemli mesafeler aldığı görülse de bu durum, Müslümanların ve tüm mazlumların yegane çıkışının İslam’ın tek korunmuş kaynağı Kur’an olduğu gerçeğini/hakikatini ortadan kaldırmamaktadır…Hem de Kur’an’ın ve Kur’an’ı örnekleyen Resullerin Yolu’nun ilkesel boyutlarının netliğine karşın küresel odakların, “Ilımlı” ve “Radikal”/ “Terörist” olarak tanımlayıp önlerini açtıkları kadroları/yapıları Sahih İslam anlayışı yerine ikame ederek algı oluşturma gayretlerine rağmen “fıtrat dini”/yaşam biçimi olan İslam ile mücadelelerini kaybedeceklerdir.Kısa vadede gündeme gelen aldatıcı gelişmeler ve içimizdeki beyinsizlerin tüm hatalı “duruş”larına rağmen Kur’an merkezli anlayışlar giderek güçlenecek ve Allah’ın yardımıyla hakikat insanlığa ulaştırılacaktır.Her ne yaparlarsa yapsınlar geleneksel ve modern sapkınlıkların ürünü mezkur yapıların aldatıcı söylemlerinin yanlışları ortaya çıkacaktır.Hakikat arayışının hakkıyla sürdürülmesi ve dönemsel/konjonktürel gelişmeler karşısında yeise düşülmemesi halinde Allah’ın nurunu mutlaka tamamlayacağından şüphe duyulmamalıdır.Unutulmamalıdır ki değişen dünya ve bölge dengelerinde/yeni denge arayışlarında Müslümanların “duruşu” büyük/stratejik öneme sahiptir…

Ne var ki bu gerçekliğe karşın bazı refiklerimiz, zaman zaman özelikle şirk sistemlerinin aldatıcılığı, çeldiriciliği ve sofistike algı yönetimleri karşısında kendilerinden beklenilen netliği yeterince ortaya koyamamaktalar. “Sistem-içi” mücadele yöntemine esasta karşı olmalarına rağmen içinde yaşadığımız ve “ideolojik” çizgisi belirli olan sistem partilerinden AK Parti/AKP’nin misyonu ve konumu hususunda yanılgı ve tereddüt yaşamaya devam etmekteler…Dolayısıyla bahse konu “sistem-içi” aktörlerin tartışmalarına dahil olmakta ve AKP’yi doğru tanımlayamamanın bir sonucu olarak bazı beklentilerini dolaylı olarak seslendirmekten geri kalmamakta, yarar ummaktalar. “AKP ‘Atatürkçü mü oluyor?’ ”, “AK Parti 1. Cumhuriyetçilere mi benzemeye çalışıyor?, “Cemaatlere operasyon mu yapılıyor?” benzeri gündemleri yanlış bir zeminde tartışmakta, ilkesel düzlemde net olmayan hususlarda taraf olmaktalar.Hatta, zemini ve ölçütü muğlak bu tartışmalara dahil olmayı “hakkın” şahitliği adına “haklı”nın yanında durmak olarak niteleyip seslendirebilmekteler…

AKP, “Atatürkçü mü oluyor?”

Bu, başlı başına sorunlu bir okumanın/algının sonucu bir tartışmada Müslümanları da taraf olarak görmek, 1. ve 2. Cumhuriyet’in ortak paydalarına rağmen böyle bir soru sorulduğunu izlemek, hepimizi üzmekte…Zira (Ilımlı)Laik-demokratik(Batıcı) Türkiye Cumhuriyeti’nin bir parçası, “rejimin vazgeçilmez unsuru” olan AK Parti’nin temel referansında “Atatürkçülük”, “Milliyetçilik”, “Laiklik” ve “Demokratlık” gibi kavramların, şartlara göre vurgularının değişmesi refiklerimizi neden harekete geçirmekte, hassasiyet göstermelerine neden olmakta(?), anlaması gerçekten çok zor.Nasıl 1. Cumhuriyet’in kurucu partisi olan Halk Fırkası/Cumhuriyet Halk Fırkası/Cumhuriyet Halk Partisi’nin söz konusu kavramsallaştırmaları kendi misyonu ve paradigması (modeli) çizgisinde ise, söz konusu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası/Demokrat Parti/Anavatan Partisi/Refah Partisi-AK Parti çizgisinin de kendi anlayışı çerçevesinde temel kavramları yorumlamasından doğal bir şey olamaz.Aynı zamanda, bu kavramları -zaman zaman- öne çıkarması, bunlara güçlü vurgu yapmasının konjonktürel gerekçeleri söz konusudur.Zira bu kurucu partinin(AK Parti) de temel referanslarının, kavramsallaştırmalarının aynı anlam dünyasının ürünü olduğu çok açıktır.Ama bu iki çizgiyi doğru tanımlamaz, doğru bir yere oturtamazsak, “sistem-içi”ndeki zorunluluktan kaynaklanan bu tür vurguları hatalı okumak kaçınılmaz hale gelir…

Değişen dünya ve bölge şartlarının açtığı alanda Türkiye’nin yaşadığı değişim sürecinin geldiği aşamada 2. Cumhuriyet’in kurucu partisi misyonunu tahkim eden AK Parti, kendisine tam destek veren yeni derin devlet ile birlikte bölgede yaşananların bir gereği olarak güvenlik ve gelecek kaygısı yaşadığı görülebilmektedir.Dolayısıyla Laik-demokrat Türkiye Cumhuriyeti’nin -söz konusu şartlarda- “Atatürkçülük”, “Milliyetçilik” ve “Muhafazakarlık” kavramlarının birini ve/veya bir kaçını, hatta hepsini sentezleyerek toplumun büyük çoğunluğunu devletin  etrafında toplamak istemesinden daha doğal ne olabilir ki?!…Hatırlanırsa belirli bir döneme kadar Türkiye’yi yere-göğe sığdıramayan Batı/ABD, strateji değişikliklerinin bir sonucu olarak bölgede ve Türkiye’de “kaos strateji”sini kendi çıkarları ve gelecek hesapları açısından bir çıkış olarak görmekteler.Ve küresel güçlerle birlikte hareket etmekten başka çareleri olmadığını düşünen muhalefet de hala “eski” siyaset anlayışının sağ kanadında yer alan tüm aktörlere/partilere el atmakta, buradan bir çıkış arayışını sürdürmektedir.Bu çerçevede CHP, HDP ve İyi Parti’nin duruşları netlik kazanmış gözükse de Abdullah Gül figürü de bu çerçevede giderek daha yoğun bir şekilde muhalefetle birlikte anılmaktadır.AK Parti ile birlikte öne çıkmış, şartlar gerektirdiği için hasbelkader Başbakan ve Cumhurbaşkanı olmuş Gül, yukarıda söz ettiğimiz gibi şartların değişmesi, “sistem-içi” mücadelenin adeta savaşa dönüşmesiyle siyasette, dengeci, risk almayan, kısa vadeli hesaplar peşinde koşan bir görüntü vermektedir.Hatta 2. Cumhuriyet’in ciddi risklerle karşı karşıya kaldığı durumlarda bile “özgürlükçü” duruşu ile zaman zaman muhalefete daha da yakınlaştığı giderek netleşmektedir.Öyle ki bir zamanların meşhur liberal/değişim yanlısı entelektüellerinden Ali Bayramoğlu’nun Abdullah Gül’ün yeni misyonu ve duruşunu ortaya koyarken kullandığı çarpıcı ifadeler bizce çok manidardır…Gül’ün görünen misyonu, “Tayyip Erdoğan’ı saf dışı bırakmak” diyen Bayramoğlu devamla… “Bence Abdullah Gül siyasete girsin, siyasi harakiri yapacak  olsa bile girsin…” sözlerinin arka planı doğru okunmalıdır.

Nitekim uzun süredir polemik konusu olan, 2019 seçimlerine yaklaşıldığı bir süreçte daha da yoğunlaşması kuvvetle muhtemel olan Erdoğan-Gül ilişkisi giderek iç ve dış aktörler açısından önem arz etmektedir.Bu arada şu hususu belirtmeliyiz ki Erdoğan-Gül ilişkisinin seyri iki sorunlu yaklaşım ile birlikte değerlendirilmelidir. Bunlardan birincisi, her zaman olduğu gibi hatalı tanımlamalar, hatalı anlamlandırmalardır.İkincisi ise aynı çizginin aktörleri olarak görülen Erdoğan ve Gül’ün  zamanla netleşen misyonlarının farklılığının maslahatçı bir anlayışla değerlendirilmesidir.

Özellikle 2013’ten itibaren “sistem-içi” mücadelenin farklı bir zeminde yol alıyor olması, bu mücadelenin taraflarını daha sıkı bir “duruş”a zorladı.Aynı zamanda FETÖ’nün göründüğünün çok ötesinde bir iç derinliğe sahip olması ve küresel odaklarla geniş çaplı ve derin bağlantısının ortaya çıkması yeni bir süreci başlatmış oldu.Daha önce 2. Cumhuriyetçiler safında görünen nitelikli terör örgütü(NFETÖ)’nün muhalefete yakın duruşu ve küresel odaklarla bağlantısının niteliği mücadeleyi savaşa dönüştürmüştü.Nitekim -daha öncesi olsa da- 2013 yılı 17/25 Aralık operasyonuyla birlikte AKP’yi farklı bir çizgiye çekme amaçlı adımları ve operasyonları hızlandı.Küresel odaklar ve onlarla paralel hareket eden muhalefetin Erdoğan liderliğindeki Türkiye’yi belirli bir çizgiye çekme, olmazsa “neye mal olursa olsun” Erdoğan’ı devre dışı bırakma planları açık seçik ortaya konuldu.Plan, muhalefetin yanı sıra AK Parti içinde çatlak seslerin çoğalmasını da gerektiriyordu.Önce muhalefetin NFETÖ gerçekliğini -bilinçli ya da bilinçsiz- “hatalı okumaları” gündeme taşındı.NFETÖ gerçekliğinin üstünü örtüp, bağlamı gizli “masum edebiyatı”, muhalefetin de ötesine taşınarak -az da olsa- AK Parti koridorlarında da seslendiriliyordu.AK Parti’de çeşitli gerekçelerle ayrılanlar/küskünler, özellikle de gelecek beklentileri güçlü olanlara bir şekilde ulaşılmaya çalışıldı.Bu arada 15 Temmuz travması sonrası MHP’nin güvenlik ve gelecek kaygılarıyla daha önce pek sıcak bakmadığı “siyasi sistem değişikliği (Cumhurbaşkanlığı/Başkanlık Sistemi)”ne tam desteğiyle birlikte süreç yeni bir zemine oturtulmuş oldu. “Yenikapı ruhu”nun hamasi ortamında 16 Nisan Anayasa referandumu yapıldı.Her iki tarafın da arzuladıkları sonucu alamadığı referandum sonrası 2019 seçimlerine odaklanıldı…

Yeni şartlarda,AK Parti’den ayrılanlar ve/veya parti ile ilişkisini devam ettirmekle beraber içeriden muhalefet edenlerin gözden kaçırdıkları hususlar söz konusu.Özelliklede resmen partiden ayrılamamış olsa da Abdullah Gül ve benzerlerinin en ciddi handikapları, gelinen bu aşamadan sonra kendi gelecekleri ve beklentilerini ancak AKP içindeki gelişmelerde aramaktan başka çıkışlarının kalmadığının farkında olmamalarıdır…Dirsek temaslarını devam ettirdikleri muhalefetin büyük bir kesiminin toplum nezdindeki imajının netleşmiş olduğunu okuyamamaktalar.Aynı zamanda iç ve dış muhalefetin büyük bir kesiminin eski siyasi sisteme (Parlamenter sisteme) dönme beklentilerinin arkaplanı ve gelecek hesaplarında Abdullah Gül gibi aktörler bulunmamakta. Onların fonksiyonu Erdoğan’ı devirmekle sınırlı bulunmakta…Haliyle Gül, gerek ilişkilerinde ve gereksede açıklamalarıyla muhalefetle paralel düştüğü durumlarda yüzeysel değerlendirmelerle hareket ettiği söylenebilir…Muhalefetin hedefi belirliyken Abdullah Gül’ün bunu fark etmemesi veya görmezden gelmesi siyasi hesaplarının tutmayacağını şimdiden ortaya koymaktadır.Bu durumun farkında olan ve Gül’ü iyi tanıyan Erdoğan’ın AKP içindeki muhalefete ve özellikle Gül’e yaklaşımında dikkatli davranması bu çerçevede okunmalıdır.Lakin, Gül’ün Kanun Hükmünde Kararname sonrası açıklamasıyla bu yaklaşımı terk ettiği, sistem bağlamında yol ayrımının farkında olarak tavrını netleştirdiği söylenebilir.Gül’ün açıklaması ve Erdoğan’ın cevabı peş peşe okunduğunda ne demek istediğimiz net olarak anlaşılacaktır…

Abdullah Gül açıklamasında; “Bir süredir basın yayın organları ve sosyal medya üzerinden bazı milletvekilleri ve ilgili troller tarafından şahsıma karşı yapılan saygısızlık, hakaret ve ahlak sınırlarını aşan saldırıların son açıklamamdan sonra giderek arttığına dikkat çekiyorum.Partimizin kuruluş ilkelerinden biri olan düşünce ve ifade özgürlüğüne inanan birisi olarak, gerekli gördüğüm durumlarda görüşlerimi açıklamaya devam edeceğim” diyerek yeni şartları ve yaşanan sürecin hassasiyetlerini dikkate almak yerine “duruşu”nun doğruluğunda ısrarlı olduğu görüldü.Söz konusu açıklamaya Recep Tayyip Erdoğan’ın cevabında ise, “…Hayırdır, bir anda bu iştiyak, bu heves, bu hız, bu tepkisellik nereden çıktı?” diye sorduktan sonra hükümete yakın medyanın topa daha sert girmesine şahit olduk.Arşivler karıştırıldı, hangi kritik gelişmeler karşısında(Gezi olayları, Mısır’da yaşananlar, Twitter, MİT tırları, Can Dündar, NATO skandalı ve diğerleri) konusundaki Gül’ün sessizliği anlamladırmaya çalışıldı ve bunların bağlamına dikkat çekildi.Keza konuşmalarının ne anlama geldiği de…

Bazılarının Abdullah Gül ile paralellik kurdukları Ahmed Davudoğlu’nun farklı duruşu ise gerçekten manidar gözükmektedir.15 Temmuz sonrası da malum çizgisiyle Erdoğan ile dalga geçmeye devam eden ve onu “paranoyak”lıkla suçlayan Karar gazetesinin üstü kapalı farklı okumalarındaki ısrara rağmen Davudoğlu, yaşananların ve sürecin farkında bir duruş sergilemeye devam etmekte ve bunu da netleştirici adımlar atmakta bir mahsur görmemektedir…

Ezcümle bizim mahalleden bazılarının -hiçbir ilkesel gerekçe göstermeden- düşünsel değişim yaşadıkları hepimizin malumudur.Bunlar, daha önce gayrimeşru gördükleri “sistem-içi” yöntemi insanımıza bir çıkış olarak sunmaktan da çekinmediler…Ve bu “ilkesiz değişim”in bir sonucu olarak 1. Cumhuriyetçilerle 2. Cumhuriyetçiler arasındaki mücadele/savaş’da AK Parti’den yana tavır koydular.Kaçınılmaz olarak da sistemin vazgeçilmez unsurlarından olan siyasi partilerin, “parti-içi” mücadelelerinde  de taraf olarak gündeme gelmekteler.Erdoğan’a yakın duranların karşısında “muhalif”ler safındaki “duruş”larını da ibret ile izlemekteyiz.Nereden nereye savruldukları ve bunun “sistem-içi” yöntem tercihinin doğal bir uzantısı olduğunu biliyoruz…Ve bu savrulmanın bir tezahürü olarak hatalı tanımlamalar, hatalı anlamlandırmaların da ısrarla devam etmesi, 15 Temmuz benzeri gelişmelerin bu hatalı duruşları derinleştiriyor olmasına dikkatlerinizi çekmeyi bir vecibe olarak görmekteyiz…

“Müslümanların Sorunlu Tarihi”nin ortaya koyduğu geleneksel bidat ve hurafelerin tüm açmazlarına karşın, İslam’ın temel ilkelerini esas alarak birbirimizi kucaklamanın detay konulardaki farklılıklarımızı da yumuşatacağına inanıyoruz.Lakin bunu nasıl pratiğe geçireceğimiz konusunda yeterince tecrübeye sahip olmadığımız her vesileyle anlaşılmakta.Bunun yerine ilkesel sapkınlıklarına rağmen İslam yerine sorunlu “Müslüman” nitelemesiyle herkes/büyük bir çoğunluk sahiplenilmeye çalışılmakta, buradan da bir çıkış aranmaktadır…Şüphe yok ki Müslümanlar “birlik” olmalıdır.Lakin bu birliğin hangi esaslar üzerinde yükseleceği hayati öneme sahiptir. “Uzlaşmacı” ve “tekfirci” anlayışların at başı gittiği bir coğrafyada Kur’an’da altı çizilen “Müslüman”ın özellikleri ve “Resullerin Yolu” belirleyici olmalıdır…Şunun da altını çizmeliyiz ki tekfircilik sapkınlık, bir hastalıktır.Haddini aşmaktan öte bir fitnedir.Netlik ile tekfirciliğin bir arada yaşayamayacağı da çok açıktır.

Daha Fazla

Related Articles

Bu yazıda 1 yorum bulunmaktadır

  1. ;”Her ne kadar -değişik projelerle- küresel odaklar ve yerli ortaklarının, kendi hakimiyetleri ve gelecekleri için engel olarak gördükleri Müslümanlara karşı mücadelede önemli mesafeler aldığı görülse de bu durum, Müslümanların ve tüm mazlumların yegane çıkışının İslam’ın tek korunmuş kaynağı Kur’an olduğu gerçeğini/hakikatini ortadan kaldırmamaktadır…Hem de Kur’an’ın ve Kur’an’ı örnekleyen Resullerin Yolu’nun ilkesel boyutlarının netliğine karşın küresel odakların, “Ilımlı” ve “Radikal”/ “Terörist” olarak tanımlayıp önlerini açtıkları kadroları/yapıları Sahih İslam anlayışı yerine ikame ederek algı oluşturma gayretlerine rağmen “fıtrat dini”/yaşam biçimi olan İslam ile mücadelelerini kaybedeceklerdir.Kısa vadede gündeme gelen aldatıcı gelişmeler ve içimizdeki beyinsizlerin tüm hatalı “duruş”larına rağmen Kur’an merkezli anlayışlar giderek güçlenecek ve Allah’ın yardımıyla hakikat insanlığa ulaştırılacaktır.Her ne yaparlarsa yapsınlar geleneksel ve modern sapkınlıkların ürünü mezkur yapıların aldatıcı söylemlerinin yanlışları ortaya çıkacaktır.Hakikat arayışının hakkıyla sürdürülmesi ve dönemsel/konjonktürel gelişmeler karşısında yeise düşülmemesi halinde Allah’ın nurunu mutlaka tamamlayacağından şüphe duyulmamalıdır.Unutulmamalıdır ki değişen dünya ve bölge dengelerinde/yeni denge arayışlarında Müslümanların “duruşu” büyük/stratejik öneme sahiptir…”
    Eyvallah Abdullah hocam,bizde bu hakikate ; Amenna sadakna diyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close