GenelYazarlardanYazılar

“SİSTEM-İÇİ” Okumalarla Sütrelenen “YÖNTEM” TARTIŞMALARI

Değişim ve dönüşüm sürecinin yaşandığı, yeni denge arayışı sürecinin hızlandığı bir vasatta gündem, dönemin gereği olarak çok yoğun…Ne var ki bir yazı vesilesiyle, bu ayki konumuz; “Sistem-içi” tartışmaların sütrelediği “İslami Mücadelede YÖNTEM” …Bahse konu yazı, “AK Parti Üzerinden İslam’ın İpini Çekmek”(Mehmet Yavuz Ay, Hertaraf.com, 15.1.2021) başlığına sahip. Öncelikle yazının dikkatli bir şekilde okunmasını salık veriyoruz… “İlkesiz değişim” sürecinin birilerini taşıdığı çizgi ve “sistem-içi” bir okumanın açmazları bağlamında önemsediğimiz bu yazıyı, parantez içi küçük notlar ve tırnak içine alarak dikkat çekmek istediğimiz müdahalelerle özetlemekte yarar umuyoruz…

Söz konusu yazı/yorum, öncelikle ABD’li diplomat ve CIA ajanlarının temel bir değerlendirmesini hatırlatarak başlıyor:

“Başta Türkiye olmak üzere, halkı Müslüman olan ülkelerde İslamcıların iktidara gelmesinin engellenmemesi…”

Bu tespitin gerekçesini de; “…Kurtarıcı rolleri, albenileri yara alsın; sistem değiştirme bilgi, imkân ve cesaretini bulamasınlar”, İslamcılar… diye ifade etmektedirler…

Yazar, 3 Kasım 2002’de yapılan seçim ile gündeme gelen “AK Parti iktidarı döneminin değerlendirmesinin yeterince yapılmış olduğunu söylemek mümkün değil”, tespitiyle devam ediyor…15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası görünürlüğü artan “kadim tartışmalar”ın geldiği nokta itibariyle bir değerlendirme yapma ihtiyacının da altını çiziyor… Ve yazar, birkaç yazıdan yola çıkarak; soğukkanlı, samimi, hakkaniyete uygun, yapıcı bir bakış açısıyla sorular sormak, yer yer belgelere dayalı görüş bildirmek, hasılı eleştirel yaklaşımla “büyük yüzleşme”ye götürecek yolun başına gelmektir niyetimiz, diyerek konuya giriyor ve Ali Murat Güven’in “ibret verici” tespit ve iddialarıyla, gerçekten önemli bir değerlendirme yapıyor…

Ali Murat Güven’in, “dindar adam ve kadınların çeyrek yüzyılda (AK Parti dönemi…) nasıl çürüdüklerini”, toplumun farklı öbeklerinin İslami kesime açtığı kredi ve güven duygusunun kaybedildiğini” ve nihayet “Mustafa Kemal Paşa ile kavgasını bitirmeyerek İslamcıların bu ülkede geleceği olmayacağı”, içerikli yazılarından yola çıkarak kimi Müslüman parti liderleri, yazar, gazeteci, edebiyatçı ve akademisyenlerin yorumları üzerinden sözünü söylemeye çalıştığına işaret ediyor, yazar… Ve devamla, ‘eleştirel bir yaklaşımla’ “büyük yüzleşmeye götüren” yola çıkarak aşağıdaki tespitleri yapıyor… Paragraf, paragraf özetlemeye çalışalım.

  • İslam dini bahis konusu olunca söz söylemeyecek kimse –Ateistinden solcusuna, solcusundan Kemalistine, dindarı, dindar olmayanı…- yok desek abartmış olmayız…(Burada Cemil Meriç’in bir sözü akla geliyor: Türkiye’deki entelektüeller /aydınlar, dine karşı değiller; İslam’a karşılar…)
  • Geçmişte oryantalistler ve diğer unsurlarıyla İslam’ı hadis rivayetleriyle(…) itibarsızlaştırma çabaları Müslüman coğrafyada olduğu gibi ülkemizde de ciddi karşılık bulmuştur… (Tabii ki bu algıda Müslümanların Sorunlu Tarihinin oluşturduğu vasatın etkisini de unutmamak gerekir…)
  • Ulus devletlerinin sonunun geldiğini, küresel bir şebekenin tüm dünyaya hâkim olma stratejisinin günbegün ilerlediğini görüyoruz… (Hiç şüphesiz söz konusu küresel güç odaklarının haddi aşan -yarı tanrısal- dili karşısında nasıl bir duruş sergilendiği de önemli…)
  • Geçmişte hadis rivayetlerinin açtığı alanlarda yapılan saldırılar bugün daha ileri bir düzeye taşınmış, Kur’an’a ve Yüce Allah’a saldırılar başlamıştır… (“İçimiz”dekilerin ve “dışımız”dakilerin bir eleştiri olarak değerlendirilmesi mümkün olmayan üsluplarla, oryantalistlerin bile ötesine geçen saldırıları söz konusudur… Ve bu saldırılar “Sözde İslami” kesimde, “düşünce özgürlüğü” hakkını kullandığı gerekçesiyle -malum bazı zevatlar tarafından- savunulmaktadır…)
  • Ali Murat Güven, İndependent Türkçe’de yayınlanan yazısında, “Mustafa Kemal Atatürk ile yüzyıllık “kan dava”sını çözemediği sürece, Siyasal İslamcılığın Türkiye’de (Ilımlı-Laik-Demokratik Türkiye’de) en ufak bir geleceği dahi olmayacak” şeklinde özetlenebilecek şeyler söylediği de aktarılmaktadır, yazıda ve son planda Ali Murat Güven’in “İslami kesim, seküler, Cumhuriyetçi, ulus devletçi rüzgarlarla ters düşmeyecek serin kanlı bir ‘tarih analizi’ yapmayı öğrenmeli…” ifadelerini dikkatimize sunarak sadece Ali Murat Güven’in değil bahse konu zihniyetin düşünce kodlarını ustaca özetlemektedir… (Sadece malum anlayıştakileri çarpıcı ifadelerle tanıtmamakta, aynı zamanda yazar, “sistem-içi” mücadelenin açmazlarını, Müslümanlardan talep ettiği ilkesel değişimlere de dolaylı olarak, işaret etmektedir…)
  • Ali Murat Güven’in bu topraklara iltica süreciyle ilgili kısa bir bilgi verdikten sonra yazar, “bizim de hikâyelerimiz vardır” diyerek harp okulu yıllarını, askerlik hayatındaki psikolojik zulümleri, “zindana düşmüş kayıp yıllarım” diye tasvir ediyor… “Dindar olunca (bu ülkede) makbul subay olamıyorsunuz “tespitinden sonra da Ali Murat Güven’e, Müslümanlara hangi cesaretle siyasal bir dayatmada bulunuyorsun(?!) diye soruyor, adeta çıkışıyor…
  • En önemlisi de “AK Parti iktidarı üzerinden İslam’ın ipini çekmek isteyenlere, özellikle de Müslüman etiketi ile dolaşan parti başkanlarına, yazarlara, akademisyenlere -ilahiyatçılara- sesleniyor yazar: “Tercihlerinizde özgürsünüz…”, “… Allah’a ve İslam’a inanmak artık sizin için zorsa, tercih ettiğiniz fikir, ideoloji ve yaşam biçiminizin yolunda yürüyün…”; “İslam’ın yakasından ellerinizi çekin…” diye sesleniyor…

Öncelikle belirtmeliyiz ki yazar Mehmet Yavuz Ay’ın böyle bir değerlendirme yapmış olmasını önemsiyoruz… Her ne kadar okumaları “sistem-içi” bir bakış açısıyla yapılsa ve Müslümanların “ilkesiz değişim” süreciyle “sistem-içi”ne savrulmaları, dahası bunun da ötesine geçerek, sistemi, kendilerince tanımlayıp özümseyerek sistem içinde pozisyon arayışlarının arka planına yeterince işaret etme gereği hissetmese de…

Evet, Mehmet Yavuz Ay’ın da ifade ettiği gibi (en çok)  “AK Parti dönemi Müslümanlar için turnusol kâğıdı vazifesi gördü.” … Cumhuriyet yönetimlerinin kendine has şartları ve Müslümanların “düşünsel ve siyasal duruş” itibarıyla yeterince netleşemedikleri dönem bir yana, “öze dönüş” çabalarının belirli meyvelerini verdiği, İran Devrimi’nin -malum düşünsel arkaplanına rağmen- İmam Humeyni döneminde, Nebevi yöntemin işaret taşlarıyla uyanışı güçlendirdiği 1979’lu yıllardan sonra yaşananlar gerçekten ibret verici… Özellikle 15 Temmuz’da yaşananların doğru okunmaması, reel-politik gerçeklerle rejimin ideolojik çizgisinin, kimi hususlarda, ayırt edilememesi ve hamasi söylemlerin rüzgârına kapılınması, düşünsel ve siyasal bilinç olarak nerelere savrulduğumuzun çok açık göstergeleri olduğunun farkına varılamadı… Haydi “geleneksel” çevreler için hamasi duyguların öne çıkması anlaşılabilir. Lakin en azından 1990’lı yıllarda başlayan “sistem-içi” savrulmaların aktörlerinin, yaşananlar karşısında bir muhasebe/özeleştiri yapmaları beklenirdi… “İstişari yeterliliğe sahip oldukları iddiasında olanlar ve bunun gibilerinin hiç olmazsa, bir özeleştiriye teşebbüs etmeleri beklenirdi… Dahası küresel sistemin değişim sürecini ve bu stratejik gelişmelerin bölgeye ve Türkiye’ye/ İran’a yansımaları doğru okunmaya çalışılırdı… İslam’ın çok net bir şekilde reddettiği “ilkesiz şiddet”i/ “Terör”ü doğru tanımlayıp, teröre karşı net ve tavizsiz bir duruş sergilenebilirdi… “(Sözde Evrensel) Batılı değerlerle Müslümanların değerlerini telif” girdabından kurtulmak üzere bir hamle yapılabilirdi. Ki, “Nitelikli Terör Örgütü” FETÖ/NFETÖ ve IŞİD/DEAŞ vb. yapıların sadece küresel odakların birer projeleri olmadığının, Müslümanların Sorunlu Tarihi’nin açtığı alanlarda beslenen yapılar da olduğunun altı çizilebilir, kimi potansiyel tehlikelere dikkat çekilebilirdi…

Kadim Tartışmalardan “YÖNTEM” Konusundaki Hatalı Tercihlerin Sonuçları…

“Düşünsel ve siyasal duruş”ta netliğe ulaşmayan bir mücadelenin başarılı olması mümkün değildir… Temel referansımız Kur’an’ı merkeze alarak tüm sorunlarımıza çözüm bulacağımız konusunda belirli bir bilinç düzeyine ulaştığımız dönemler yaşadıktan sonra “ilkesiz değişim” rüzgârıyla, -birçok refikimiz- “sistem-içi” bir unsur olarak pozisyon değiştirmekle meşgul hale geldi, maalesef.

Temel düşüncelerimizde bir netliğe ulaşma sürecinde “İslami harekette yöntem” konusu da olmazsa olmazlarımızdandı… Allah Resulü’nün “en güzel örnek” olarak sunulmasının hikmetinin sırrına vakıf olmamızın farkındaydık… Neden Kur’an-ı Kerim bir kitap şeklinde indirilmedi de 23 yılda peyderpey indirildi; Nebi-Resul vasıtasıyla aktarıldı ve bir hayat nizamı olarak yaşandı?.. Kur’an’daki kıssalarla  yaşamın tüm boyutlarıyla ilgili örneklere özellikle dikkat çekildi?.. Kıssalardaki ilkesel hususlar, zaman ve araçlar değişse de, her zaman Müslüman için bir mihenk işlevi görmesi gerekmiyor muydu?!.. Evet, “yöntem” konusu, tüm boyutlarıyla naslarla belirlenmiş olmasa da,    -ilkesel boyutları- şüpheye yer bırakmayacak kadar net bir şekilde Müslümanlara rehber olması gerekmiyor mu? Bu kadar açık bir gerçekliğe karşın  Kur’an’ı anlamakta, Rabbimizin “bak dediği” yerden bakarak okumak da neden zorlanılmaktadır?.. Kur’an merkezli okumalar yapmak yerine “Nebi-Resul’den olduğu” iddia edilen ve “korunması” söz konusu olmayan rivayetler üzerinden çıkış aramak niye?.. Ve Müslümanların Sorunlu Tarihi’ndeki böyle bir arayışın Müslümanları taşıdığı yer ve Osmanlı sonrası küfür-şirk sistemleri içindeki çırpınışların temel nedenleri neden sorgulanmıyor?.. Sorularını sorduktan sonra ilkeli bir mücadele gerektiren İslami Hareket’te “sonuç odaklı” çıkış arayışlarının, bırakın uzak geçmişini yakın dönemini kısaca hatırlamaya çalışalım… Ve Müslümanların temel düşünceler, yöntem konusundaki savruluşlarının nedenlerini ve düçar olunan zilletleri kısaca anlamaya gayret edelim; yaşanan sürece ayna tutalım…

Değişen dünya ve bölge dengeleri ve yeni denge arayışıyla birlikte Müslümanlar ve Müslümanların yaşadığı coğrafyayı kontrole yönelik plan, proje ve stratejiler yoğunlaştı… Dolayısıyla Müslüman coğrafyayı kontrol işlevi gören Türkiye Cumhuriyeti’nin de konumu ve misyonu değişim sürecine girdi…

Bu süreçte, Cunta ile birlikte siyasette baş aktör olan ve 24 Ocak 1980 kararlarıyla Türkiye’nin küresel kapitalizme entegrasyonunu sağlama işlevi gören Turgut Özal, insanımızı, kısmen de olsa, peşine taktı… Yaşanan sürecin gereği olan liberal politikalarıyla Özal bir yandan da Türkiye’yi yeni şartlara hazırlamaktaydı… Müslümanlar, bu projenin ideolojik arkaplanını ve asıl hedefini okuyamadılar… Bir fetret dönemi sonrası, -Müslümanların asıl işlevini bir türlü okuyamadığı- 28 Şubat süreciyle açılan alanda baş aktör olarak seçilen AK Parti/AKP’yi de doğru tanımlayamadılar, doğru anlamlandıramadılar… Ve Müslümanların büyük çoğunluğu, ne olursa olsun bir sonuç elde etmek istediklerinden, -düşünsel savrulma sürecinin- de meşrulaştırıcı etkisiyle “sistem-içi” mücadele tercihinde bulundular; ilkesel herhangi bir sorgulamada bulunmadan “Beklenen Fırtına”ya karşı sistem/rejim’e sığındılar… Bundan sonrası artık çorap söküğü gibi geldi… “Derin yapı” ve onun “başarılı” aktörlerinin sapkın ideolojik çizgisini görmezden gelerek/ıskalayarak, reel-politik okumalar üzerinden, kendilerine bir meşruiyet alanı oluşturduklarını zannettiler… (Ilımlı) Laik-Demokrat/ Muhafazakar-Demokrat olarak anıldıkları bir çizgide yol aldılar… Söz konusu küresel ve bölgesel projeleri, reel-politik okumalarla, kendi gelecek beklentileriyle paralel hale getirmeye çalıştılar…

Özellikle, (2002-2011) ve (2011-2015 sonrası) dönemler arasındaki konjonktürel farkları okuyamadıkları için, -Türkiye’nin ideolojik çizgisinde, esasta, bir değişim olmadığı halde- reel-politik gelişmeleri hatalı okumaya devam ettiler… Hatta iddialarını, bir adım daha, ileri taşıdılar… En vahimi de “sistem-içi” pozisyonlarını içselleştirerek, artık “sistem-içi” yeni pozisyon arayışlarına girdiler… Yani (2011-2015) sonrası yeni Türkiye’nin, yeni bir strateji belirlemek zorunda kaldığı süreci anlamadıkları gibi ciddiye de almayarak, “AK Parti, çizgisinden sapıyor; değişimci ve özgürlükçü anlayışını terk ediyor” ifadeleriyle, küreselci finansçılarla birlikte, güçlü bir algı oluşturma çabalarının bir parçası oldular… Oysa AK Parti/AKP, eski AK Parti’ydi… Değişen ve küresel finansçılara yaslanarak yeni çıkış arayışında olanlar kendileriydi…

15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte “stratejik derinlik”teki okumalardan uzaklaşarak –Türkiye’deki eski Türkiye ile yeni Türkiye mücadelesinde- eski Milli görüşçülerle birlikte “ittifak”larını seçtiler!?.. Yaşananlara rağmen (Ilımlı) Laik-Kemalist Türkiye Cumhuriyeti’nin merkez/iktidar partisini, “ideolojik-marjinal” bir partiden bile beklenilmeyecek argümanlarla eleştirmeye ve böylece toplum nezdinde algı oluşturmaya çalıştılar… AK Parti’nin, “Beka Kaygısı” ile MHP ile Cumhur İttifakı kurmak durumunda kalmasını ve bazı marjinal partilerin Cumhur İttifakı’na kısmen desteğini, ana çizgiden sapma olarak okudular; böyle bir algıyı yaygınlaştırmaya çalıştılar… Halbuki, demokrasilerde, özellikle merkez/kitle partilerinde bir ideolojik netlik/daralmanın mümkün olmayacağını “Siyasete Giriş” kitaplarında da öğrenebilmek mümkündür…

Söz konusu çevreler, eski düzenin çöküş sürecini yaşadığı bir vasatta, küresel güç odakları arası güç ve strateji savaşlarının arkaplanını görmezlikten geldiler… “Romantik Demokrat” söylemleri ve “liberal politikaları”, tüm yaşananlara rağmen bir çıkış olarak sundular… Yeniden “Kürt Sorunu” ve “Çözüm Süreci”ni gündeme getirerek, istemeyerek de olsa, ABD/Batı’nın değirmenine su taşıyarak bölgede bir denge oluşacağı zehabına kapıldılar… “Başkanlık sistemi”ni diktatörlük olarak nitelediler. Sistemdeki güçler arası denge oluşumunu eleştirerek yeni düzenlemelere gerek olduğunu ifade etmek yerine, geçmişte Türkiye gibi ülkelerde, vesayetçi bir yapı için tercih edilen Parlamenter Sistem’e dönmeyi, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem” gibi ne idüğü belirsiz bir iddiayı olmazsa olmazları olarak sundular… En şaşırtıcı olan da, geçmişte, haklı olarak “AK Parti bir ABD projesidir” diyenlerin, küresel finansçılar/Biden’ın “yeni dostları” Muhalefet Cephesi ile birlikte saf tutuşlarını doğru tanımlamaktan kaçınıyor olmaları, “Muhalefet cephesine yaklaşmalarıdır.”

Sonuç olarak; bir olayı, bir süreci, bir aktörü doğru okuyamamanın tüm olumsuz sonuçlarını, gerek “sistem-içi”nde çıkış arayanlar, gerekse de –İslam’ın ilkesel esaslarını dikkate almayarak- İslami mücadele verdikleri iddiasındaki selefiler, Mehdi-Mesih(Batini) merkezli  yapılanmalar, geçmişte yaşadıklarının çok daha ötesinde, -bilerek veya bilmeyerek- sofistike ilişkiler yaşamakta, küresel güç odaklarının plan ve projelerinin birer aktörü olarak yer almaktalar… Kısaca yaşananlara rağmen ‘binmişler bir alamete gidiyorlar kıyamete’!..

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

2 Yorum

  1. Abdullah Bey, ağzınıza sağlık.
    Siyasetçi veya bir yazar olarak değil yalın bir Müslüman okuyucu olarak bundan sonraki çalışmalarınıza da faydalı olur ümidiyle bir-iki hususu hatırlatmak istiyorum. Bir yanlışlık, eksiklik, hata veya yanılma varsa lütfen hatırlatınız.

    Malûm, insanoğlunun var oluş gayesi Rabbinin râzı olacağı bir kul olma yolunda yaşamını sürdürmektir.
    Bunu da ancak; dînini yani inanç, ibadet, ahlâk ve yaşam biçimini O’nun buyurduğu İlâhi Kelâm’a tâbiyetle-‘uyarak’ sağlayabilir.

    Nebî’yi-‘Peygamber’i’ örnek almamız tavsiyesine uymak ise; o’nun en belirgin ve en açık sünneti-‘uygulaması’ olan Kur’âna göre inanıp yaşamakladır. Bugün için Resûl’e tâbiyet Kur’âna eşdeğerdir. Hadis ya da sünnet adı altında gelen rivayetler Kur’ân gibi hâfıza ve yazı kaydı altına alınmadığı için zan içerir, kesinlik ifade etmez. Îman etmek, emin olmaktır ve %100 kesinlik ister, en ufak bir şüphe ve tereddüde yer yoktur. Ancak gelen haberleri boşlamamalı, onları Vahiy süzgecinden geçirerek uygun olanı almalı, olmayanı sahibine iade etmelidir. Uygun olduğu tesbit edilen rivayeti-‘hadis, sünnet, siyeri’ öne çıkartıp dillendirmekten ziyade uygun olduğu hangi âyetlere dayandırıldı ise, o âyetler öne çıkartılmalı ve o âyetler temelinde yaşanan olaylara çözüm getirilmelidir. Tevhîdi inanışımız gereği böylesi daha uygun olur yani; her şeye gücü yeten tek kudret olan Allah’ın yanında-sağında-solunda beşerî kişilik ve ifadelerin yer almaması hassasiyetinin gösterilmesi gerektiğine inanıyorum. “Allah’a ve Resûlüne itaat ediniz!” buyruğunu, “ve” kelimesine, “yani/dolayısıyla” anlamı yüklenip okunması doğru anlamaya yardımcı olacaktır. Böylece bu âyet; “Allah’a îmanla boyun eğin ve dolayısıyla da Resûlü’ne itaat ediniz. Yani Elçi’nin taşıdığına-İlâhi Kelâm’a tâbi olunuz” şeklinde anlaşılmalıdır. Bugün için Resûl’e tâbiyet Kur’âna eşdeğerdir. Yanılmaktan, unutmaktan, şaşırmaktan beri olan Resûl, Vahyi taşıyandır, Nebî-Peygamber ise Vahyi yaşayan beşerdir, yanılmaktan beri değildir. Nitekim Nebî, hayatın içinde Rabbi tarafından ânında uyarılmış ve sonuçta Allah, kendisinden-‘Nebî Muhammed aleyhisselâmdan’ râzı olduğunu da bildirmiştir.

    Müslüman, İslâm’a teslim olandır. İslâm Dîni ise İlâhi Kelâm ile çerçevelenmiştir. Mümin ve Müslüman olan kimse, Allah’a îman ve teslimiyetle boyun eğip Buyruğu’na tâbi olandır. Yaşam içinde ayağı sürçse de yani nefsine uyup veya farkında olmadan bir günah işlese de, hemen ayıkarak derin bir pişmanlık ve tövbe ile ayağa kalkıp Rabbine yönelir. Günahta ısrar mümine yakışmaz çünkü “Allah, müzmin günahkârları sevmem!” buyuruyor, Allah’ın sevmediği ise Cennet yüzü göremez!

    Müslümanın nasıl olması gerektiğine dair kısaca akidevi-‘inanç ve eylem bağlamında’ kısaca bir yaklaşımda bulunduktan sonra düşünür, yazar ve konuşmacıların ekseriyetinde gördüğüm bir zaafı aktarmak istiyorum.

    Ülke ve dünya çapındaki çeşitli olumsuzlukları sıralamadan önce inançlı olduğu ifade edilen kesim için; “Müslümanlar” yahut “Müslüman Coğrafyası” ve benzeri ifadeler kullanılarak konuya giriliyor. Öyle ki, bir müslümanın kesinlikle yapmayacağı, yapamayacağı şeyler alt alta sıralanıyor. Böyle günah üzere yaşamını sürdürenler için “Müslüman” kelimesi kullanılması beni şahsen rencide ediyor ve yazarın gıyabında ona şu soruyu sormadan edemiyorum: “Hangi Müslüman?!” Düşünürler ya bunun farkında değiller ya da hüküm koymakta zorlanıyorlar diye hatıra geliyor. Hüküm koyamayanın ise henüz Kur’âna göre yaşamadığı anlaşılıyor! Bir kimse hakkında “kötü” demek nasıl tehlikeliyse, “iyi” demek de aynı oranda risk taşır. Önümüze gelene Kâfir, Müşrik diyemeyeceğimiz gibi, Mümin, Müslüman da diyemeyiz! Ancak mümin ve müslümana, kâfire, müşriğe, münafığa, ehl-i kitaba nasıl davranılacağı, insan ilişki çeşitleri Kur’ânda açıklanmıştır. Bahse konu kişi ya da kişiler hakkında hüküm vermeden onlarla ilişki çeşidimizi belirleyemeyiz.

    Ben şahsen birçok olumsuzlukları üzerinde taşıyan böylesi birey ya da toplum için; “Müslümanım diyenler”, “Kendini İslâm’a nisbet edenler”, “Müslüman olduğu iddiasında bulunanlar” ve benzeri ifadeleri kullanmayı tercih ediyor, gerçek bir Müslüman olan kimseleri incitmekten imtina ediyorum.

    Selâm ederim.

  2. Öncelikle hatırlatma ve eleştirilerin için teşekkür ederim.
    Nebi ve Resul tanımlamaları dolayısıyla hadis konusundaki anlayışınızada katılıyorum…
    Kelimeleri/ kavramları kullanma konusundaki hassasiyetimizde de bir farklılık yok.Bu hassasiyeti yazilarimda da görebilirsiniz…
    Lakin söz konusu yazıda olduğu gibi bazen dikkatimizden kaçmış olabiliyor. Sizin gibi müslümanların bu ve benzeri konulardaki elestiri ve hatırlatmalarına ihtiyacımız var… Benim yazılarımda, “kendilerini islam ile tanimlayanlar”,”müslümanların yaşadığı coğrayfa ” vb tanımlamaları görebilirsiniz…
    Bundan sonra daha dikkatli olmaya gayret edeceğim inşaallah…
    Selâmlar…
    Telefonum: 05534210687

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı