GenelKavramYazılar

Sivil Toplum

Sivil toplum Batılı düşünürlerin geliştirmeye ihtiyaç duydukları bir kavram olmuştur. Çünkü onların hayatında devlet ve toplum ilişkisi bir bütünlük arzetmez. Bunlar birbirinin rakibi veya kimi zaman düşmanı gibidir. Dolayısıyla da pratikte sürekli sorunlar yaşanır ve düşünürler de bunları analiz edip çözmeye çalışır. Biz inanıyoruz ki Müslümanın devleti de toplumu da Allah’ın vahiylerinden beslenerek oluştuğu sürece toplumun Müslüman olmayan unsurları için bile adil, huzurlu ve müreffeh bir dünya kurulur.

 

Sivil toplum Batı Medeniyeti’ne ait bir kavramdır. Tarihsel süreç içerisinde üç kez anlam değişikliğine uğramıştır. Bu anlamlar birbirinden tamamen farklı olup tarihin ilgili dönemlerindeki politik yapıyı anlatmak için kullanılmışlardır. Kavramsal boyutuna geçmeden önce sivil toplum ifadesindeki belirleyici unsur olan ‘sivil’ kelimesini biraz daha yakından tanımamız faydalı olacaktır.

Sivil kelimesi Fransızca kökenli olup orijinali‘civil’dir. Kelimenin günlük kullanımdaki karşılığı devlet görevlisi olmayan, asker olmayan kişileri ifade eder. Bu manada sivil kıyafet dendiğinde resmi üniforma dışında giyilen kıyafetler kastedilir. Sivil kelimesinin zıddı ise ‘resmi’dir. Bir başka deyişle devlete ait olan, devletle ilgili olan, devletin içeriğini ve nasıllığını belirlediği şey resmi iken bunun dışında kalanlar sivildir.

Kelimenin önemli bir başka anlamı daha vardır ki kavramsallaşmasında bu anlam esas teşkil eder. Sivil sözcüğünün bu anlamdaki karşılığı tam olarak ‘medeni’ kelimesidir. Medeni kelimesi Arapça kökenli olup kentlileşmiş, kırsallıktan kurtulmuş, uygar manasına gelir. Ferit Develilioğlu’nun Osmanlıca Türkçe Lügat’ında medeni medineye, şehre mensup, şehirli, şehir halkından olan şeklinde tercüme edilmektedir. Yine Arabistan’daki Medine şehrinde yaşayan insana da Medeni denir. Mecazi anlamda ise terbiyeli, görgülü, kibar ve nazik demektir. Bu bağlamda toplumsal hayatta kullanılan pek çok ifade vardır ki bunlardan belki de en çok bilineni Medeni Kanun’dur (Civil Code). Uygarlık anlamına gelen medeniyet (civilization) kelimesi de bu kökten türemiştir. Ancak Yunan siyasi düşüncesindeki medeniyet (civilization) kavramının bizim bildiğimizden biraz farklı olduğunu da belirtmeliyiz. Onların medeniyet kavramı yurttaşlık temeline dayalıdır ve ancak hür erkeklerin yurttaş sayıldığı ve yönetime katılabildikleri bir medeniyet anlayışı hakimdir. İşçinin, kadının ve kölelerin yurttaş sayılmadığı dolayısıyla da yönetime hiçbir şekilde katılamadıklarını da belirtmek gerekir.

Bir kavram olarak sivil toplum izah edilmek istendiğinde, Batı menşeli pek çok kavramda olduğu gibi, kavramın geçirdiği değişim sürecini anlamaya ve aktarmaya çalışmak elzemdir. Sivil toplum kavramının üç ayrı tarihsel dönemde farklı anlamlar yüklenerek yeniden üretildiğini müşahede ediyoruz. Bu dönemlerden ilki kavramın da ilk kez kullanıldığı M.Ö. 1. Yüzyıldan 18. yüzyıl ortalarına kadar olan zaman dilimidir. İkincisi 18. yüzyıl ortalarından 19. yüzyıl ortalarına kadardır. Son olarak da 1950’lerden günümüze olan üçüncü dönemdir. Asıl önemli olan kavramın güncel olan üçüncü evresidir. Bu evrede demokrasi ve sivil toplum ilişkisi bakımından kavramın ne ifade ettiğinin iyi anlaşılmasının oldukça önemli olduğunu düşünüyoruz.

Sivil toplum kavramını ilk kez kullanan M.Ö. 1. yüzyılda Romalı devlet adamı ve düşünür Cicero olmuştur. Bu dönemde kavram kelime anlamına en yakın manada yani şehirli/medeni anlamında kullanılmıştır.

Şehirler insanların yoğun olarak birlikte yaşadıkları, dolayısıyla da herkesin kafasına estiği gibi davranabildiği değil, bir toplum içerisinde ve başkalarıyla etkileşim halinde oldukları mekanlardır. Bunun sonucu olarak da şehirler hukuk kurallarının doğması ve gelişmesi bakımından oldukça önemli bir fonksiyon icra etmişlerdir. Birlikte yaşamanın getirdiği kolaylıklar kadar zorluklar da ortaya çıkmış ve bu zorlukların aşılması noktasında hukuk ortaya çıkmıştır. İnsanların birbirlerine karşı olan hak ve yükümlülüklerini düzenleyen hukuk normları şehirlerde ileri seviyelere ulaşmıştır. Tabiidir ki bu kurallar oluşurken bunların uygulayıcısı olarak devlet erki de ortaya çıkmıştır. Zira kurallara uymayanı cezalandıracak ve uymaya zorlayacak bir aygıtın varlığı hukuk kurallarını uygulanabilir kılmaktadır.

Bunun içindir ki Yunan şehir devletlerinde yaşayan insanlar kendilerini diğerlerinden ayrı ve üstün görmeye başlamışlar ve bunu da medenilik/ uygarlık olarak gelişmişliğin bir göstergesi saymışlardır. Kendilerini medeni kabul eden şehirli insanlar diğerlerini de barbar/ilkel olarak görmüş ve dışlamışlardır.

Bu manada sivil toplum ifadesinden kastedilen, insanların ortak iradeleriyle ortaya çıkan ve hukuk kurallarının işlemesini temin eden devlet düzeni altında yaşamaktır. ‘Sivil Toplum ve Devlet’ isimli eserinde John Keane bu durumu şöyle ifade etmektedir: “Onsekizinci yüzyılın ortalarına kadar, istisnasız tüm Avrupalı düşünürler, sivil toplum terimini, mensuplarını kendi yasalarının nüfuzu altına sokan, böylelikle de barışçı düzeni ve iyi yönetimi sağlama bağlayan bir siyasal birliktelik tipi anlamında kullanmışlardır. … Bu eski Avrupa geleneğinde, sivil toplum, devlet ile aynı anlamda kullanılan bir terimdi. … Bir sivil toplumun üyesi olmak demek bir yurttaş (citizen) -devletin bir üyesi- olmak ve

dolayısıyla da onun yasalarına uygun ve diğer yurttaşlara zarar vermeyecek biçimde davranma yükümlülüğü altında olmak demekti.” (s.48)

Yunan şehir devletlerinin imparatorlukların etkisiyle tarih sahnesinden silinmeleriyle birlikte uzunca bir dönem bu kavram pek de önemli bir kullanım alanı bulamadı. Ta ki Avrupa’da ortaya çıkan Aydınlanma Dönemi olarak bilinen ve bugünkü modern çağın temellerinin atıldığı zaman dilimine kadar. 1750’ler de sivil toplum kavramı yeniden düşünürlerin gündemine girmeye başladı. Ancak tamamen yeni bir anlam kazanarak. Bu durum tabi ki sebepsiz değildi. Zira o günlerde ortaya çıkmaya başlayan Modern Devlet olgusu tarihte daha önce eşi benzeri olmayan bir biçimde toplumları devletin güçlü kolları arasına bırakıyordu. Gerçekten de modern devlet, toplumu sıkı sıkıya sarmalayan, toplum hayatını baştan aşağıya dizayn edip yön veren bir yapı arzetmeye başlamıştı. Önceki dönemlerde hüküm süren eli kanlı tiranlar bile toplumu bu tür sistematik ve planlı bir cenderenin içine sokmayı düşünememişlerdi. Geçmişte bu tür bir devlet algısı ile karşı karşıya kalmayan düşünürler devlet ile o devletin etki alanı içerisinde yaşayan insanların yani toplumun birbirinden farklı şeyler olduğunu telaffuz etmeye başladılar. İşte sivil toplum kavramının kazandığı bu ikinci anlam ilkinin çok ötesindeydi. Artık sivil toplum devlet anlamına gelmiyordu. Tam tersine sivil toplum devletin dışında bir varlık şeklinde tarif ediliyordu. Aydınlanma Çağı düşünürlerinin hemen hepsi sivil toplum kavramını kendi düşünceleri içerisinde kullandılar. Kavrama yüklenen anlamlar birbirinden farklı olmakla birlikte artık genel olarak devletin dışında bir toplum fikrini anlatmak için kullanılır hale gelmişti.

Bu aşamada bir hususun altını çizmek önem arzetmektedir. Sivil toplum kavramı bizim ülkemizde bazı yazarların zannettiklerinin aksine analitik bir kavramdır, ideolojik değil. Bu kavramı üreten ve kullanan Batılılar kavram ile toplumun içinde bulunduğu durumu analiz ve tarif etmek istemişlerdir. Yani sivil toplum var olan bir şeyin anlatılması için kullanılır. Kendisi bizatihi bir hedef ya da proje değildir. Bunun yanı sıra bir takım düşünürler (liberal düşünürler) ‘sivil toplum ne kadar bağımsız olursa o kadar iyi olur’derken bazıları da (ilk dönem Marksist düşünürler gibi) ‘sivil toplumun devletin kanatları altında tamamen yok olup gitmesi gerektiğini savunmuşlardır. Buradan da açıkça görüleceği üzere sivil toplum bir vakıadır ama güçlenmesi ya da zayıflaması farklı ideolojiler içerisinde farklı anlamlar taşımaktadır.

İkinci dönemi olarak adlandırılan 1750-1850 yıllarının ardından kavram tekrar düşünce hayatının ve tartışmaların dışında kalmış ve adeta buhar olup uçmuştur. Elbette bu durum da sebepsiz değildir. Zira Avrupa’da oluşan sınıfsal yapı artık farklı türde tartışma ve çatışmaları tetikliyordu. Ulus devletler tarihin bilinen en güçlü devlet tipi olarak olanca yoğunluğu ile toplumların üzerinde sanayileşme, daha fazla üretim, daha güçlü silahlar ve ordu gibi nihayetinde dünyayı iki cihan harbine kadar sürükleyecek hastalıklı bir dönemin oluşmasına hizmet ediyorlardı. Nitekim bu yılların sonunda Avrupa’da sivil topluma hayat hakkı tanımayan çok güçlü devletler ve Mussolini yönetimindeki İtalya ve Hitler yönetimindeki Almanya gibi diktatörlükler ortaya çıkmıştı. Ama sivil toplum kavramının üçüncü evresinde kazandığı anlam ve yüklendiği misyon bakımından en önemli gelişme pek tabi ki sosyalizmin Avrupa’yı ikiye bölecek kadar güçlü bir şekilde açığa çıkması ve iktidara gelmesiydi. Sivil toplum kavramının üçüncü ve son durağı 1950’den günümüze olan dönemdir. Bu dönemde Batı Medeniyeti iki temel ideoloji arasında sıkışıp kalmış, bunun etkisiyle tüm dünya iki kutuplu bir hal almış idi. Kapitalist ve sosyalist dünya görüşleri pratikte uygulama alanı bulmuş ve kıyasıya rekabet içerisine girmişlerdi. İşte tam da bu noktada, kapitalist bloğun sosyalist olana karşı özellikle üzerinde durduğu ve çalıştığı bir kavrama dönüştü sivil toplum. Kavram bundan sonraki süreçte ‘çoğulcu demokratik yapı’yı kasteden manasını kazanıyordu.

1980’lerin sonunda dağılmasına kadar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin etki alanında bulunan Merkezi Doğu Avrupa ülkeleri kavramın anlaşılmasında büyük önem taşımaktadır. Şöyle ki totaliter sosyalist rejimler tarafından idare edilen Avrupa’nın bu yarısı kapitalist komşularının hem bir yandan Rusya’nın etkisinden kurtulmalarını istedikleri hem de Rusya’nın korkusundan somut bir şey yapmadıkları bir durum içerisindeydiler. Fakat sosyalizmin kapitalizm karşısında yenik düşmesi için öncelikle bloğun çevreden merkeze doğru çözülmesi gerekliydi. Bunun için de Merkezi Doğu Avrupa ülke toplumlarının devletin etkisi altından olabildiğince çıkartılıp bağımsız bir güç haline gelmeleri ve bu yolla öncelikle bu ülkelerde sosyalist iktidarların çözülmesi ve arkasından da işin merkezi olan Rusya’da bunun başarılması gerekiyordu.

Planlı ekonomi adı altında tüm üretim ve tüketimin devlet tarafından kontrol edildiği, insanların nasıl yaşayacaklarının en ince detayına kadar devlet, bir başka deyişle komünist parti bürokrasisi tarafından karar verildiği, insanların kendilerini devletin onlara biçtiği rol dışında herhangi bir başka kimlik ile ifade edemedikleri soğuk, maneviyatın her türünden uzak, insanı insanlıktan çıkartan bir yaşam tarzına mahkum edilen bu toplumlar artık daha fazla bu oyunu oynamak istemediklerine, Batının da yardımıyla, karar verdiler. Bu bağlamda özellikle 1970’lerin sonlarında Polonya’da ortaya çıkan işçi hareketleri sivil toplum kavramının gördüğü ilgiyi artıran gelişmelerdendi. Her ne kadar Polonya’daki‘Dayanışma’ adlı sendikal işçi hareketinin liderleri, amaçlarını sosyalist sistemin revizyonu olarak beyan ediyorlarsa da sonuç sistemin tamamen çökmesi olarak gerçekleşti. Evet, sivil toplum totaliter rejimi yıkmıştı. Bunu yaparken de örgütlü bir şekilde yapmıştı.

Sivil toplumun, yani devletin örgütlü gücü karşısında devletin yönetimi altında yaşayan insanların kendilerini nasıl ifade edecekleri ve sivil toplumun daha fazla nasıl güçleneceği meselesi günümüz demokratik sistemlerinin en öncelikli konularından biri haline gelmiştir. Demokrasi savunucuları insanların devlet idaresine rağmen birbirlerine zarar vermeden istedikleri gibi yaşayabilmelerinin aracı olarak sivil toplum örgütlerini formüle etmişlerdir. Devlete bu yeni durumda biçilen rol ise birbiriyle barışçı bir rekabet halinde, farklı amaçları ve çıkarları bulunan farklı sivil toplum örgütlerinin adil bir şekilde yarışmalarının teminatı olmaktır.

Burada temel bir handikap söz konusudur. Demokratik devlet tarafsız, tüm gruplara ve ideolojilere eşit mesafede, adaletin ve hakkaniyetin tecellisi için varolan bir yapı olarak tarif edilmektedir. Ancak devlet, tarafını zaten demokratik düşünceyi benimseyerek ortaya koymuştur. Kendince demokratik olmayana da hayat hakkı tanıması söz konusu değildir. Dolayısıyla da demokrasinin her düşüncenin yaşaması ve gelişmesi için var olduğu yönünde insanlığa söylenmiş en büyük bir yalan olduğunu fark etmek çok da zor olmasa gerekir.

Demokrasi ve sivil toplum ilişkisi her geçen gün daha fazla önem kazanmaktadır. Demokrasilerde esas olan bireydir. Ancak örgütlü devlet gücünün karşısında bireylerin tek başlarına hak araması ya da tercihlerini, isteklerini iktidara getirmeleri yahut iktidar tarafından kabullenilmesini ve yasalaşmasını sağlamak için çalışmaları beyhude görünmektedir. Zira bireyin baskı gücü son derece düşük olacağından böylesine bir sonucu elde etmesi pek de mümkün değildir. İşte tam da bu noktada demokrasi teorisi bakımından örgütlü sivil toplum kavramı büyük önem kazanmaktadır. Bireylerin tek başlarına yapamayacakları hak arama ve iktidarda temsil edilme işlerinin sivil toplum kuruluşları altında bir araya gelerek grup siyaseti şeklinde gerçekleştirilebileceği formüle edilmiştir.

Demokrasi kuramının bu yeni biçiminde her düşünce ve görüş kendisini bir sivil toplum kuruluşu çatısı altında ifade edebilecek ve o grubun taleplerinin iktidar tarafından kabul görmesini sağlamak için mücadele edecektir. Doğal olarak bu talepler sistem içi diyebileceğimiz hali hazırda yürürlükte olan anayasaların öngördüğü hak ve yükümlülükler çerçevesinde oluşmalıdır. Bunun ötesine geçecek türdeki taleplerin sahipleri, sistemin nezdinde derhal sivil toplum kuruluşu olmaktan çıkıp yasa dışı terör örgütlerine dönüşmektedir. Dolayısıyla da kendilerine hiçbir hayat hakkı tanınmamaktadır.

Bir başka deyişle demokratik sistemlerde eşcinseller kendi aralarında evlenebilmek için dernek ve benzeri sivil toplum kuruluşları altında birleşerek, iktidar sahiplerini de oylarının gücü ile tehdit ederek hak arayabilirler. Ama Allah’ın hükmüyle hükmedilmesi ve anayasa ve yasaların ancak Allah’ın vahyine uygunluk içerisinde olması gerektiğini savunan hiçbir grup bu tür bir hakka kavuşamaz. Zira bu tür talepler demokrasinin temelleri ile çelişir. Demokratik yapının sahiplerinin de böylesi bir talebe geçit vermesi söz konusu değildir ve olamaz da.

Madem öyle, bir takım Müslümanların gerek Türkiye ve gerekse başka bazı halkı Müslüman yönetimi tağut rejimlerden oluşan ülkelerde nasıl olup da sivil toplum kuruluşları aracılığı ile hak taleplerini dile getirebileceklerine inanmalarını anlamak mümkün değildir. Buna hiçbir sistem müsaade etmez. Yani Müslümanlar sistem içinde kalarak mı mücadele etmeli yoksa dışına mı çıkmalı sorusunun cevabı bir tercih meselesi değildir. Çünkü sistem içi araçlar ile mücadele etmeyi tercih ettiğinizde zaten İslami taleplerinizden vazgeçmiş oluyorsunuz. Bir başka ifadeyle, biz Müslümanlar istesek de bu sistem içi araçları kullanarak amacımıza yürüyemeyiz. Bu ne İslami açıdan meşrudur, ne de pratik açıdan mümkündür.

Bir sivil toplum kuruluşu çatısı altında ancak yüzeysel bir takım taleplerinizi iktidarın önüne koyabilirsiniz. Sistemin sahipleri de uygun gördükleri kadarını uygun gördükleri zamanda ve biçimde kabul ederler. Siz başörtüsü insan hakkıdır diye talepte bulunursunuz onlar da şartlara göre “evet ama sadece yüksek eğitim kurumlarında” diye cevap verirler. Bu Allah’ın buyruğudur ve Müslüman tesettürünü her hal ve şart altında korur diyemezsiniz. Birileri karşınıza çıkıp eşcinsellerin haklarından bahseder ve siz Allah bunu yasak etmiştir diyemezsiniz. Çünkü kendi taleplerinizi insan hak ve hürriyetleri zemininde dile getirmektesinizdir.

Özetlemek gerekirse sivil toplum Batılı düşünürlerin geliştirmeye ihtiyaç duydukları bir kavram olmuştur. Çünkü onların hayatında devlet ve toplum ilişkisi bir bütünlük arzetmez. Bunlar birbirinin rakibi veya kimi zaman düşmanı gibidir. Dolayısıyla da pratikte sürekli sorunlar yaşanır ve düşünürler de bunları analiz edip çözmeye çalışır. Biz inanıyoruz ki Müslümanın devleti de toplumu da Allah’ın vahiylerinden beslenerek oluştuğu sürece toplumun Müslüman olmayan unsurları için bile adil, huzurlu ve müreffeh bir dünya kurulur.

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

Related Articles

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close