GenelYazarlardanYazılar

Siz Sizleri Kuran İle Uyaranları Sevmiyorsunuz

Allah Sünnetullahı gereği bütün elçilerini insan nüfusunun yoğun olarak yaşadığı yerleşim yerlerine göndermiştir. Turu Sina’da ilk vahiy ile tanışan Hz. Musa hemen peşinden yaşadığı yalnızlığa son vererek soluğu Allah ve ona iman edenlerin azılı ve azgın düşmanları arasın da ilk sırayı alan Firavun gibi hayat süren şehir merkezine inmiştir. Rivayetlere göre elçilik görevi ile sorumlu tutulmadan önce Mekke şehir merkezine yürüme mesafesin de olan Hıra dağına çıkıp kafa dinleyen ve toplumunun sosyal ve diğer yaşam tarzlarından rahatsızlık duyan son elçi Hz. Muhammed (as.) ki bu arada selam Allah’ın bütün elçilerinin üzerine olsun ilk vahyi aldıktan sonra Hirayı terk eder ve bir daha Hiraya çıkmaz Çünkü onun misyonu artık manzara seyretmek değil tam aksine Allah’a isyan dolu bir yaşam süren o toplumun insanlarıdır. Artık gidilecek yol da gidilecek hedef kitlede delilidir. Allah’tan kendisine vahyedileni olduğu gibi muhataplarına iletmek olacaktır. Buradan yıllarca yapılan ve geleneksel anlamdan öte bir değer taşımayan Hira ’ya tırmanma âdetinden kısaca bahsedeceğim.

Günümüz de hac ibadeti için Mekke ‘ye giden hacı adayları da sadece nostaljik anlamda bu mekanı ziyaret etmektedirler. Diğer bütün ritüeller de olduğu gibi bu ziyarette esas olan anlam ve amacından uzaklaştırılmıştır. Orada iki rekât namaz kılmak için birbirlerine olmadık eziyetleri veren Müslümanlar ne yazık ki verilmek istenen mesajın çok uzakların da kalmışlardır. Örneklerin sayısını artırmak mümkün iken yazımızın konusunun bu olmadığını hatırlatarak devam edelim.

Allah’ın elçi seçip göndermede ki amacı sadece kendisine ait olan ve hiçbir dış katkı içermeyen vahiylerinin insan elçiler tarafından yine kendileri gibi birer insan olan muhataplarına iletmek esas amaç olarak belirlenmiştir. Tabi ki vahyin bunun dışında da bir takım amaçları vardır ancak doğrusunu sadece Allah bilir ama öncelik vahiylerin muhataplarına ulaştırılmasıdır. Hiçbir toplum kendilerine öğüt vermek için gönderilen elçileri kırmızı halılar ile karşılayıp çiçekler sunmamışlardır. Zira elçiler bozulmuş ve Allah’a isyanın zirve yaptığı olağan dışı bir hayat yaşamakta olan toplumlara gönderilmişlerdir.

Peki!

Bu toplumlar ne yaptılar onu da yüce Kuran’dan birkaç ayet meali vererek açıklamaya çalışalım: “Salih onlardan yüz çevirip kendilerine şöyle demişti: “Ey kavmim! Şüphesiz ki ben size rabbimin mesajını ulaştırdım ve size öğüt verdim fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.” ( Araf- 79) Mekkeli ve günümüz müşriklerinin son vahiy olan yüce Kuran’a olan düşmanlıklarının Muhammed (as:) şahsında nasıl bir kin ve nefrete dönüştüğünü şu ayet bizlere net olarak anlatmaktadır: “ Rabbi onu peygamber olarak seçmişti ve kendisini iyilerden kılmıştı. Kâfir olanlar zikri Kuran’ı duydukları zaman neredeyse seni gözleriyle devireceklerdi. “ Şüphesiz ki o cinlenmiştir.” diyorlardı. Hâlbuki o Kuran ancak âlemler için gerçeği hatırlatmadır.” ( Kalem- 50-51-52)

Her konuda olduğu gibi bu konuda da Kuran ayetlerini kendi bağlam ve bağlantısından koparıp hiç ilgisi olmayan konular ile ilgili hale getirmeyi alışkanlık haline getiren halkı Müslüman coğrafya toplumları İslam’ın dışından getirmiş oldukları eski dinlerinin kırıntılarını İslam’a yamayarak hayatlarını sürdürmüşlerdir. Toplum tarafından nazar! Ayeti olarak bilinen ayrıca evlerin, arabaların hatta insanların bu ayeti yazarak kötü ruhlardan korunacaklarına inanmaları Kuran ayetlerinin amaçlarından ne oranda saptırıldığının sadece küçük bir örneğini oluşturmaktadır.

Allah’ın elçilerine etmediklerini bırakmayan toplumlar kendilerine öğüt veren değil cennet veren veya vadeden insanları sevmişler ve kısmen ona indirilenleri kabul edebileceklerini ifade etmişlerdir. Bu durumu günümüz toplumları için genellemenin herhangi bir sakıncasının olmadığını rahatlıkla söyleye biliriz. Bu toplumlarda kendilerine Kuran’dan öğüt veren tebliğcileri değil hurafe anlatan ve sonunda dinleyicilerini cennetin baş köşesine oturtan renkli cam vaiz ve vaizlerini ayakta alkışlayıp egolarını tatmin etmektedirler. Her grup her cemaat, mezhep, tarikat ve tasavvuf mensupları kendilerine Kurandan öğüt verenleri değil basit ve ucuz yoldan kendilerini cennete atan hoca, ağabey şeyh ve Şıhlarını sevmekteler. Bu gruplar sadece kuran ve onun yürüyen hali olan son elçinin örnekliğini ayetler ile anlatan tevhit erlerine etmedikleri iftirayı bırakmamaktadırlar. Kuran’ı yetersiz etkisiz ve eksik gören bu zihniyet sahipleri Şeyhlerinin ninnileri ile uyumaya devam etmektedirler. Uyanacakları vakit kıyamet belki de çok yakın ancak bu uyanış onların sadece hüsranlarını artıracaktır. Onlar! “Rabbimiz! Biz, liderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik ama onlar bizi doğru yoldan saptırdılar. Rabbimiz onlara iki kat azap ver onlara büyük bir şekilde lanet et” demiş olacaklardır. (Ahzap- 67-68) Okunan Kuran ayetlerini okuyan ve dinleyenlerin üzerlerine alınmadığı daha doğrusu almak istemediği bir zaman diliminde yaşamaktayız. Kuran ayetleri okunuyor sonunda da hasıl olan sevaplar ilgili yerlere ulaştırılmak üzere Allah’a şuna şunu ver diye emirler yağdırılmakta okuyan bu işten hiç nasiplenmemektedir. Okunan ayetler ya ehli kitapla veya Mekkeli müşrikler ile ilgili olduğu söylenerek günümüz müşriklerine zerre kadar da olsa laf edilmemektedir. Her kes halinden memnun. Uygulanan bu Kuran dışı gelenek terk edilmediği sürece Kuran’ın bu tür toplumlara fayda vermesi mümkün olmayacaktır.

Allah’ın insanlar içerisinden seçtiği elçileri dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ve kusursuz öğütçüleridir. Hiç kimse bu elçilerden kendilerini üstün görmemelidirler. Onlar görevlerini yaptılar. Zira Allah onlardan razı onlarda Allah’tan razı olarak dünyadan göçüp gittiler. Onlar bir ümmetti gelip geçtiler onların yaptıklarından rabbimiz bizleri hesaba çekmeyecektir. Bütün elçiler muhataplarına Allah’ın kendilerine indirdiği vahiyler ile öğüt vermişlerdir. Bu konuda çok hassas davranarak kendilerine vah yedilmeyen hiçbir sözü öğüt malzemesi olarak kullanmamışlardır. Muhatapları onlardan ısrarla vahyi Kuran’ı değiştirmelerini veyahut başka bir Kuran getirmelerini istediler ise de cevap herkesin anlaya bileceği kadar açık ve anlaşılır idi:

“Onlara ayetlerimiz açıkça tilavet edildiği okunup aktarıldığı zaman, öldükten sonra bizimle karşılaşmayı ummayanlar yani ahirete inanmayanlar, “Ya bundan başka bir Kuran getir veya bunu değiştir!” dediler. De ki: “ O Kuran’ı vahyi kendiliğimden değiştirmem benim için imkânsız ve olacak şey değildir. Ben bana vahyolunandan başkasına uymam. Rabbime isyan edersem elbette büyük günün azabından korkarım.” (Yunus-15)Konumuzla doğrudan ilgili olması açısından şu ayet mealini de sizler ile paylaşmak istiyorum: “ Sizler kafir, inkarcı ve zalim aynı zaman da haddi aşan( Allah’ın hayat için koyduğu kanun ve kuralları hafife alan, günümüz şartların da uygulana bilir bulmayan) kişiler ve topluluklar oldunuz diye sizleri Kuran ile uyarıp ikaz etmekten öğüt vermekten vaz mı geçelim”? (Zuhruf- 5)

Evet,

Elçilerin tamamı bu yolu izleyerek yani Allah’ın kendilerine indirdikleriyle öğüt vererek elçilik görevlerini kusursuz olarak yerine getirmişlerdir. Adamına, şahsa özel bir muamele yapmamışlardır. Muhatap bazen bir sistem veya yönetim biçimi veya şahıs hiç fark etmez doğrudan eğip bükmeden hakkı batı ile karıştırmadan beyinlerini çatlatırcasına öğüt vermekten asla geri durmamışlardır. Bu konu da ne emekli olmuşlar ne de bir tatile gitmemişlerdir. Sadece rabbine rağbet edip vahyin daha çok insana ulaşması için mücadele etmişlerdir.

Fakat zamanla gerek elçiler hayatta iken gerek ise her canlı gibi onlarda ölüm acısını tadınca onların tabiileri ne yazık ki aynı metodu ve yöntemi kullanmadılar. Onlar elçilere indirileni terk edip elçiye indirilmeyen bir takım şeyler ile toplumun fertlerine öğüt vermeye başladılar. Böylece de hayatlarında geri dönülmez ve telafisi mümkün olmayan bir yanlışı da doğru yaptıklarını zannederek ikinci sınıf hatta düşmanları tarafından insan olarak bile sayılmayan canlılar olarak yaşamlarını sürdürür oldular.

Oysa öğüt sadece Allah’ın kitabından verildiği zaman fayda verir. Hz. Musa (as.) hayatta iken Samir’i denen sapkında halkına öğüt verdiğini zannederek onları Musa’ya gelen vahiyden saptırmıştır. Zaman zaman şeytan da kendisine uyanlara iyi niyetli olarak onların iyiliğini düşünerek öğüt verdiğini söylemiştir. Bu tuzağa düşen insanların aldıkları öğüt onların sadece sapkınlığını artırmıştır. Bu gün şeytan ve şeytanlaşmış insanlar da kendilerine uyanlara bir takım öğüt ve telkinlerde bulunmaya devam etmektedirler. Bunlar sözlerini Allah’ın kitabı Kurandan değil yine kendileri gibi birer insan olan yaratılmışların kendi elleriyle yazıp sonrada bunlar bana Allah tarafından yazdırıldı diyen ruh banların saçmalıklarını öğüt olarak sunmaktadırlar.

İşte bundan dolayıdır ki, son iki yüz yıldan beri Kuranı terk eden halkı Müslüman coğrafya hayatın hiçbir noktasın da varlık gösterememektedir. Bir zamanlar tarihin öznesi olan bu insanlar şimdi tarihin nesnesi durumuna düşmüşlerdir. Hayatın hiçbir noktasında varlıklarından söz ettiremiyorlar. Batı ve batılın karşısın da maddi ve manevi alanda her türlü yenilmişliği kabul eden bu halk mevcut durumdan kurtulmak için de herhangi bir gayret ve çaba içerisine de girmemektedir. Yaşadığı hayatın doğru olduğunu zannederek gerçek doğrulara kendisini kapatmıştır. Allah tarafından gerçek bir kurtuluş ve öğüt kitabı olan Yüce Kuranı yetersiz, kifayetsiz hata eksik gören bu zihniyet sahipleri Kuran etrafın da birleşmenin mümkün olamayacağını iddia edecek kadar yollarını şaşırmışlardır. Bu zihniyet sahipleri Kuran’ın sürekli gündemde kalmasından belli ki rahatsızlık duymaktadırlar. Zaman zaman “ Efendim! Kuran da şu var mı? Bu var mı? Mesela haydi bana kuran da namazın kılınışını göster” demek suretiyle saçma, akıl ve izan ile bağdaşmayacak sorular ile Allah’ın tamamladım ve yaş kuru hiçbir şeyi eksik bırakmadım dediği yüce kuranın yeterince açık ve anlaşılır olmadığını iddia edecek kadar akıl fukarası olduklarını da ortaya koymuş olmaktadırlar. Bunlar namazın, orucun, haccın, tevhidin, şirkin ilk elçi ile başlayıp son elçi ile son şeklini aldığı bilgisinden bile haber sizsizdirler. Dileyen ve isteyen kardeşlerimin ikinci surenin yüz seksen üçüncü ayetini okumalarını tavsiye ederim.

Olumsuzlukları sıralamak ve sayılarını artırmak gibi bir niyetim yok. Ancak gerçek şu ki, Müslüman halkın kahir ekseriyeti kuranı kendi dilinden ve anlayarak okumadan dünyalarını değiştirip gitmektedirler. Hayatlarında okumadıkları Kuran ölümlerinden sonra yine anlamadıkları dilden okunup! Güya sevabı ruhlarına bağışlanmaktadır. Öncelikli ve acil olan bu toplumun şartsız önyargısız taassuptan uzak olarak mezhepsiz meşrep siz ve tarikatsız tasavvufi düşünceden arınarak Kuranı okumalarını sağlamaktır. Bu konuda gerçek tevhit erlerine ihtiyaç vardır. Lafı eğip bükmeden, hakkı batıl ile perdelemeden gerçekleri anlatacak bir yönteme acilen ihtiyaç vardır.

Malzeme elimizde hazır. İlk gönderildiği gün gibi orijinal ve tazeliğini koruyan Kuran ile ikaz ve uyarılarımıza devam etmek bizler üzerine farzdır: “Onların ne söylediklerini çok iyi bileniz. Sen onların üzerinde asla bir zorba değilsin. Tehdidimden korkanlara gerçeği Kuran ile hatırlat.”(Kaf- 45 ) Başka bir ayette ise şöyle buyrulmaktadır. “ İnkârcı kâfirlere asla boyun eğme! Bununla Kuran’la onlara karşı büyük cihadı gerçekleştir.”(Furkan- 52)

Yüce Kuran’da bu ve benzeri ayetlere sık sık rastlamak mümkündür. Dileyen ve isteyen kardeşlerimiz ilgili ayetlere bakabilirler. “ Bu ayetin mealinde asil ve büyük cihadın Kuran’ı anlatmak olduğu şiddetle belirtilmiştir. Çünkü cihat, tek başına insan öldürmek değil savaş ortamlarında bile olsa bir kişiyi bile olsa kazanma çabasıdır. Cihat, insanlığın asıl değeri olan İslam’la insan arasına giren engelleri kaldırmak için üstün çaba sarf etmektir. Büyük cihat büyük kaynakla olur. Cihadınız büyükse fedakârlığınızda büyük olmalıdır.” ( Mehmet Okuyan ilgili ayetin dipnotu)

İslam adına konuşanların İslam’ın kaynağı olan Kuran’dan konuşmaları onlar üzerine bir keyfiyet değil tam aksine bir zorunluluktur. Kuran’dan bahseden İslam’dan bahsetmiş olur. Çünkü İslam’ın hiçbir hükmü Kuran dışında bırakılmamıştır. Aksini iddia edenler kendi batıl davaları için Allah ve onun elçilerinden rol çalmak peşindedirler. Allah’ın söylediklerinin tamamı Kuran’ın iki kapağı arasındadır. Aksini iddia etmek hem Allah’a hem de Kurana açıkça iftiradır. Unutmayalım ki hiçbir müfteri iflah olmaz.

Allah’ın elçilerini bağlayan ve onları kendilerini elçi olarak gönderen makama karşı sorumlu tutan her şey bila istisnasız Allah’a ve elçilerine iman eden herkesi bağlamaktadır. Bu konuda iman edenlerin farklı bir yol izlemeleri kesinlikle mümkün değildir. “O elçi, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de.Hepsi Allah’a , meleklerine, kitaplarına, elçilerine iman ettiler….(Bakara-285) Neye veya nelere iman edileceği hususunu belirleyen kullar değil bizzat alemlerin rabbi olan Allah’tır. Elçilerin iman ettiği gibi İman edenler gerçekten iman etmiş olarak kabul edilir.

Evet, elçiler iman ettikleri bütün emir ve yasakları kendilerine indirilen kitaptan öğrenerek bunları muhataplarına götürüp öğüt vermişlerdir. Onların öğüt kaynağı ellerinin altındaki vahiyler olmuştur. Bundan dolayı da kendilerine karşı çıkan muhataplarına hep üstün gelmişlerdir. Musa (as.) Firavuna Muhammed (as.) Mekkeli müşriklere galip gelmelerini başka türlü izah etmek mümkün değildir. Yaşanmış ve başarılı olmuş örnekleri yok sayarak günümüz müşriklerine üstün gelmek mümkün olmayacaktır. Bununla geçmişin ocaklarından kül taşıyalım demiyorum o küllerin altındaki korlara ulaşalım ve yeni bir kurtuluş ateşi yakalım. Bunu yapmaz isek Allah bizim durumumuzu değiştirmez zira bizler değişim için gayret sarf etmiyoruz. Başka bir yazı da buluşmak üzere Allah’a emanet olunuz.

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir