GenelMektuplara Cevap

Sorunlarımız ve Sorumluluklarımız

    Toplumları sahip oldukları düşünce biçimi biçimlendirir. Değer yargıları da düşüncelerine/ akidelerine dayanır. Taguti sistemlerin put üretmesinin, tevhidi sistemin put yıkmasının sebebi de budur. İslam gelmeden önce ataları uyarılmamış olan bu toplumun içinde bulunduğu sistem taguti bir sistem olduğundan değer yargılarını da bu düşünce sistemi şekillendirmişti.        

Muharrem Şener/ İZMİR Soru 1 – Kur’an’ın esas metni nazım (kafiyeli şiir) tarzında vahyolunan ayetler bütünü olmasına rağmen meal ve tefsirler kolay anlaşılsın diye dilimize nesir (düz yazı) şeklinde tercüme edilmektedir. Daha önceleri denenmesine rağmen son zamanlarda şiir tarzında mealler de neşredilmiştir. Böyle tercüme edilmiş mealleri okumak mahsurlu olabilir mi?

Cevap: Kur’an ayet ve surelerinin bazılarında ayet sonlarının şiir gibi kafiyeli olduğu doğrudur. Ancak bunu kitabın bütünü için söylemek doğru değildir. Örneğin, Fil Suresinde ayetlerin sonu lam harfiyle biterken bir sonraki sure olan Kureyş Suresinde böyle bir durum söz konusu değildir. Bu yönüyle de Kur’an insanların eseri olan edebi yöntemlerin tüm ezberlerini bozmuştur. Onun her şeyi kendine özgüdür. O sadece Kur’an’dır ve tüm yöntemleri de “Kur’an’cadır”. İlk dönem muhataplarının peygamberimize şair, mecnun / cinlenmiş gibi sıfatlar yakıştırmalarına verilen ilahi cevap bu konuyu aydınlatmaktadır: “Biz ona şiir öğretmedik. Bu ona yaraşmaz da. O sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. (Bu), diri olanları uyarmak ve kâfirlere de azab sözünün hak olması içindir.” (Yasin 36/69-70)

Kur’an kendisini şiir kitabı Peygamberi de şair olarak tanımlamadığına göre ona bu gözle bakmak başından sakat bir anlayıştır. Çok edip insanların yazmış olduğu makaleleri okurken o kadar güzel ifade edilmiş ki “şiir gibi yazı” dersiniz, fakat şiir olmadığının da farkındasınızdır. İşte Kur’an da böyledir. Fecr Suresinin baştaki ayetlerinin fasılası ra-dal-nun harfleridir. İfadeler yoğun bir mesaj içermesine rağmen sözler birbiriyle kafiyeli olarak verilmiştir. Kur’an, geldiği dönem Arap Edebiyatının doruğuna konulmuş ve bunun üzerine söz söylenemez denilerek bütün “muallagalar” (kâbe’ye asılan en edebi eserlerini) indirilmiştir. O sözün en doğru, en fasih, en etkili, en nezih ve en anlaşılır şekilde söylenişinin resmidir.

Şiir kalıbıyla meal yapmaya çalışanların yapmış olduğu mealleri de okuyup anlamaya eksiğini fazlasını görmeye çalışırız. Zaten bu tür okumalarımızı daima mukayese ve muhakeme yöntemiyle yapmalıyız. Bir akıla, bir meale bağlanıp kalmak kendimizi dondurmak olacağından asla doğru bulmuyoruz. Hem kendimizi hem de başkalarını daima test etmenin yolu budur amaç doğruyu bulmaksa bu yolun sağlıklı olduğuna inanıyoruz. Diğer mealler için yaptığımızı bu mealler içinde yaparız. Doğrusunu alır yanlışını bırakırız.
Soru 2 – Bakara Suresi 191 ve 217’inci ayetlerde “…Ve fitne adam öldürmekten daha beterdir, büyüktür.” …ayetlerine istinaden Selçukiyye Devletinde ve Devlet-i Aliyye’de şeyhülislamlardan fetva alınarak isyan çıkaran veya çıkaracağı bilinen kimselerin öldürülmeleri dinen doğru mudur?

Cevap: Bu ayetlerin hangi bağlamda bulunduğuna bakarak doğru bir yargıda bulunmak olayın doğasına daha uygun olacaktır. Bu yargının hangi ortamda ortaya konulduğuna bakmak zorundayız.

“Size savaş açanlarla Allah yolunda savaşın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez. Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescidi Haram’ın yanında, onlar savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa onları öldürün. İnkâr edenlerin cezası böyledir. Fitne kalmayıp din de Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Vazgeçerlers, artık zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.” (Bakara 2/190-192

Ayetlerin maksadı gayet açıktır. Fitne çıkarırsa, savaşırlarsa, sizleri bulunduğunuz yerden çıkarırlarsa gibi şartlı cümleleri görmezden gelerek “Sen potansiyel suçlusun ileride suç işleyeceksin.” diye kimseyi işlemediği suç ile mahkûm etmek doğru değildir. Bunu kim yaparsa yapsın böyle bir hükmün meşruiyetinden bahsedilemez. Bahsini ettiğiniz ikinci ayette de benzer bir mukayese yapılmaktadır:

“Ey Muhammed! Sana haram aydan ve o ayda savaşmaktan soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak, büyük bir günahtır. Bununla beraber Allah yolundan alıkoymak, onu inkâr etmek, insanları, Mescid- i Haram’dan menetmek ve halkını oradan çıkarmak, Allah katında daha büyük bir günahtır ve fitne, öldürmekten daha büyük bir vebaldir. Onlar, güçleri yeterse sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim, dininden döner ve kâfir olarak can verirse artık onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. İşte onlar, cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.” (Bakara 2/217) Bu olay düşmanlarımızla olan münasebetlerimizi düzenlemede uymamız gereken bir ölçüdür. Bunların uygulanmasında bir problem yoktur. Çünkü kimse düşmanını gül ile karşılamaz. İşin vehameti “fitne katilden beterdir” ifadesinden işe girerek kardeşler veya vatandaşlar arası iktidar kavgalarını bu hukuka göre hâl etmeye kalkmak büyük bir cinayettir. Elbette bu olayın vuku durumunda hoş görecek değiliz. Ancak bu tür olayları siyasetin sınırları içinde makul yollarla hâlletmeye yönelmek varken itlaf yolunu seçmek doğru değildir. Gücü elinde bulunduranın emrindeki memurunun fetvasıyla işlenmedik suçların hesabının ödetilmesinin, ne mantık nede hukuk açısından izahı mümkün değildir. Bu tam bir cehalet mantığıdır. Aynı cehalet bu gün de hükmünü sürdürmektedir. Küresel emperyalizmin çıkarları uğruna yıllık işlenilmiş olan faili meçhullerin, sıradan trafik kazalarının(!), intiharların vb. ila ahir sudan sebeplerle işlenilmiş cinayetlerin hesabını bilen var mıdır? Ahiret inancı,  merhamet duygusu olmayan insan ve insanların emrinde para ve güç birleşince neler yapacaklarını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bu konularda iş gelip insanda düğümleniyor. İnsanı düzeltmeden dünyayı düzeltmek mümkün değildir. Bu nedenle Allah Teâla daima yatırımı insana yapmak için kitap ve elçilerini medeniyetlerin merkezine, “Mısır’a ve şehirlerin anasına Mekke’ye” göndermiştir.  Yapılması gereken bu cahiliyeden ve cahili anlayışlardan insanlığı kurtarmak için yeniden Kur’an’a davetin gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Soru 3 – Son zamanlarda “Resullah Hz. Muhammed (sav) ‘in Nüfus Cüzdanı” adı altında kimlik numarası, künyesi, baba, ana ismi, doğum tarihi ve yeri, ayrıca risalet tarihi, hicret tarihi, çocuklarının ve hatta teyzelerinin isimlerine kadar bilgileri ihtiva eden normal nüfus cüzdanı ebadında ve ön yüzünde kırmızı gül resmi ile “Resul Allah” yazılı mührü de yer alan bir belge elden ele dolaşmaktadır. Arka kısımda da “Hilye-i Şerif” vardır. Bu hususa ne dersiniz?

Cevap: Olaya, peygamberimizin kimliğinin bilinmesi için yapılan bir hizmet noktasından bakıldığı zaman güzel bir görünüm vermektedir. Ancak bu işlerden ekmek yemeye çalışan birilerinin varlığını görünce işin rengi değişiyor. Son yıllarda bazı cemaatlerin teşvikiyle kutlu doğum günü haftaya, hafta da yetmedi aya dönüştürüldü. Gül peygamberi, gül kokan peygamber, şefkat peygamberi gibi yaftalarla masal kahramanlarına çevirdiler Hz. Muhammed (as)’ı. O elbette en güzel ahlakın sahibi “üsvet-ül hasene” olan Allah elçisidir fakat bunun yanında Rabbinin teşviki ile yakınlarında bulunan kafirlerle, müşriklerle savaşması istenen ve Müslümanları da savaşmaya çağıran bir cihad peygamberidir. Herhâlukarda davasını muhafaza ve müdafaa eden, her türlü şeraitte tevhide gölge düşürmeyen, uzlaşma kabul etmeyen ve tavize yeltenmeyen, “ tavizkâr teklifler karşısında onlara meyletmeyen ve “Sizin dininiz size benim dinim de banadır.” diyen bir muvahhiddir. Allah’ın ilkelerini korumada kesin kararlı: “Kızım Fatıma’da olsa elini keserim.” diyen son derece adil bir peygamberdir. Bu minval üzere İslam’ı her yönüyle yaşayan ve yaşatmaya çalışan mücahit bir peygamberdi.İla ahir onu bütün yönleriyle tanıtmak ve tanımak gerekir. Zira örnek alınan zatın örnekliği bir yönüyle değil her yönüyle örnektir. Aksi hâlde Allah’ın razı olduğu bir örnek olmaktan çıkarılıp insanların bir kısmının razı olacağı bir konuma getirilmiş olacaktır. Bu durum ne Allah’ı ne Peygamberi ne de müminlerin razı olacağı bir anlayıştır. O bütün insanlığa kurtuluş için kucak açan müşvik, tüm insanlığı karşısına alarak hakkın hâkim olması için savaşan bir mücahit, Allah yolunda her türlü güçlüğe gözünü kırpmadan katlanan şecaat ve cesaret sahibi, inandığı yolda yalnız başına bile kalsa asla pes etmeyecek azim ve kararlılığın timsali, seçilmiş bir elçidir. Onu tüm yönleriyle tanımak, tanıtmak ve örnek almak    gerekmektedir.

Soru 4 – Hadis rivayet ettiği söylenen Ebu Hureyre’nin ismi “kedicik babası” Resulallah’ın eşlerinden biri olduğu söylenen “Sevde” ismi “kara”, Talha “zamk ağacı” Ubeyd “kölecik-küçük köle” manasına geliyor. Reşit Halifelerin sonuncusu olan Hz. Ali’nin ismi de “yüce, yüksek” manasında ve gayet güzeldir. Belki araştırılsa sahabeden bazılarının isimleri de hoş olmayan manada olabilir. Kur’an’da Hucurat Sûresi 11’inci Ayetinde “Birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın.” denmesine rağmen bazı İslam büyüklerine neden böyle isim ve lâkaplar verilmiş? Bunların ismi başka da İslam büyükleri ile alay etmek için İslam dışı çevreler veya zamanın sistem müdafileri tarafından kasıtlı olarak mı İslam Tarihi’ne sokulmuştur?

Cevap: Toplumları sahip oldukları düşünce biçimi biçimlendirir. Değer yargıları da düşüncelerine/ akidelerine dayanır. Taguti sistemlerin put üretmesinin, tevhidi sistemin put yıkmasının sebebi de budur. İslam gelmeden önce ataları uyarılmamış olan bu toplumun içinde bulunduğu sistem taguti bir sistem olduğundan değer yargılarını da bu düşünce sistemi şekillendirmişti. Bunların ötesinde sahabeler arasında “Abdül uzza-uzanın kulu, ibni kelp-köpek oğlu” gibi isimler de bulunmaktaydı. Bu gibi durumlar her toplumun hayatında olabilmektedir. Toplum neye rağbet ediyorsa en çok değer verdiklerine de onun veya ona yakın duran şeylerin isimlerini verdiklerini görürüz. Bu ülkede dahi durum böyle değil midir? Siyasi liderlerin rağbet gördüğü yıllara göre çocuklarına (Mustafa Kemal, İsmet, Menderes, Adnan, Ecevit, Süleyman, Erbakan, Tayyip… gibi ) isim verdiklerini görüyoruz. Bu durumdan etkilenmeyenler de etkilendikleri düşünce tarzında isim yapmış şahısların isimlerini çocuklarına vermektedirler: Nazım, Hikmet, Deniz, Gezmiş, Oğuzhan, Gökan, Asena,  Ebu Bekir, Hamza, Ömer. Osman, Ali, Ayşe, Hatice, Zeynep… Cahiliyedensonra  İslam topluma hâkim olduğunda bu isimlerden anlamı İslam düşüncesine uygun olmayanları  “Abdül Uzza, ve İbni Kelb “ gibi isimleri Peygamberimiz Abdullah olarak değiştirmiştir. Diğerleri aynen kalmıştır.  Bu konuda daha fazla bir hassasiyet gösterilmemiştir.  Bunların dışında insanların şahsi olarak sevdikleri, temayüz ettikleri şeyler ile de toplumlar onları isimlendirir. Buna bizim toplumumuzda da “lakap” denir. Adamın ismi unutulur onunla tanınır.  Kuşçu, Horozcu, Hattap oğlu gibi Müslümanların tarihinde de bu gibi durumların olması abes değildir. Bu isimlendirmeyi de kimse hakaret olarak algılamamıştır. İsmail’in (as) annesinin adı da Hacer (Taş) değil mi idi.  İnsanlar bu ismi kabullenmişler ve bundan dolayı da bir rahatsızlık duymamışlardır. Ebu Hureyre de kedileri çok sevdiği, onları görüp gözettiği için “kedilerin babası” olarak isimlendirilmesi onu rencide etmemiştir. “Kişi lakabıyla anılır” sözü meşhurdur. Bu nedenle kimse böyle bir durumdan gocunmamış, hakaret olarak algılamamıştır. İsimler insanı kurtarmamaktadır. İnsanı değerli kılan ancak Allah’a karşı göstermiş olduğu takvasıdır. Tarihte yapmış olduğu işler sebebiyle “Yezit” ismini Müslümanlar hakaret olarak algılarken siyahi bir köle olan Bilal’in ismini saygı ve sevgi ile karşılamalarının sebebi budur.

Soru 5 – İsra Suresi 23 ile 24. ayetlerinde ana babaya itaat ve ihtiyarlayınca onlar için koruyucu olunması ve Allah’tan onlar için merhamet istenmesi emredilmektedir. Ebeveyn’in evlat üzerinde bu derece hakkı var iseayrıma tabi tutulan veya tahsil hayatından mahrum edilen hatta sebepsiz olarak dövülen ya da evden kovulan evlâdın da ebeveyn üzerinde bir nebze hakkı yok mudur?

Cevap:  Bu gibi durumları anlatmak için “Sebepsiz kuş uçmaz.” sözü meşhurdur. Normal şartlarda anne ve baba olma duygusu yavrularını görüp gözetmek, koruyup kollamak için kullanılan bir sıfattır. Bu nedenle peygamberimiz mesuliyet verilenlerin cümlesine: “Hepiniz çobansınız ve güttüğünüz/ ğözettiğiniz sürüden mesulsünüz.” buyurmuştur. Elbette sorumluluk tek taraflı değildir. Haklar ve görevler daima karşılıklıdır. Bizim için görev olan şey karşısı için hak, karşısı için görev olan şey de bizim için haktır. Bu nedenle evlatlarına güzel bir terbiye vermek, okutup öğretmek hayata hazırlamak ebeveynin görevi olduğu gibi onlara layık olmaya çalışmak, verilen hizmetin karşılığını vermek de evlatların görevidir. Zamanında yapılmayan bu görev ihlallerinin sonucu, tepkisini hissettirdiği zaman fark etmenin pek faydası olmayacaktır. Her iki taraf da bu ihmalin sonucuna katlanmak zorundadır. Son tahlilde akıbetleri şöyle dile getirilmektedir: “O muazzam gürültü, kıyamet kopup geldiği zaman. O gün, kişi kardeşinden, annesinden, babasından, karısından ve oğullarından, kaçar.  O gün, herkesin kendine yeter derdi vardır.” (Abese 80/33-37)

Ahiret hayatı ile ilgili olarak bir başka olumsuzluktan daha bahsedilmektedir: “Kıyamet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size fayda vermezler. Çünkü Allah aranızı ayırır. Allah yaptıklarınızı görendir.”  (Mümtehin 60/3)

İman eden salihler için ise mutlu ve huzur dolu şu tabloya yer verilmektedir: “Adn cennetlerine girecekler, atalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte olacaklar. Melekler de her kapıdan yanlarına girip şöyle diyecekler: “Sabrettiğiniz için size selam olsun. Ahiret yurdu ne güzeldir!” (Rad 13/22-23)

O gün birbirlerinden kaçmalarının sebebi, dünyadaki hak ihlalleri yüzündendir. Baba çocuğuna karşı babalık görevini, çocuk da ebeveynine karşı evlatlık görevini yapmadığı için birbirleriyle karşılaşmaktan korkmaktadırlar ama bu tür gayretlerin hiçbiri kimseyi bu hesabı vermekten kurtaramayacaktır.

Soru 6 – Allah’ın (cc) ezeli ve ebedi olduğu bilinmektedir. Kur’an’a göre ise bilumum insan hesabının görülmesi neticesi ahirette cennet ve cehenneme girecekler ve orada ebedi kalacaklar. İnsanın ilahlaşması mümkün olmadığına göre farklı olan bu iki ebedileşme nasıl izah edilebilir? Cennet ve cehennemin de sonu vardır denilebilir mi?

Cevap: Olaya ebedilik açısından bakıldığı zaman, Cennet- Cehennem ve insan, sonradan yaratılmış olan mahlûklardır. Bunlar ne kendi kendini var edecek ne de varlığını devam ettirecek kabiliyet ve kapasitenin sahibi olan varlıklardır. Var olmada ve yok olmada diriltilip öldürülmede bir dahli olmadığı gibi varlıklarını kendi kendilerine bir saniye devam ettirmeye muktedir de değillerdir. Bu âlemde hiçbir şey yok iken tarihin bir döneminde yaratılmışlar ve belli görev ve sorumluluklar ile görevlendirilmiş olan varlıklardır.  Kendilerine takdir edildiği kadar yaşayıp ölmüşlerdir. Bunlar insanın dünya hayatı için yapılan takdirlerdir. Ahiret hayatında ise yeniden diriltilen insana, sonu gelmeyecek bir hayatla buluşturulacağı ifade edilmektedir. Bununla birlikte onların bulunacağı mekânlar da (Cennet- Cehennem) bu statüye tabi olacağı bildirilmektedir. Her iki mekân ve o mekânın sakinleri için “Halidine fiyha”, “Halidine fiyha ebeda” ifadeleriyle ebedi olacakları haber verilmektedir. Bu söz ve karar Allah’a aittir. Buradaki sonsuzluk ile Allah Teâlâ’nın sonsuzluğunu birbiriyle kıyaslamak mümkün değildir. Hayatı, ilmi, kudreti,  varlığı ve zatı itibarıyla hiçbir yaratılmışa benzemeyen Allah (leyse ke mislihi şey’en-hiçbir şey onun benzeri değildir) sonradan yaratılmışların sonunu getirmeyeceğini ifade ettiği  varlıklar ile nasıl kıyaslanacaktır? Böyle bir şey muhaldir. Buradan girmek isteyenlerin derdi başkadır. Yahudilerin söylemiş olduğu şu sözlerinde olduğu gibi bir durumu ortaya koymaya çalışıyorlar: “Sayılı günlerden başka asla bize ateş dokunmayacaktır, dediler. Deki: Siz Allah katından bir söz mü aldınız? Öyleyse Allah asla sözünden caymaz. Yoksa Allah’a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz?” Evet, kim bir günah işlemiş de kendi günahı kendisini her yandan kuşatmış ise işte öyleleri ateş ehlidirler ve orada ebedi kalıcıdırlar. (Bakara 2/80-81)

Allah’ın söylediğinden başkaca bir sözü söylemeye kendimizi yetkili görmüyoruz. Bu konuya taalluk eden ayetlerin ne ifade ettiğini “Müslümanların Sorunları” isimli kitabımızda ” Ölüm ve Ötesi bölümünde, “Ahiret Azabı Sürekli midir?” başlığı altında birinci baskı sayfa 160-167’de vermeye çalıştık merak eden kardeşlerimiz oradan okuyabilirler.
Soru 7 – Buhari’de “Müminler yekvücut gibidirler. Vücudun bir yeri rahatsız olduğunda bütün vücut rahatsız olur. Onun için birbirinize yardıma koşun.” mealinde bir hadis rivayet edilir. Âli İmran Suresi 103. Ayette “Allahın ipine tutunup sarınılması Müslümanların parçalanıp bölünmemesi” isteniyor. Fakat baktığımızda Hac ve umrede Müslümanların nerdeyse yirmi dört saat sadece ibadet yapmaları ve hatta ibadet yaptıkları yerde uyumaları, Kâbe’nin halkasına, örtüsüne tutunmaya çalışması cenneti ümit etmesinden değil midir? Müşterek bir hareket tarzı ortaya koymayıp kardeşlerinin sömürülmesi, esir edilmesi daha kötüsü hâlâ katledilmeye devam edilmesi, memleketlerinin parçalanmasına göz yumulması veya bu hususa mani olmak için gereğince çaba sarf etmemeleri ahirette bu insanları mesul kılmaz mı?

Cevap: Sorunlarımızın gelip kördüğüm olduğu nokta işte burasıdır. Dünya üzerinde bir buçuk milyar Müslüman olduğundan bahsedilirken bu kadar insan kitlesinin dünya siyaset sahnesinde bir buçuk kilo ağırlığı gözükmüyor. Sebebine indiğimizde bu insanları birleştiren bağ “din bağı” o kadar gevşek bağlanmış ki birbirleriyle irtibatlarını sağlayamayacak kadar. En ufak bir harekette çözülüveriyor. Yanı başındakini düşman alıp götürürken diğeri deve kuşu gibi başını kuma gömüyor. Bu nedenle muazzam sayının kitlesel bir hareket gösterme kabiliyeti olmuyor. Hep ateş düştüğü yeri yakıyor ve yok ediyor. Diğeri de kendine gelene kadar olaya seyirci kalıyor. Bu insanların sinesinde olduğunu zannettiğimiz “İman” üzerinde yaşadığını düşündüğümüz “İslam” kendisinden beklenen tepkiyi göstermiyor.

Şimdi sarığımızı,  fesimizi, şapkamızı… Önümüze koyup düşünelim… İmanın mı niteliği değişti, İslam’ın mı, yoksa Müslümanın mı niteliği değişti? Aslına bakarsanız insanı değiştiren şey ne ise yani kâfir, müşrik, ateist veya sosyalist iken Müslüman yapan şeyin niteliğine bakılması daha isabetli olacaktır. Çünkü ilk Müslüman olanlar Hz. Muhammed (as)’ın davetini kabul ettikleri zaman yani “Lailahe İllallah Muhammedür Resulullah” dedikten sonra onlar için Allah ve Rasulü ne buyuruyorsa onlar için tek doğru o idi. Bu doğrunun kabulü, yaşanması, yapılması veya terk edilmesi konusunda isteneni, malı ve canı pahasına yerine getirmeye çalışıyorlardı. Onun için onlar Müslümandı, mümindi. Sayılarının az olmasına rağmen Allah’a dayanıp güvenen, inancı uğruna her şeyi göze alan muvahhid ve  mücahidMüslümanlardı. Bu nedenle varlıklarını dünyaya hissettiriyor, bulundukları coğrafyada hükümranlıklarını kabul ettiriyorlardı. Peki, şimdi ne değişti ki durum tersine döndü derseniz? Söylenecek söz bellidir. Adı aynı ama imandan insanların anladığı değişti. Artık iman Eski iman değil, “Gelen ağam giden paşam, bir yanımda demokrasi bir yanımda laiklik, oh  ne rahatmış be böyle yaşam!..” diyen bir iman…

Osmanlının son zamanlarında Müslümanlar iyice yozlaşmış isminden başka İslam’la ilgisi kalmamış olanlardan birisi dükkân komşusu olan Ermeni’ye, “Gel çorbacı Müslüman ol, demiş. Ermeni, olayım da ağa sizin dininizin günde beş vakit namazı var. Komşusu tamam da Müslüman ol kılmazsan kılma, bak ben kılıyor muyum demiş? Ermeni bu defa tamamda ağam birde orucunuz var, bir ay aç susuz çekilir mi soğukta sıcakta deyince, komşusu yine, tamam sen Müslüman ol da tutmazsan tutma. Bak ben tutuyor muyum? Tezgâhın arkasında seninle fırın ağzı göveci götürüyorum der…  İslam’ın bütün mükellefiyetlerini sayan Ermeni’ye, Müslümanın(!) yanıtı hep aynı olur. “Müslüman ol da yapmazsan yapma sana kimsenin diyeceği bir şey yoktur der.” Bunun üzerine Ermeni: “Ağam senin Müslümanlığın ile benim Hıristiyanlığım arasında hiçbir fark kalmadı. O zaman bırak da dinimde kalayım.” der.  Şimdi durum vaziyet bu! İslam’ın ismi dillerde Kur’an’ın resmî ellerde olmasına rağmen, gönüllere hükmeden, hayatı düzenleyen Müslüman’ı yönlendiren, küfre karşı duran, Müslümanlara kucak açan, tüm Müslümanları bir vücudun organları olarak gören, millet ve ümmet bilincini veren boyutu hayattan göçeli çok olmuş, Kur’an hayatın dışına çıkarılmış “mehcur edilmiş.” (Furkan 25/30) M. Akif’in mısralarındaki serzenişine konu olan boyut: “Kaç Müslüman gördümse hepsi makberdedir. Müslümanlık bilmem ama galiba göklerdedir.” sözü hâlâ geçerliliğini sürdürmektedir. Bu durumun değişmesinin yasası bellidir, Rad Suresi 11. Ayeti: “İnsanoğlunun ardında ve önünde takip edenler vardır; Allah’ın emriyle onu gözetirler. Bir millet kendi nefislerindekini değiştirmedikçe/ bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez. Allah bir milletin fenalığını dileyince artık onun önüne geçilmez. Onlar için Allah’tan başka bir dost da bulunmaz.” buyurduğu ilahi yasasının gereği toplum olarak, ümmet olarak bu hâlimizi değiştirmemiz gerekmektedir. Nefislerimizdeki niteliksiz anlayışları gerçeği ile değiştirmediğimiz sürece, ne İmanımız iman ne İslam’ımız İslam ne de kendimiz Müslüman!.. Bu komediyi, önümüze Kur’an’ı koyarak sil baştan düzeltmemiz gerekmektedir. İşte o zaman mesuliyetlerini müdrik, fonksiyonlarını yerine getiren, birbirinin derdiyle dertlenen, ümmet bünyesindeki sorumluluklarını yerine getiren, dünyanın öbür ucunda Müslümanın parmağına batan dikenin acısını duyan  “İslam vücuduna” sahip bir ümmet olabiliriz.

Ümmet olarak vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir. Firavunluk sisteminin yöntemini Allah şöyle deşifre etmektedir: “Firavun, (Mısır) toprağında gerçekten azmış, halkını çeşitli zümrelere bölmüştü. Onlardan bir zümreyi güçsüz buluyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardandı. Biz ise o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları vâris kılmak istiyorduk ve o yerde onları hâkim kılmak; Firavun ile Hâmân’a ve ordularına da onlardan korktukları şeyi göstermek istiyorduk…” (Kasas 28/4-6)Bu sistemde, sadece baştakilerin isimleri değişir yöntem hep aynı kalır. Halkı/ümmeti zayıflatmak için sınıflara, ülkelere, mezheplere, etnik guruplara bölerek birbirlerine takıp küresel anlamda en güçlü kendilerinin olmasını sağlamaktır. Tüm dünyayı Zaman zaman savaştırıp barıştıran, dur dediği yerde durdurup yürü dediği yerde yürüten güç olma özelliğini ellerinde bulundurmak onları güçlü kılmaktadır. Bu gücü onlara veren halk bunun farkına vardığı gün onların saltanatları sona erecektir. Bütün mesele ağayı ağa yapan marabaların işin farkına varmalarını sağlamaktır…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir