GenelYazarlardanYazılar

Sünnetullah

“Her şey akıp gider. Aynı nehre iki defa giremezsiniz…” Heraklitos (M.Ö. 475)

Çok eski dönemlerden beri kainatın ve toplumların belirli yasalarının olduğu hususu düşünürlerin dikkatini çeken ve üzerinde müstakil eserler yazdıkları bir konu.

Platon MÖ 347 de halihazırda var olan toplumların bir çeşit organizma olduğunu savunarak bunları ideal devletin çürüyen kopyaları olarak nitelendirmiş ve toplumların çöküşlerinin nedenini dinden uzaklaşma ve ahlaki çürüme olarak yorumlamıştı.

İbn Haldun’da Mukaddime’sinde devletin ihtiyarlama çağı geldiğinde, sınırları küçülmeye başlar; devletin merkezi ise, Tanrı büsbütün yıkılışını takdir ettiği zamana kadar korunur diyordu.

Montaigne’in de devlete sosyal ve siyasal anlamda yaşayan bir canlı yaklaşımı gösteriyor; “Bedenlerimizin hastalıkları ve nitelikleri hükümetlerde de görülmektedir. Krallıklar ve cumhuriyetler bizim gibi doğmakta, gelişmekte, parlamakta ve yaşlanıp ölmektedir.”diyordu.

Birçok düşünüre göre tarih sabit yasalara göre işliyordu.

Cevdet Paşa da Osmanlı’nın en buhranlı günlerinde İbn Haldun’un çöküşle ilgili birçok görüşünü paylaşarak toplumların doğduğunu, büyüdüğünü, geliştiğini, durakladığını ve öldüğünü söylemekteydi.

Ortak genel vurgu ”tarihte bazı istisnalar dışında tüm medeniyetlerin kendi elleri ile iradelerinden kaynaklanan iç nedenlerle yok olmuş olduklarıydı.

Yani devletlerin ve toplumların dış unsurlar tarafından değil kendi kendilerini yok ederek ortadan kalktıkları idi…

İşte gerek bireysel gerekse toplumsal olarak tüm kainatın, canlı cansız tüm varlıkların yaşam ve ölümlerinin tekrarlanan belirli yasalar çerçevesinde gerçekleştiği düşüncesi Kuran da sünnetullah kelmesi ile hayat bulmaktaydı.

Sünnet her ne kadar yol, kanun, adet, davranış manasında olup genelde Hz. Peygamber’e nisbet edilse de; kitapta Allah’a izafe edilmesiyle tanımını bulan sünnetullah; insanoğlunun tabi olduğu ve boyun eğmek zorunda kaldığı Onun değişmeyen yasalarını tanımlamak için kullanılmaktadır.

Yani Allah’ın hayatın başlangıcından bugüne  varolan ve olmaya da devam edecek olan değişmez kanunları…

***

Aslında sünnet ve Allah kelimeleri cahiliyede de biliniyor ve kullanılıyor olsa da sünnetullah ifadesi Kuran’a has bir tabir. O gerek bireysel gerekse toplumsal tüm olayların belirli değişmez kanunlara göre meydana geldiğini vurgular.  (1)

İlahi bir  sistemin belirli bir düzen çerçevesinde işlediğini belirterek tüm canlılar gibi toplumların da sosyal kanunlarla yönetildiği ve bunun da Allah’ın iradesine bağlılığı olduğunu söyler. Ve geçmiş milletlerin başından geçen olaylardan bahisle Allah’ın yasalarına uygun yaşayan medeniyetlerin varlığını sürdürdüğünü, bu kanunları çiğneyenlerin ise yok olup gittiğini anlatır. (2)

Kitabın yaklaşık üçte birini oluşturan  kıssalarda toplumların yükselme ve ilerleme sebeplerinin yani milletlerin çöküp yok olmalarının en önemki sebebinin Allah’ın değişmez yasaları olduğunu vurgular.

Tabiatın yeşermesi, doğada meydana gelen olaylar, yağmur, kar ve deprem beraberinde milletlerin yükselmeleri, geri kalmaları ve çökmeleri gibi evrende olup biten her şey tesadüf eseri değil evrensel bir kanun çerçevesinde meydana gelmektedir.

Güneş ay ve dünyanın yörüngelerinde dönmesi, uzaydaki muntazam düzen, bitki ve ağaçların yeşerip sararmaları, çürüme ve ölmeleri…

Göklerin ve yerin yaratılışı, denizlerde gemilerin akıp gidişi, ölü toprağın yağmurla canlanıp bitkilerin yeşermesi, her şeyin insanın hizmetine verilişi…

Tüm bunlara dikkat çekilerek herşeyin tabi olduğu kanunların olduğu vurgulanır.

Evrende hiçbirşey sebepsiz olmadığı gibi, toplumda meydana gelen değişiklikler de tesadüfî değildir. Devletlerin ve toplumların yükselmeleri, geri kalmaları, çökmeleri her şey ama her şey kendiliğinden değil, evrensel ilâhî yasalar çerçevesinde gerçekleşmektedir.

Her yıl kışın ardından mutlaka bahar geliyorsa ve bu değişmeyen bir kanunsa; aynı şekilde toplumların yükselmesi ya da çöküp tarih sahnesinden silinmesi de öyledir.

O halde bu belirleyici yasalar karşısında insan iradesi müdahilmidir?

Başka bir ifadeyle tarihin işleyişinde insan ve toplumun iradesi söz konusumudur?

Şeriati şöyle der: “Evet Kuran, toplumsal olayların değişmez yasalara bağlı olduğunu ifade etmektedir ancak o, insanın sorumluluğunu da ihmal etmez…”

Medeniyetlerin nimetleri elde etmesinin yolu doğru bir akide, güzel ameller ve yüksek ahlak sahibi olmasıdır. Nimetlerin kaybedilişi ise; hak ve adaletten uzaklaşma, özgürlükleri kısıtlama, hakkı inkar, yolsuzluk ve kötü ahlakın sonucudur:

“…Hiç kuşkusuz bir toplumun bireyleri kendi iç dünyalarını değiştirmedikçe Allah ta o toplumun gidişatını değiştirmez. Ve Allah bir toplumu cezalandırmayı murad ettiği zaman onu engellemek mümkün olmaz; ondan başka sığınacak bir bir merci de bulamazlar.” (Rad,11)

Yani değişimi gerçekleştiren bizzat toplumun kendisidir. Kötüye gidişte de iyiye gidişte de bu böyledir. Toplumların, medeniyetlerin, kültürlerin değişmesi insan kalitesine bağlıdır. Eğer bir değişim meydana gerçekleşmişse, bu kesinlikle daha önce toplumun kendi içerisinde bir farklılık gerçekleştirdiğinin işaretidir.

Ve İslam inancına göre imtihan denilen şey toplumlar için de geçerlidir. Tüm toplumsal olaylar hatta savaşlar bile bir imtihan unsurudur. Bireysel/toplumsal davranış biçimleri bu imtihanın sonucunu belirler. Bu imtihanın sonucunda toplum ya toplu olarak mükâfata erer ya da toplu olarak cezalandırılır.

Toplumların başına gelen felaketler kendiliğinden sebepsiz olan bir şey değil, o toplumu oluşturan bireylerin kendi iradeleriyle yaptıklarının bir sonucudur.

O halde deprem, sel, fırtına gibi her doğa olayını ilâhî bir ceza olarak mı telakki etmeliyiz?

Yağmurun aşırı yağması sonucu yerleşim birimlerinin su baskınına uğramasından depremlerde binaların yıkılarak can kayıpları yaşanması hep birer ilahi bir cezamıdır?

Depreme dayanıklı binalar yapmayan, fay hatlarının geçtikleri yerleri tesbit etmeden inşaat yapan ve buna izin veren yöneticilerimiz, su yatakları üzerine yerleşim yerleri yapılmasına göz yuman idarecilerimiz bu yıkımlardan ve ölümlerden sorumlu değil de ilahi yasalar mı sorumludur?

Ülkemizde meydana gelen depremlerde binlerce insan yaşamını yitirirken; Japonya gibi ülkelerde gerçekleşen aynı büyüklükteki depremlerde çok az ya da hiç zayiat olmamasının nedeni şüphesiz kendi hata ve ihmallerimiz kaynaklıdır.

Kuran tüm bunların nedenini bizzat o toplumların kendi nefislerine yaptıkları zulüm ve haksızlıklar yüzünden olduğunu belirtir. (3)

***

Bir toplumun, varlığını sürdürebilmesi için mutlaka Allah’a inanması gerekir mi?

Toplumların helak olmalarının nedeni küfürde olmalarımıdır?

Aslında toplumların ve devletlerin çöküşlerinin nedeni küfür değil zulümdür.

Bir toplum gayrı İslami de olsa, yöneticileri halka zulmetmiyorsa, adaleti gözetiyorsa ilahi yasa gereği varlığını sürdürecektir. Nitekim Kuran’da toplumların aralarında adaletle hükmettikleri takdirde yok olmayacakları bildirilmektedir:

“Halkı uslu kimseler olsaydı, Rabb’in o şehirleri zulümle/haksız yere helâk edecek değildi.” (Hud, 117)

Daha açık bir ifadeyle bir toplumda adalet varsa, kimseye haksızlık edilmiyorsa o devletin, medeniyetin ilerlemesi ve huzura, refaha kavuşması mukadderdir. Toplumun dininin mahiyeti sonucu değiştirmeyecektir.

Bunun tersi durumlarda yani zulüm ve haksızlığın yaygınlık kazandığı, işkencenin yaygınlaştığı, insanların suçsuz yere hapsedilip mağdur edildiği, insan hak ve hürriyetlerinin ihlal edildiği bir toplum dinine, mezhebine, inancına bakılmaksızın; anayasasında İslam da yazsa, yöneticisi halife ya da imam da olsa güçsüz hale gelmesi ve tarih sahnesinden yok olup gitmesi ilahi yasa gereğidir.

Ad, Semud ve Firavun gibi kavimler, toplumlar kendi halklarına zulmedip yeryüzünde fesat çıkardıklarından dolayı helak olmuşlardı:

“Bunlar ülkelerde azmışlardı. Oralarda pek çok bozgunculuk çıkarmışlardı. Bu yüzden Rabb’in onların üzerine azab kırbacını çarptı. Elbette Rabb’in her zaman gözetleyip durmaktadır.” (Fecr, 11-14)

Yüce Allah onlara zenginlik, servet, güç ve kuvvet vermişti. Fakat onlar ellerindeki imkânları halkların refah ve mutluluğu için değil, güçsüz insanları ezmek, baskı uygulamak, köleleştirip sömürmek için kullandılar.

İnsanlığın doğasını bozacak ve erdemlilikten uzaklaştıracak eylemlerde bulundular ve nihayetinde kendilerine gelen Allah’ın elçilerine karşı çıkarak işkenceler yapıp öldürdüler.

Onlara inanmayarak öğütlerine kulak tıkayıp haddi aşarak alay edip rencide ettiler.

İşte tüm bunlardan dolayı ilahî sünnet gereği azaba uğradılar…

***

Zalimleri desteklemek ve onlara taraftar görünmek te onların kötülüklerini onaylamak anlamına geldiğinden ilahi cezayı gerektiren davranışlardandır:

“Sakın zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka koruyucularınız da yoktur. Sonra size yardım edilmez.” (Hud, 113)

Onlara yakın olmak, destekleyerek iktidarlarını sürdürmek, zulümlerini tasdik etmek onları meşrulaştırmaktır. Tüm bunlar gerek bu dünyada gerekse ahirette ilâhî cezayı gerektiren nedenlerdendir:

“Onlar geride nice şeyler bıraktılar; bahçeler, çeşmeler. Ekinler, güzel makamlar. Ve zevkü sefa sürdükleri nice nimetler. İşte böyle oldu ve biz onları başka bir topluma miras verdik. Onlara gök ve yer ağlamadı ve ne de kendilerine bir fırsat verildi.” (Duhan, 25-29)

Genel bir azaptan kurtulmak için zulüm işlemekten kaçınmak ve o zalimlere yardımcı olmamak yeterli olmayıp aynı zamanda onların zulmüne de engel olmak gerekmektedir. Onlar yani zalim idareciler ve onların yardımcıları dünyada da ahirette de birlikte cezalandırılacak, cehennem azabını birlikte çekeceklerdir. (4)

O halde bir toplumda fesat yaygınlaşır, yöneticiler lükse ve israfa dalar, halkın yararı doğrultusunda gayret göstermez ve toplumdaki akil insanlar da bu zulme müdahale etmezlerse o toplumun yok olması kaçınılmazdır:

“Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı…” (Hud, 116)

Bir toplum haktan sapıp batıla girer ve arzularına uyarsa ahlakı bozulur ve hastalıklı hale gelerek o toplumda fitne ve fesat yayılır, anarşinin önüne geçilmez olur.

İşte böyle bir topluma Allah, kendilerini aşağılayacak ve onları hükümranlığı altına alacak birilerini musallat edecektir. Zalimlerin dünya hayatındaki cezalandırılma şekilleri de çoğu zaman başka zalimlerin onlara musallat olmalarıyla olmaktadır. (5)

Onlar, hem bu dünyada hem de ahirette azapa uğrayacak, yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.

Eğer başlarına gelen musibetlerden ders almaz ve doğru yola dönmezlerse tarih sahnesinden yok olup gideceklerdir.

***

Toplumlarda fesadın yaygınlaşması daha çok o ülkenin servet sahibi şımarık zenginleri vasıtasıyla gerçekleşmektedir:

“Biz bir ülkeyi/medeniyeti yok etmeyi istediğimiz zaman, onun servet ve nimetle şımarmış elebaşlarına emirler yöneltiriz/onları yöneticiler yaparız da onlar orada bozgunculuk yaparlar. Böylece o ülke/ medeniyet aleyhine hüküm hak olur; biz de onun altını üstüne getiririz.” (İsra, 16)

Ayette ülkeler/medeniyetler yok edilirken servetle şımarmış elebaşlarına emirler verilmesinin Allah’a nisbet edilmesi,bunun  sünnetullahla ilgili yasalar çerçevesinde meydana gelmesinden dolayıdır.

Kur’ân’dan ilham alan İbn Haldun Mukaddime’sinde şımarık zenginlerin, toplumları nasıl güçsüz hale getirip medeniyetleri çöküşe sürüklediklerini özetle şöyle anlatır:

“Servetin artmasıyla birtakım alışkanlıklar da artar ve gittikçe gelirlerin karşılamayacağı boyutta masraflar olmaya başlar. Böyle bir ortamda fakirler ezilirken zenginler de servetlerini eğlencelerde tüketirler.

Daha sonra gelen nesiller, daha da zevke düşkün olurlar, bütün gelirlerini bu yolda harcarlar. Bolluk içinde yaşamak, zevklere dalmak, insan karakterini bozacak her çeşit kötülük ve iradesizliğe neden olur. Bunun bir sonucu olarak medeniyetin devam etmesinin bağlı bulunduğu iyi meziyetler yok olurken, medeniyetin çökmesine neden olan kötü huylar yaygınlık kazanır. Bundan sonra o medeniyette çöküş işaretleri görülmeye başlar, yapısı sarsılır ve nihâyetinde önlenmesi imkânsız yıkılma ve yok olma safhası ortaya çıkar. Bu,

Yüce Allah’ın medeniyetler için koyduğu gerileme ve çökme yasasının gereğidir…” (6)

Tarih, tesadüfen yaşanan bir zaman dilimi değil; insanoğlunun kendi iradesiyle yürüyeceği yolu seçtiği ve sonuçlarına katlanmak zorunda olduğu bir pratik uygulama sahasıdır.

İnsanlık Allah’tan yüz çevirdiği, Onun emir ve yasaklarına uymaktan geri kaldığı ve öğütlerinden müstağni durduğu her asırda hep kendi acı sonunu hazırlamaktadır…

“Azabımızı hissettikleri zaman onlar, derhal oradan (kaçmak için hayvanlarını) mahmuzluyorlardı. Kaçmayın. İçinde bulunduğunuz refaha ve yurtlarınıza dönün, çünkü sorguya çekileceksiniz! Eyvah bize, dediler, gerçekten biz (nefislerimize) zulmedenlermişiz. Bu mırıldanmaları sürüp giderken biz onları, biçilmiş (ekin gibi) yaptık, sönüp gittiler…” (Enbiya, 12-15)

Selam ve dua ile…


Notlar :

(1) (3/137, 17/77, 33/38, 33/62, 35/43, 40/85, 48/23)

(2) (35/41-43-44) (36/33-44; 67/3-4)

(3) (Rum, 9)

(4) (Hud, 98; Mümin, 46)

(5) (Enam, 129)

(6) (İbn Haldun, Mukaddime)

(7) (Araf, 4-5; Ali İmran, 105)

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir