GenelKavram

Sünnetullah

Kur’an’ın bahsetmiş olduğu değişmez olan “Sünnetullah” kavramı, ıslah olmayan ve Allah ile güç yarışına giren toplumlar başta olmak üzere; ahlaken bozulup azgınlaşan, adaletin ortadan kalkıp zulmün hâkim olduğu toplumlara uygulanan yasalardır. Bu nedenle “Sünnetullah” tabiri sadece toplumsal olaylarla ilgili olarak kullanılırken; tabiata konulan yasalar için de “Adetullah” ifadesi kullanılmaktadır. Allah Teâlâ bu yasalarda dilediği zaman değişiklikler yaptığını ilgili ayetlerde görüyoruz. Örneğin İbrahim (as) ile ilgili putperest kavminin kavgasında:

“Onlar: «Bir şey yapacaksanız, şunu yakın da tanrılarınıza yardım edin» dediler. Biz de: «Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve zararsız ol» dedik.” (Enbiya 21/68-69)

İsa (as) ın bakire anneden meydana getirilmesi, yeni doğmuş bir bebekken konuşması, Musa (as) ın kavmine gösterilen kan, kımıl, çekirge, kuraklık gibi Tabiatta konulan normal yasaların, Allah tarafından zaman zaman değiştirildiğini göstermektedir. Sünnetullah konusundaki yasalar ise asla değiştirilmeyeceği vurgulanmaktadır. Özellikle gönderilen Peygamberlere karşı toplumunun davranışı sebebiyle nasıl tehdit edildikleri şöyle ifade edilmektedir:

“Memleketinden çıkarmak için seni nerdeyse zorlayacaklardı. O takdirde senin ardından onlar da pek az kalabilirlerdi” (İsra 17/76)

“Senden önce gönderdiğimiz elçiler hakkındaki kanun (da budur). Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın.” (İsra 17/ 77)

Buradaki kanun, elçinin aid olduğu toplumları tarafından daima dışlanarak sürgüne gönderme gayretidir. Birkaç istisnanın dışında ki bunlar da bir önceki peygamberin kurduğu düzene varis olduğu için böyle bir durumla karşılaşmamıştır. Diğerleri ise ölümle tehdit edilmiş veya o beldeyi terke zorlanmıştır. Şayet bu sürgün gerçekleşecek olursa; Allah elçilerini taşrada muvaffak kılarak üzerlerine gönderir, onlarda orada uzun süre hâkim olamazlar demektir. Nitekim bize en yakın örnek Mekke halkının durumudur. Saltanatları Muhammed (a.s.)’dan sonra ancak sekiz yıl sürmüş, sonunda teslim olmaya mahkûm edilmişlerdir. Ayrıca peygamberlerin içinde bulunduğu toplumda ona karşı tuzaklar Kur’anların fazla şanslarının olmayacağı gerçeği de vurgulanmaktadır:

“Andolsun ki münafıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar, şehirde bozguncu haberler yayanlar, buna son vermezlerse; muhakkak seni onlarla mücadeleye çağırırız da sonra çevrende az bir zamandan fazla kalamazlar. Lanetlenmiş olarak, nerede bulunurlarsa yakalanır ve hem de öldürülürler.

Allah’ın önceden geçenler hakkındaki kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” (Ahzab 33/61- 63)

Bunun anlamı, Allah ve elçisiyle savaşa girenler eninde sonunda kaybetmeye mahkûmdur. Çünkü “Allah: Andolsun ki Ben ve elçilerim elbette galip geleceğiz, diye yazmıştır. Muhakkak ki Allah; Kavi’dir, Aziz’dir.” (Mücadele 58/21)

Genelde helak edilen toplumların ortak özelliği, Ahlaki çöküntüye uğramış olmalarıdır. Ne halleri ne de sözleri güven vermektedir.

“Var güçleriyle Allah’a yemin ettiler ki; kendilerine bir uyarıcı gelecek olursa; muhakkak ki, ümmetlerin herhangi birinden daha doğru yolda olacaklardır. Fakat kendilerine bir uyarıcı gelince; onların sadece nefretlerini artırdı. (Bu da) yeryüzünde bir kibirlenme ve kötü hileleri yüzündendir. Hâlbuki fena düzen ancak sahibinin başına geçer. O halde onlar öncekilerin kanunundan başkasını mı bekliyorlar? Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın.” (Fatır 35/42-43)

Allah-u Teâlâ, kendisine dayanıp güvenen ve ilahi ölçüler çerçevesinde mücadele edenlere uygulamış olduğu değişmeyen sünnetini de şöyle açıklıyor:

“Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı, arkalarına dönüp kaçarlardı. Sonra bir dost ve yardımcı da bulamazlardı. Allah’ın önceden gelip geçmişlere uyguladığı yasası budur. Allah’ın yasasında değişme bulamazsın. O sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan sonra, Mekke’nin içinde onların ellerini sizden, sizin ellerinizi de onlardan çekendir. Allah, yaptıklarınızı görendir.” (Fetih 48/22- 24)

Yine bu konunun en yakın örneği Bedir savaşı: “(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı (onu). Ve bunu, müminleri güzel bir imtihanla denemek için (yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.” (Enfal 8/17) Bedirde size bin melek ile yardım ettik… (Enfal 8/9)” ayetlerinde olduğu gibi.

Zikredilen konulara dikkat edilirse tamamı toplumsal olaylarla ilgilidir. Toplumsal bozulma aynen gangiren olmuş bir uzuv gibidir. Bu uzvu kesmeden kalanı kurtarmak mümkün değildir. Bunun en açık örneğini Nuh (as) ın kavmi ile olan mücadelesinde görüyoruz:

“Nuh dedi ki: «Rabbim! Doğrusu ben, milletimi gece gündüz çağırdım.» Fakat benim çağırmam, sadece benden uzaklıklarını artırdı. «Ben onları senin bağışlaman için her davet ettiğimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ısrar ettiler, kibirlendikçe kibirlendiler.» «Sonra ben onları açık açık çağırdım.» Sonra onlara açıktan açığa, gizliden gizliye de söyledim. Dedim ki: Rabbinizden mağfiret dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır. Size gökten bol bol yağmur indirsin.» Sizi, mallar ve oğullarla desteklesin; sizin için bahçeler var etsin, ırmaklar akıtsın. Ne oluyorsunuz ki Allah’a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz?” (Nuh71/5-13)

Nihayet toplumun durumundan bir hayır çıkmayacağını görünce, Rabbine şöyle dua ediyor:

“Nûh dedi ki: «Ey Rabbim! Onlar bana isyan ettiler; malı ve çocuğu hüsrandan başka bir şeyini artırmayan kimsenin ardına düştüler.» «Büyük büyük tuzaklar kurdular.» Ve dediler ki: Sakın ilâhlarınızı bırakmayın; hele Ved’den, Suvâ’dan, Yeğûs’tan, Ye’ûk’tan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin! Böylece birçoğunu saptırdılar; Rabbim! Sen bu zalimlerin sadece şaşkınlığını artır.” (Nuh 71/21-24)

Nihayet gelinen son noktada:

“Nuh dedi ki: «Rabbim! Yeryüzünde hiçbir inkârcı bırakma.» «Zira sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece ahlâksız ve kâfir çocuklar doğururlar.» Rabbim! Beni, ana-babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla, zalimlerin de ancak helâkini arttır.»(Nuh 71/26-28)

İşte toplumları dünyada iken topluca helake götüren anlayış budur. Bu anlayışa ulaşan toplumlar aynı kaderi paylaşırlar. İlahi adalet bunu gerektirir. Burada bilmemiz gereken, bu kararı verenin Peygamberler değil Allah Teâlâ olduğudur. Bu iş ne bize göre ne de size göredir. Ancak Allah’a göredir. O hali bildiği gibi geçmişi ve geleceği de aynı şekilde bilmektedir. Eğer bu toplumlarda gelecekte hakkı kabullenmek gibi bir ışık olsaydı Allah bunları da imhal (hidayetlerine kadar tehir) ederdi. Bu konularda bize şu ayet ışık tutmaktadır:

“Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen “sağırlar ve dilsizlerdir”. Allah onlarda bir iyilik görseydi onlara işittirirdi. Onlara işittirmiş olsaydı yine de yüz çevirirlerdi, zaten onlar dönektirler.” (Enfal 8/22-23)

Helak edilen kavimlerle ilgili adil olan Allah, imhal ettiği kavimler için de adildir. Musa (as) dan sonra kırk yıl başı boş çöllerde dolaşan İsrail oğullarına Talut ile yeniden hükümranlık vermiştir. Ardından Davut ve Süleyman (as) ile İsrail oğullarına altın çağını yaşatmıştır. Tevrat’ta şu hükmü de koymuştur:

“Biz İsrailoğulları’na Tevrat’ta şu hükmü verdik: «Muhakkak siz, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir yükselişle yükseleceksiniz.»

Birincisinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Onlar, evlerin aralarına girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir vaat idi.

Bunun ardından sizi onlara galip getireceğiz; mallar ve oğullarla size yardım edecek ve sizin sayınızı artıracağız.

Eğer iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz yine kendinizedir. Artık diğer fesadınızın zamanı gelince, yüzlerinizi üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları ve ilk kez girdikleri gibi yine Beyt- i Makdis’e girmeleri, ele geçirdikleri yerleri mahvetmeleri için onları tekrar göndereceğiz.

Olur ki Rabbiniz size merhamet eder. Ama siz tekrar dönerseniz biz de döneriz. Cehennemi, kâfirler için kuşatıcı bir zindan yaptık.” (İsra 17/4-8)

Buradaki tehdit kıyamete kadar baki olduğu gibi, sadece İsrail oğulları için yapılmış bir tehditte değildir. Tüm insanlığı kapsayıcı bir özelliktedir. Hangi toplum azarsa, Allah gerektiği şekilde onları cezalandıracak demektir. Bunu dilerse tabii afetlerle yapar, dilerse güçlü kullarının eliyle yapar. Ziya paşanın veciz ifadesiyle: “ Bir iti bir ite boğdurur Allah; La havle vela kuvvete İlla billah.”

İsa (as) da İsrail oğulları içerisinden çıkartılmış bir elçidir. Toplumun içerisinde Tevrat’a iman eden ve doğru bir anlayışta bulunan kimseler olduğu gibi, İsa (as ) ma ve İncil’e iman eden kimselerin de bulunduğunu Kur’an şöyle bildirmektedir:

“İman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahudileri ve Allah’a ortak koşanları bulursun. Ve yine iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da: «Biz Hıristiyanlarız» diyenleri bulursun. Çünkü onların içlerinde keşişler ve rahipler vardır. Ve onlar büyüklük taslamazlar.

Resule indirileni duydukları zaman, tanış çıktıkları gerçekten dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün.

Derler ki: «Rabbimiz! İman ettik, bizi (hakka) şahit olanlarla beraber yaz.»

Rabbimizin bizi iyilerle birlikte bulundurmasını gönülden arzu ederken, biz ne diye Allah’a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım.» derler.

Böyle demeleri sebebiyle Allah onları altlarından ırmaklar akan cennetlerle mükâfatlandırmıştır. Orada ebedî olarak kalacaklardır. İşte iyilik yapanların mükâfatı budur. (Maide 5/82-85)

Görüldüğü gibi İsa (as)dan sonra o toplumların içinde zikir ehlinin bulunduğunu görüyoruz. Bu durumda devreye şu yasa giriyor:

“Bir vakit de, «Ey Allah, eğer bu Senin katından gelmiş bir hak kitap ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize daha acı bir azap ver» demişlerdi. Hâlbuki sen içlerinde iken Allah, onlara azab edecek değildi. İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azab edecek değildir.” (Enfal 8/32-33)

“Eğer Allah, yaptıkları yüzünden insanları (hemen) cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı yaratık bırakmazdı. Fakat Allah, onları belirtilmiş bir süreye kadar erteliyor. Vakitleri gelince (gerekeni yapar). Kuşkusuz Allah, kullarını görmektedir.” (Fatır 35/45)

İsa (as)’a sağlığında inanan çok az havarisi bulunurken, bir dönem sonra Roma bu dini kabul ederek baştan sona “Hıristiyan” olmuştur. Bu olay o günü yaşayan insanlara gaybdı. Ancak gelecek zamanın nelere gebe olduğunu, yarınların ne getireceğini bilen Allah, bu sebeple Mısırdan çıkan İsrail oğullarını ve aynı ailenin devamı olan İsa (as) ve kavmini helak etmemiş; Onların içinden hayırlı bir nesil çıkarmıştır.

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir