Genel

Suudi Arabistan-İran Çatışma Olasılığı

Riad Domazeti/İNSAMER

Suudi Arabistan ve İran, aynı coğrafyada yer alan ancak fikrî, siyasi, askerî ve en önemlisi de ideolojik olarak iki farklı görüşü savunan ülkelerdir. Tarihsel ve toplumsal olarak İran, bölge jeopolitiğinde her zaman önemli bir yere sahipken Suudi Arabistan 19 ve 20. yüzyılda ortaya çıkan Arap Ortadoğu’sunda kurulmuş, modern refleksleri ve reaksiyonları olan bir ülke konumundadır. İmparatorluk tecrübesine sahip İran’la kıyaslandığında Suudi Arabistan’ın tarihî hafızası oldukça yenidir.

Dinî bakımından da iki ülke arasında tarihe dayanan bir rekabetin yaşandığını söylemek mümkündür. Suudi Arabistan topraklarında Mekke ve Medine gibi kutsal şehirlerin varlığı, kendisine dinî olduğu kadar jeopolitik anlamda da büyük bir avantaj sağlamaktadır. Ayrıca Suudi Arabistan, İslam’ın Sünni yorumunun dört ana okulundan farklı olarak dünyada Selefi düşünceye kaynak sağlayan Vehhabiliğin de hamisi ve resmî devlet takipçisi konumundadır. Bu doktrinde Şii karşıtlığı önemli bir yer tutmaktadır. Buna karşın İran da Şii düşünce ve ideolojisinin resmî hamisidir ve bu ideoloji bugün İran devlet politikasının temel taşlarını oluşturan en önemli unsurlardan biridir. Şiilik, İslam dünyasında alternatif bir hukuki ve akidevi düşünceyi temsil etmektedir. Hasılı bu anlamda din, hem Suudi Arabistan hem de İran’ın devlet politikalarında merkezî bir konumda yer almaktadır.

Bununla birlikte her iki dinî düşünce de İslami dört ana ekolden veya mezhepten ayrı olmaları dolayısıyla İslam ana akım düşüncesinin iki zıt kutbunu oluşturmaktadır. Her iki hareket de aksiyona dayalı aktif bir dinî-politik vatandaş yaratmayı öngörmektedir. Söz konusu bu dinî rekabetin modern dönem Ortadoğu’sunda Şii-Sünni ihtilafı olarak yansıdığı görülmektedir. Bu ideolojik rekabetin kökenleri fikirsel olarak her ne kadar daha derinlerde olsa da çatışmanın sembolik olarak başlangıcı Vehhabilerin Osmanlı idaresi döneminde 1801 yılında Kerbela’ya yaptıkları baskındır. 21. yüzyılda, iki ülke ilişkilerindeki bu ideolojik ayrım bölgede büyük bir rekabete yol açmaktadır.

Günümüzde Basra ile birlikte Körfez bölgesi, keşfedilmiş dünya petrol rezervlerinin %50’sinden fazlasına sahiptir. Bu ise hem Suudi Arabistan’a hem de İran’a ekonomik olarak önemli avantajlar sağlamaktadır. Bu anlamda dünya ticareti, sanayii ve üretimi bakımından iki ülke de kritik pozisyondadır. Ekonomileri petrole dayanan İran ve Suudi Arabistan, toplam gelirlerinin büyük bölümünü petrole dayalı ihracattan elde etmektedir.

İki ülke arasındaki en somut tarihsel ihtilaf konularından biri de karşılıklı toprak iddialarıdır. İran’ın Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne ait üç adanın kendine ait olduğunu iddia etmesi, Suudi Arabistan’ı ciddi anlamda endişelendirmektedir. Özellikle Bahreyn üzerindeki mücadele günümüze dek devam etmiştir. Diğer taraftan genel olarak Arapların dile getirdiği İran’ın en önemli petrol bölgesi olan Huzistan topraklarının Araplara ait olduğu tezi de İran’ı tarihsel olarak rahatsız eden konuların başında gelmektedir.

Günümüzde iki ülke her ne kadar büyük bir bölgesel mücadele ve rekabet alanında öne çıksa da aslında tarihsel olarak İran-Suudi Arabistan ilişkileri modern dönemde hep böyle olmamıştır. 2. Dünya Savaşı’ndan önce dinî-kabilevi motivasyonlar üzerine kurulan bir ülke olan Suudi Arabistan, petrolün keşfi ile birlikte kurumsallaşmıştır. Bu süreçte özellikle ABD ile tesis ettiği ilişkiler sayesinde de bölgesinde ve uluslararası arenada saygın bir yer edinmiştir.

“Suudi Arabistan, İslam’ın Sünni yorumunun dört ana okulundan farklı olarak dünyada Selefi düşünceye kaynak sağlayan Vehhabiliğin de hamisi ve resmî devlet takipçisiyken; İran, Şii düşünce ve ideolojisinin resmî hamisidir ve bu ideoloji bugün İran devlet politikasının temel taşlarını oluşturmaktadır.” 

Diğer yandan Şah dönemindeki İran, Batı dünyasının en önemli bölgesel müttefiki olmuştur. İsrail ile yakın ilişkiler kurup Mısır ve Irak başta olmak üzere bölgede Sovyetler Birliği’nden algıladığı tehdidi Batı’nın ve özellikle de ABD’nin askerî ve güvenlik iş birliği sayesinde bertaraf ederek bölgesel bir güç olma eğilimi göstermiştir.

Fiilî olarak bölgedeki Osmanlı idaresinin sona erdiği dönemde, hem İran hem de Suudi Arabistan üzerindeki Batı etkisi, fikrî ve ideolojik olduğu kadar devlet kurma sürecinde de kendini göstermiştir.

Soğuk Savaş döneminde Batı bloğunda yer alan Suudi Arabistan ve İran, tüm ideolojik ihtilaflarına rağmen ABD Başkanı Richard Nixon’un “Çifte Sütun” politikaları sayesinde iş birliğine varan bir siyaset takip etmişlerdir. Nixon’un politikaları; her iki ülkeyi -silah satmanın yanı sıra- ekonomik ve sanayi olarak kalkındırmayı da ön görmüştür. ABD’nin bu politikalarının ana mantığı; fiilî müdahale olmadan bu iki gücün etkin iş birliği sayesinde başta Sovyet tehlikesi olmak üzere, çeşitli bölgesel ihtilafları yönetmek üzerine şekillenmiştir.

Nixon’un bu politikaları başarılı da olmuştur. Zira İran bu dönemde ABD’den büyük miktarda gelişmiş teknoloji satın almış; Şah, başta F-16 avcı uçakları olmak üzere çeşitli roketler hatta nükleer başlıklar alma konusunda da ısrarcı olmuştur. Buna karşın Suudi Arabistan, altyapı imkânlarının yetersizliği dolayısıyla gelişmiş silah ve askerî yardım alma noktasında İran’dan geri kalmıştır. Bu süreç Şah’ı, Körfez ve Basra bölgelerinin güvenliğini İran’ın tek başına sağlayabileceği düşüncesine sevk etmiştir.

Suudi Arabistan, Şah’ın bu kadar güçlenmesinden rahatsızlık duysa da bölgesel gelişmeler onu İran’la iş birliğine mecbur bırakmıştır. Yemen’deki Komünizm tehlikesi ve kendi topraklarına sıçrayan istikrarsızlık, Suudi Arabistan’ın İran’la birlikte Komünist karşıtı Husilere destek vermesine yol açmıştır. Aynı şekilde Nasır’ın sosyalist Arap milliyetçiliği de Suudi Arabistan’ı endişelendiren önemli meselelerden biri olmuştur. Bu dönemde Umman’ın Zufar bölgesinde patlak veren Komünist isyan, İran’ın bölgeye asker göndermesiyle bastırılmıştır.

Soğuk Savaş döneminde bu tür örnekler, bölgesel gelişmelerden dolayı etkin iş birliğinin önemli bir kanıtı olarak görülmüştür.

Ne var ki 1979 yılında İran’da yaşanan İslam devrimi, bölgede büyük bir kırılma ve statüko değişikliğine yol açmıştır. Şah rejimi yıkılmış ve yerine devrimci İslami söylemleriyle Humeyni gelmiştir. Humeyni, bütün İslam dünyasında devrim yapılmasını ve rejimlerin değiştirilmesi gerektiğini söylemiştir. “Anti-emperyalist” ve “İslami dünya düzeni” gibi söylemleri, “devrim ihracı” gibi yeni politikaları, İran’ın diğer Arap komşularını olduğu kadar Suudi Arabistan’ı da rahatsız etmiştir. Suudi Arabistan dâhil bütün Körfez ülkeleri İran karşıtı bir güç oluşturmak için 1981 yılında Körfez İşbirliği Teşkilatı’nı kurmuştur.

1980’li yıllarda İran’ı dengeleme adına Irak ve Saddam Hüseyin’i destekleyen Suudi Arabistan’da 1987 yılında yaşanan Hac Baskını olayı ile birlikte, iki ülke arasındaki gerginlik doruk noktasına ulaşmıştır. Şii hacıların Suudi Krallığı’nı protesto etmek amacıyla başlattığı orta çaptaki gösterilere güvenlik güçlerinin müdahale etmesi sonucu birçok hacı adayı hayatını kaybetmiştir. 1990’lı yıllara kadar karşılıklı rekabetin giderek tırmandığı bu süreçte, vekâlet örgütler eliyle gerçekleştirilen suikastlar birçok gerginliğe yol açmıştır. Bu dönemde çok sayıda Suudi diplomatı gizemli bir şekilde hayatını kaybetmiştir.

İran’ın başına reformcu Hatemi’nin gelmesiyle iki ülke ilişkilerinde ciddi bir yumuşama süreci başlamış; dışişleri bakanları karşılıklı ziyaretler gerçekleştirmiştir. Düzenlenen İslam Konferansı toplantılarında da iki ülke birbirine yakın görüşler sergilemiştir.

Ancak 11 Eylül olaylarının ardından ABD’nin Afganistan ve Irak işgali, İran ve Suudi Arabistan’ı tekrar karşı karşıya getirmiştir. 2003 yılında Irak’ta Sünni siyasetçilerin ve kültürel elitlerin tasfiye edilmesi ve Irak siyasetinde İran destekli Şiilerin hâkim olması, Sünni-Şii tarihsel mücadele alanı olan Irak topraklarında yeniden ciddi bir rekabetin yaşanmasına yol açmıştır. Bu dönemde İran’ın Irak, Lübnan ve Filistin üzerinde artan etkisinden en çok Suudi Arabistan rahatsız olmuştur.

“Soğuk Savaş döneminde Batı bloğunda yer alan Suudi Arabistan ve İran, tüm ideolojik ihtilaflarına rağmen ABD Başkanı Richard Nixon’un “Çifte Sütun” politikaları sayesinde iş birliğine varan bir siyaset takip etmişlerdir. “

Bölgede oluşan bu rekabet ve çatışma ortamı Arap Baharı ile birlikte en üst seviyesine ulaşmıştır. Arap Baharı sürecini kendi ideolojisini ve hinterlandını genişletme adına büyük bir fırsat olarak değerlendiren İran, başta Körfez bölgesi olmak üzere bu coğrafyada kendine yakın gördüğü grupları diplomatik, siyasi, ekonomik ve askerî olarak desteklemeye başlamıştır. Buna karşın Arap Baharı sürecini kendi rejiminin güvenliği açısından büyük bir tehlike olarak algılayan Suudi Arabistan ise, gerek demokratik rejimlerin vadettiği özgürlükler gerekse artan Şii etkisi sebebiyle bu sürece karşıt mekanizmalar ve alternatifler geliştirmeye çalışmıştır.

Bu tablonun en net yansıması ise Bahreyn’de görülmüştür. 2011 yılı itibarıyla Bahreyn’de başlayan gösteriler Suudi Arabistan’ın askerî müdahalesi ile neticelenmiştir. Suudi Arabistan’ın müdahaleleri, 2015 yılında Yemen’de İran destekli Ensarullah hareketine karşı da devam etmiştir. Bu süreçte gerginliğin yaşandığı bir diğer ülke de Irak olmuştur. Merkezî Ortadoğu’nun kültürel ve ekonomik merkezi olan Irak, tarihsel olarak da her zaman Şii-Sünni geriliminin çekişme alanını oluşturmuştur.

Suudi Arabistan’ın askerî müdahaleleri, sınırlarında algıladığı topraksal ve varoluşsal tehditten sonra gelmiştir. Daha önceleri vekâlet gruplar ve diğer unsurlar üzerinden yürütülen bu rekabet, Suudi Arabistan’ın sıcak müdahaleleri sonucu artık somutlaşmış durumundadır.

Arap Baharı süreci ile birlikte başta Lübnan, Suriye, Irak, Yemen, Bahreyn olmak üzere genel bir bölgesel rekabetten bahsedilmektedir. Bu süreçte 2015 Hac döneminde Mina’da yaşanan izdihamda birçok İranlı hacı adayının vefatı, ardından Suudi Arabistan’ın doğu bölgelerinde ortaya çıkan Şii isyanları, Şii din adamı Nemr’in idam edilmesi ve akabinde Veliaht Prens Muhammed b. Selman’ın Hamaney ve İran hakkındaki açıklamaları, Suudi Arabistan ve İran arasındaki büyük gerginliğin yansımalarıdır.

Ancak bütün bunların yanı sıra, dünya ticareti ve ekonomisi için taşıdıkları önem düşünüldüğünde, bu iki ülkenin fiilî bir çatışma içine girmesi şu aşamada olasılık dâhilinde görünmemektedir. Kaldı ki her iki aktörün istikrarsızlığı, başta İsrail olmak üzere bütün dünyanın ticaret ve sanayiini etkileme potansiyeline sahiptir. İki aktörün rekabeti ve vekâlet çekişmesi, dünya silah sanayisi açısından kritik önemdedir; zira buradaki gerginlik, bölgeye büyük miktarda silah satışına yol açmaktadır.

Sonuç olarak Suudi Arabistan-İran ilişkilerinde jeopolitik statüko üstün gelmektedir. Buna bağlı olarak da ikili ilişkiler dalgalı bir seyir izlemektedir. Günümüzde aralarındaki ideolojik ve jeopolitik rekabete ve gerilime rağmen -tıpkı Soğuk Savaş ortamında olduğu gibi- Ortadoğu coğrafyasının bu iki aktörünün iş birliği ve diyaloğunun mümkün olduğunu belirtmek gerekir. Zira fiilî bir çatışma ne Suudi Arabistan’ın ne de İran’ın çıkarınadır. Kaldı ki, Suudi Arabistan-İran rekabetinin aynı zamanda bölgesel bir tuzak olduğu da dikkatlerden kaçırılmaması gereken bir konudur.

 

Önemli Not: Yukarıdaki yazı, yazarın şahsi görüşlerini içermekte olup, İktibas Çizgisi.com un yayın ve düşünce yapısını yansıtmıyor olabilir. İktibas Çizgisi olarak, kâr amacı gütmeyen yayın politikamız gereği okumaya değer bulduğumuz yazıları, takipçi kitlemizle buluşturmak için tam metin olarak yayınlıyoruz

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

Related Articles

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Close