Genel

Takiyüddin el-Nebhani ve Hizbu’t-Tahriri’l-İslami

David Commins Haksözhaber.net.Çeviren: Türkan Çınar

Filistin’in bölünmesini takip eden çalkantılar sırasında küçük çaplı bir politik hareket doğmuştu. Bu hareket 1948 savaşındaki yenilginin kaderini değiştirmek için oluşan Filistin uyanışını ve İslami aktivizmin tamamını bünyesinde topluyordu. İslami Kurtuluş Partisi [Hizbu’t-Tahriri’l-İslami] 1952 yılında ayrılıkçı Müslüman Kardeşler tarafından Kudüs’te kurulduğunda iki temel amacı vardı: Bir İslam devleti kurmak ve Filistin’i özgürlüğe kavuşturmak… İlk merkezi Ürdün kontrolündeki Batı Şeria’da olan parti sonraları Lübnan, Suriye, Irak, Mısır, Tunus ve Türkiye’ye kadar yayıldı. Bu coğrafi yayılıma paralel olarak partinin ilgi odağı sadece Filistin’le sınırlı kalmayı, tüm İslam alemini kuşatacak ve gerçek bir İslami düzen oluşturacak bir İslam devletinin kurulmasının hedeflendiği bir amaca doğru genişledi. Ancak bu şekilde yani ümmetin birliğini ve güçlenmesini sağlayacak bir İslam devletiyle Filistin’in kurtuluşu gerçekleştirilebilirdi.

Parti geniş bir yayılım göstermişse de, İslami grupların nüfuzlarının arttığı son yirmi yıl içerisinde dahi hedeflediği sayıya ulaşamadı. Buna rağmen parti bir İslami devletin temel ilkelerini de kapsayan detaylı ve itinalı bir programa sahipti. Hizbu’t-Tahrir’in lideri ve kurucusu olan Takiyüddin el-Nebhani’nin yazıları İslam devletinin canlanmasını sağlayacak ayrıntılı bilgileri içeriyordu. Onun yazılarının belki de en önemli yanı İslam devriminin gelişimini garanti edecek ve politik değişimi sağlayacak öncü bir İslami partinin gereğinin vurgulanmasıydı.

Nebhani ve Filistin

İczim’de doğan Nebhani (105-1978) dini eğitimini tamamladıktan sonra İngiliz mandası süresince Hayfa’nın Şeriat Mahkemesi’nde yargıç olarak hizmet etti.1 1940 yılı başlarında Mısır’a giden Nebhani, burada Ezher Üniversitesi’nde çalıştı ve kısa zamanda İhvan-ı Müslimin’in aktif bir üyesi oldu.2 Hayfa’ya döndüğünde ise Filistin’in bölünmesine kadar İhvan’ın bir kolu içerisinde öncü bir rol üstlendi.3 Bölünmenin yaşandığı o karmaşık dönemde, bir süre Nablus’da bulunduktan sonra, İbrahimiye Yüksek Okulu’nda dini eğitim vermek için Kudüs’e gitti.4

Nebhani Aralık 1950’de Müslüman Kardeşler’den ayrılmadan önce ilk çalışması olan Filistin’i Kurtarmak [İnkaz Filistin]’ı tamamladı. Bu çalışmasında Yahudi egemenliğinin kuruluşunun tarihsel temellerini belirlemek için 19. ve 20. yüzyıllardaki Filistin tarihini incelemiştir. Kitabın son bölümünde Filistin’in kurtuluşu üzerine fikirleri yer alır. Nebhani, Filistin’i Kurtarmak‘ta bir İslam devletinin kurulmasını zorunlu görmezken, daha sonraki yazılarında ve fikirlerinde bu olgu önemli bir tema haline geldi.

Nebhani’ye göre genelde Batılı emperyalistlerin komploları, özelde ise İngilizlerin gizli planları İslam dünyasının modern tarihini ve politik değişimin temellerini etkilemişti. Nebhani, çalışmasında 18. yüzyıl başlarında İngiltere ve Fransa’nın Yakın Doğu üzerindeki üstünlüğü elde etmek için çalıştıkları sıralarda hazırlanmış bazı planları ortaya çıkardı: 1978’de Napolyon’un Mısır’ı işgalinin asıl sebebi İngiltere’nin Arabistan’daki Vahhabi hareketine sağladığı desteği engellemek içindi. Nebhani’ye göre, Fransızlar İngiltere’nin Arabistan kıtasında artan nüfuzunu azaltmak istedikleri için Mısır’ı işgal etmişlerdi. Bu durum Mısır’ı Fransızlardan kurtarmak çabasındaki Osmanlı İmparatorluğu’nun İngiltere tarafından desteklenmesine yol açtı.5

Bundan sonraki dönemde Muhammed Ali ve oğlu İbrahim idaresindeki Mısır’ın güçlenişine karşı oluşan İngiliz karşı hareketi, Arap tarihi seyrini belirleyecek önemli olaylardan biriydi. Nebhani’ye göre İbrahim’in, halifeliğin Osmanlı Türklerinden alınıp yeniden Araplara verilmesi konusunda Suriye’de başlattığı başarılı kampanya; muhtemel bir Arap halifeliğinin bölgedeki İngiliz hakimiyetini tehdit edeceğinden dolayı İngilizlerin Muhammed Ali’yi engellemesine sebep oldu.6 Bölgede var olacak güçlü bir halifenin İngiltere ve Avrupa’nın İslam dünyası üzerindeki planlarını tehdit edeceği fikrine Nebhani’nin son eserlerinde sıkça rastlanır.

Nebhani’nin üzerinde durduğu ikinci bir konu ise milliyetçiliğin gerçekte Müslümanları bölmek ve Avrupa işgaline karşı Müslümanları güçsüz bırakmak için çıkarılmış bir fitne olduğu fikriydi. İngilizler Osmanlı İmparatorluğu’nda Arap ve Türk milliyetçiliği fikrini yayarak bu planı uyguluyorlardı. İmparatorluğun bu iki büyük halk kesiminin hızla birbirinden soğutulması sayesinde, Avrupalılar I. Dünya Savaşı’nın sonunda bölgeyi kolayca parçalayıp paylaşmışlardı.7

Nebhani Filistin’in kurtuluşunun ancak Arap hükümetlerinin politik bir değişim geçirmesiyle milliyetçiliğin etkilerini tersine çevirmekle gerçekleşeceğine inanıyordu. O bütün Arap dünyasını saracak yeni bir Arap politikası oluşturulmasını istiyordu. Tasarımdaki Birleşik Arap Devletleri, 6 ülkeyi içeriyordu: Irak, Suriye (Suriye, Ürdün, Lübnan, Filistin), Kuzey Arabistan (Hicaz ve Necd), Güney Arabistan (Yemen ve Hadramevt), Kuzey Afrika (Fas, Tunus, Cezayir) ve Mısır-Sudan, Libya. Her başkan ve meclise kendi idarecisi ve meclisi yanında bir üst kurumu sahip olacaktı.8 Bu politik birlik geliştirilirse Arapların bütün enerji ve kaynaklarını Filistin’in kurtuluşu için kullanmaları sağlanabilecekti. Arap hükümetlerinin başındaki liderler ve Batılı emperyalistler ise bu birliği bozacak büyük engellerdi.

Arap politikasının böyle bir değişime uğraması ancak Müslüman toplumda gerçekleştirilecek bir devrim ile sağlanabilirdi. Nebhani bu tür bir sosyal değişim hakkında çok az şey söylerken Arapların rahatsızlığını fikir karmaşasına bağlıyordu. Bu devrim sosyal değişimi başlatan ve onu halkın her kesimine okullara, fabrikalara, çiftliklere hatta evlere kadar taşıyacak aydınların, samimi ve etkin çabalarıyla gerçekleşecekti. Bu değişimin başlama noktası ileride toplumu etkileyecek öncü grubun liderliğini yapacak şekilde yetişmiş bir bireyin çabasına bağlıydı. Bu öncü grup artan etkisiyle Arap ülkelerini kontrol edebilecek organizeli bir politik parti yapısına dönüşecek ve onları birleştirecek güce sahip olacaktı.9

Nebhani’nin bu çalışmasında Filistin sorununa önerdiği çözüm Müslüman toplumun temeli olan bir İslam devleti veya İslam hukuku kurmayı hedeflemiyordu. Buna karşın Nebhani hiçbir zaman Arap milliyetçiliğini savunmamış, aksine Arapları tek bir hükümet çatısı altında birleşmeye çağırmış ancak bu hükümetin nasıl bir ideolojiye sahip olacağını açıklamamıştır. Öte yandan Nebhani’nin İslami çalışmalarında politik değişime idealist/öncü anlayışla yaklaştığı görülür.

1952 başlarında Nebhani ve Müslüman Kardeşler’in Kudüs’teki koluna mensup üç siyasi, kendi gruplarını kurmak için İhvan’dan ayrıldılar. Kasım ayında Nebhani ve üç eski İhvan üyesi Ürdün İçişleri Bakanlığı’na İslami Kurtuluş Partisi’nin yasal olarak tanınması için başvurdu. Fakat, bakanlık bu isteği parti programının Ürdün anayasasına aykırı olduğu gerekçesiyle reddetti. Mart 1953’te parti, İhvan örneğini takip ederek Ürdün’de hala etkin olan Osmanlı vakıflar kanunundan yararlanarak bir dernek olarak kaydedildi.10 İki yıl sonra ise İKP (İslami Kurtuluş Partisi) tekrar politik parti olabilmek için gerekli girişimde bulundu ancak yine reddedildi.11

Parti her ne kadar yasal bir statü kazanamadıysa da 1967 Savaşı’na dek Ürdün’de aktif bir konumda bulunmuştur. Bu süre boyunca parti Nebhani’nin İslam ideolojisini gizli çalışma grupları oluşturarak ve broşür dağıtarak yaygınlaştırmaya çalıştı. Aynı zamanda parti kendi adaylarını 1954 ve 1956 Delege Meclisi seçimlerine bağımsız aday olarak soktu ve her iki seçimde de birer sandalye kazandı.12 Kasım 1953’te maruz kaldığı resmi baskılar onu ülkesini terk ederek önce 1959 yılına kadar kalacağı Suriye’ye, sonra da partiyi kurmak amacıyla Lübnan’a gitmeye zorladı. Kendisinin Ürdün’e geri dönmesine asla izin verilmediyse13 de Nebhani’nin partisi onun özellikle üç temada yoğunlaşan öğretilerini yaymaya devam etti. Bu temalardan ilki batılılaşmış Müslümanları politik, ekonomik ve sosyal düzenin yeni temelini oluşturmada İslam’ın kapitalizm ve sosyalizme tercih edilebileceğine ikna etmekti. İkincisi İslam tarihini bugünkü politik zayıflığın nedenlerini açıklayacak bir bakış açısıyla incelemek konusundaydı. Son temaysa, Müslümanların İslam’ı, İslam devleti aracılığıyla yeniden inşa ederken dikkat edecekleri ölçülerdi.

İslam ve Modern İdeolojiler

Nizamü’l-İslam adlı eserinde Nebhani, İslam kelamının bir özetini yaparak işe başlıyor. Ve Allah’ın varlığının zorunluluğuna, peygamberliğe (peygamberlik misyonunun gerekliliğine) ve Kur’an’ın ilahi menşeli olduğuna dair birçok akli delil sunuyor. Eğer Nebhani sadece inanan Müslümanlara hitap ediyor olsaydı, dinin konularının kendinden zuhur ettiği temel İslami doğruları açıklamaktan rahatsız olmayacaktır. Sebep ve mantıksal delillere başvurmasının nedeni yalnızca Müslümanların imanlarını yeniden doğrulamak değil, aynı zamanda sapkınlığa uğrayan Müslümanları da doğru yola sevk etmeyi amaçlamasıydı.14

Bundan da öte Nebhani’nin septik Müslümanların fikirleriyle ilgilendiği, onun kader ve hür irade konularındaki tartışmalarında gözlemlenebilir. Nebhani insanın yaptığı tercihin, içerdiği ahlaki değerlerin, onun neyi yapıp neyi yapmayacağını belirlediğinden yola çıkarak hür iradeyi kabul eder. “İnsanoğlu sınırsız hareket serbestisine sahip değildir; insanın hareketi ya doğal ölçülerle ya da iç güdülerle sınırlıdır. Böylece bireyler ahlaki manada sadece seçimlerinden kaynaklanan hareketlerinden sorumlu olacaklardır.” Bu açıklama İslam’a kadercilik konusunda yöneltilen suçlamalara cevap vermek amacıyla yapılmış olabilir.15

İslam’ın temel yapısı ve aktivist boyutunu oluşturduktan sonra Nebhani politik bağlılığın mevcut konumuyla ilgili oluşan yanlış fikirleri yıkma çabasına girişti. “Vatanseverlik, sosyal dayanışma açısından çok zayıf bir zemindir; çünkü onun öngördüğü bölgesellik hayvanlar ve kuşlar arasında var olduğu gibi, sadece herhangi bir saldırı karşısında kendi vatanını savunmayı ihtiva eder. Milliyetçilik ise geniş bir ailenin üyelerinin katılımıyla oluşan bir bağ gibidir ve bu bağ üyeler arasında dış tehdit olmadığı zamanlarda sürekli olması muhtemel bir çatışmayı barındırır. Bu yüzden vatanseverlik ve milliyetçilik sosyal birliği oluşturmada zayıf temellerdir, çünkü bu iki kavram da geçici, çıkarcı niyetlere ve kaprisli düşüncelere dayanır. Bu yüzden toplumsal bir düzenlemenin temeli ideolojik veya bir sosyal düzeni içeren rasyonel bir doktrin olan mebde’dir. İdeoloji [doktrin] hayatın [varlığın] anlamını açıklarken, düzen [mebde] bu doktrinin günlük hayata nasıl uygulanacağını açıklar.16

1950’lerde mevcut 3 tip ideoloji yürürlükteydi. Kapitalizm, sosyalizm (komünizmi de içeren) ve İslam. Nebhani’ye göre kapitalizm, dini günlük yaşamdan koparmıştır. Kapitalizm kişi, fikir, mal ve dini özgürlük garantisi veren beşeri bir düzen sunar. Böylece kapitalizmin politik ifadesi olan demokraside insan, düzenin asıl kaynağıdır ve millet egemenliği esastır.17 Buna karşın sosyalizm bütün varlığın yaratılmamış olan maddeye indirgendiği materyalist bir felsefeyi savunur. Sosyalizme göre din insanların harekete geçmesini engelleyen bir afyondur. Kapitalizm ve sosyalizm arasındaki temel farklılık ise kapitalizmin kişi hürriyetine ve bireye öncelik vermesine karşın sosyalizmin devletçe temsil edilen sosyal kolektifliğe dayanmasıdır. Her iki ideolojide de insanın mutluluğu fiziksel tatminliliğe ve duyguların memnuniyetinin sağlanmasına bağlıdır.18

Öte yandan İslam sosyal düzen ve refahın, Allah’ın emir ve yasaklarına göre hareket ederek sağlanacağını savunmaktadır. Birey toplumun organik bir parçasıdır. Toplumun uyumu da mensupları olan bireylerin sahip oldukları ortak imandan kaynaklanır. Bireyler kapitalizmdeki gibi bütünüyle özgür olamazlar; dinden dönmek, zina yapmak, alkol ve bazı ekonomik girişimler (faiz gibi) yasaklanmıştır. Fakat iyice benimsenmiş sınırlar içinde Müslümanlar daha çok özgürlüğe sahiptir. Sosyal düzenin korunması devletle mümkün ise de, devlet düzenin asıl kaynağı değildir. O ulaşılması zorunlu bir amaçtan çok, bir araç niteliğindedir. Egemen olan şeriattır. Devlet, halkına şeriatın uygulanması için gerekli zemini hazırlayarak hizmet eder. Ayrıca İslam ilahi bir otoriteden kaynaklandığı için, onun düzeni her şeyden önce insanın itibarını, emniyetini, yaşam ve mal varlığını garantileyen değişmez ebedi bir tutarlılığa sahiptir.19

Nebhani bu üç ideoloji arasında başka karşılaştırmalar da yapmıştır: Komünizm, sosyal düzenin üretim araçlarına bağlı olduğunu savunur. Böylece basit alet feodalizmle özdeşleşirken, makine kapitalizmde anlam kazanır. Kapitalizm dini güncel yaşamdan ayırarak bireyi sosyal düzeni kurması için birinci derecede sorumlu tutar. İslam ise Allah’ın insanlık için bir düzen yarattığını ve peygamberler yoluyla bunun insanlara aktarıldığını öngörür. İdeolojiler arasındaki bu farklılıklar toplumun zamanla nasıl değiştiği konusunda değişik yorumlamalara yol açmıştır. Sosyalizm materyalist bir ifadeyle toplumun evrimsel bir gelişim sürecine maruz kaldığını kabul eder. Kapitalizmde toplum bireye dayandığından, toplumsal statüsü bireysel teşebbüslerin organize ediliş şekline bağlıdır. İslam, toplumunu doktrin üzerine dayandırır. Komünizm, düzeni devlet, ordu ve kanunla sağlarken, kapitalizmde devlet bireylerin özgürlüğünü gözetmekle yükümlüdür. İslam’da ise, bireyin inancı sosyal düzenin adaletince korunurken; halk ve devlet arasındaki dayanışma aynı zamanda sosyal düzenin garantisidir. Onun ideolojisi insan tabiatıyla uyum içinde olduğu için doğaldır ve uygulaması kolaydır. İslam’ın temeli akla dayanır. Komünizm insan tabiatıyla çelişmektedir. Korku, açlık, yoksulluk gibi hayvani güdüleri ön plana çıkarır. Kapitalizm ise dini günlük yaşamdan ayırarak, inançsızlık ve inancın arasında bir uzlaşma zemini oluşturmaya çalışır.20

İslam’ın komünizm ve kapitalizme karşı çıkmasına rağmen Nebhani Sovyetler Birliği’nin bölgedeki Amerikan ve İngiliz çıkarlarına zıtlığı yüzünden Arap dünyasının kısmen komünizme yakın olduğunu düşünüyordu. Ayrıca yoksulluk, gerileyen ekonomi ve Filistin sorununun psikolojik etkileri adeta fundamentalist değişimin çağrısını yapmıştı. Komünistlerin böylesi bir değişim için çalışmaları pek çok sıradan Arabın komünizme sempatisini arttırmıştı. Ancak bu Arapların kapitalizme karşı komünizmi tercih etmelerini gerektirmez, çünkü her iki sistem de emperyalisttir ve Müslümanları sömürgeleştirme amacındadır. Bundan ziyade Araplar, tarafsız kalıp bu iki ideoloji arasındaki emperyalist çekişmenin sonucunu beklemelidirler. Nebhani sonuçta komünizmin kapitalizm üzerinde galip geleceğine inanıyordu. Daha sonra bunu İslam ve kazanan taraf arasında olacak bir final mücadelesi takip edecekti. Elbette İslam bu karşılaşmadan galip ayrılacaktır.21

İslam Tarihinin Analizi

Nebhani’ye göre Müslümanların gerilemesinin temel sebebi Arapçanın ihmal edilmesi sonucunda İslam’ın yanlış anlaşılmasıdır.22 O, bu gerilemeyi dini hukuk alanında içtihadı sınırlayan Memluklulara dek dayandırmaktadır. Mükemmel bir Arapça bilgisi gerektiren içtihat ümmetin ilerlemesi için gereklidir: Memluklular bundan başka önceki hukukçuların fikirlerinin aynen uyarlanması anlamına gelen “taklit”i empoze etmişlerdi. Bu durum Müslümanların dini anlamalarına büyük oranda engel olmuştur.23 Sultanlar artık İslam hukukunun tam olarak nasıl uygulanması gerektiğini bilmedikleri için ümmet gerilemeye başlamıştı.24

Osmanlılar İslam hukukunu yeniden canlandırmayı başarmışlarsa da, bunu İslam’ın doğru anlaşılmasından çok ilk dönem sultanlarının sağlam imanları ve güçlü bir ordu sayesinde gerçekleştirebildiler. Osmanlı İmparatorluğu İslam’ı canlandırma imkanına sahip olmuşsa da sultanlar, dini okullarda Arap alimleri sembolik rütbelerle ödüllendirerek Arapça ve içtihadı ihmal ettiler. Avrupalılar bilimsel ve teknolojik devrim çağını yaşarken, devlet Müslümanları eğitim ve bilim alanlarında desteklemediği için Osmanlılar geri kalmıştır. Bu yüzden Müslümanların çoğu dinlerini bugünün maddi dünyasına hitap etmeyen ruhani bir şey olarak algılamışlardı. Böylece Osmanlılar teknolojik olarak üstün Avrupa’ya karşı mücadele etme durumunda kalınca İslami ilkelere ters olmasına rağmen Batının kurum ve kanunlarını ayırt etmeksizin almak zorunda kaldılar. Osmanlılar Batı’dan alıntıları yasallaştırmak için fetvalar yayınlattılar. Fakat Osmanlılar İslam ile çelişen hiçbir değer ve düşünce taşımayan ve zararsız bir şekilde alınabilecek icatlar ile Batı sanayi arasındaki farkı anlayamadılar.25

Büyük ölçüde Batı kültür ve medeniyetinin İslam’a uyarlanabileceğini savunan “modernist” ulema sayesinde Batılı fikirlerle İslam arasındaki zıtlığın anlaşılamaması Müslümanlar arasında derin kök salmıştır. Buna karşın Nebhani Batı kültürünün İslam toplumuna sızmasında asıl etkenin emperyalizmin kültürel kolu olan misyonerlik faaliyetleri olduğunu düşünüyordu. Misyonerlerin insanlık ve bilgi adına gelmelerinin asıl amacı politik ve kültürel emperyalizmin temellerinin atılması idi. Nitekim 1940 ve 1960’larda yaşanan Lübnan bunalımı ileride (1861) kurulacak özerk bir rejimle bölgedeki Avrupalı güçlerin Lübnan’a yerleşmelerini sağlamak için misyonerler tarafından başlatılmıştır. Yine misyonerler 1857’de kurulan Suriye Bilim Topluluğu gibi kurumlarda farklı dinlerden insanların bir araya gelmesini sağlayan çalışmaları teşvik etmiştir. Ancak asıl amaç İngiliz, Fransız ve Amerikan misyonerlerince milliyetçi hareketlerin kışkırtılmak suretiyle Araplar Türklere yabancılaştırılıp son İslam devleti olan Osmanlı İmparatorluğunu yıkmak ve Müslümanlar arasındaki dinsel bağları koparmaktı.26

Misyoner hareketi aynı zamanda Batılı fikirleri eğitimin temeli yaparak Orta Doğu eğitim sistemini değiştirdi. Böylece İslam’ın kendisi sadece ahlaki ve ruhi işlere indirgenerek Batılı dini kavramlara uymaya zorlandı. Misyonerlerin en büyük başarısı tahsilli Müslümanları Batı kültürüne yakınlaştırabilmeleridir ki, Batı suçlamalarına karşı İslam’ı savunduklarında bile bunu Batılı itiraz standartlarına göre yapıyorlardı. Bu beyin yıkama öyle etkili olmuştu ki, Müslümanlar kendilerine Allah’ın kanunlarına göre yaşamalarını emreden Kur’an ayetlerini okumalarına rağmen onlara göre hareket edemiyorlardı. Çünkü zihinleriyle ayetlerin anlamları arasına bir engel konmuş, onları Batı medeniyeti yönetiyordu; bu durum Batı eğitimi ve İslami eğitim görmüş insanların çoğu için böyleydi.27 Kur’an artık Müslümanların asıl doğruya ulaşmasını engelleyen Batılı bir gözle okunuyordu.

Nebhani incelemesinde Müslümanlar için modern tarihin en kötü olayı olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasını ve Mustafa Kemal’in hilafeti kaldırmasını ele alır. Savaş öncesinde Avrupalılarca Arap ve Türk milliyetçilik hareketlerinin ve Arap devriminin desteklenmesi imparatorluğun yıkılmasını çabuklaştırmıştı. Savaştan sonra işgalci güçler Mustafa Kemal’in halifeliği kaldırma sözü vermesi üzerine Anadolu ve İstanbul’u boşaltmıştır. TBMM’de ileri gelen politikacılar gerçekte bu anlaşmaya karşı çıktılarsa da Mustafa Kemal muhaliflerine karşı suikast ve terör kampanyası açarak amacına ulaşmıştır.28

Son İslam devletinin yıkılmasıyla emperyalizm İslam kültürünü yozlaştırmayı başardı. Kültürel emperyalizmin etkisiyle 20. yüzyıl Müslümanları İslam hukukunun uygulanması için İslam devletinin gerekli olduğu gerçeğine artık ilgisizdiler. Zihinler Batılı fikirlerle öylesine doluydu ki İslami yönetim kavramı Müslümanlar için anlaşılamaz olmuştu.29 Emperyalist kültür Müslümanlara İslam’ın bir devlet yapısına hiçbir zaman sahip olmadığını öğretmiş ve Müslümanlar bu fikri savunmada kraldan çok kralcı kesilmişlerdi. Din ve devlet mutlaka ayrılmalı ve Müslümanlar emperyalizmin kültürüne bağımlı oldukları için bu fikri kabul etmeliydiler. Müslümanlar emperyalizmin düşmanları olduğu bilincine vardıklarında emperyalizmin İslam’ı yok etmek için ortaya attığı fikirleri savunduklarının farkında değillerdi.30 Meseleleri daha da karıştırmak için eğitilmiş Müslüman elitler Batı kültürünün hayranı haline getirildiler ve kendi değerlerini Batılı gözle değerlendirmeye hatta Batı kültürüne yakınlık ve saygı hissetmeye başladılar. Sonuçta bu elit tabaka Müslüman kitlelere bütünüyle yabancılaştı. Demek ki problem, sadece Müslüman toplumun nasıl uyandırılacağı değil, İslam kültürünün elit tabaka arasında nasıl canlandırılacağı ve elit tabaka ile halk arasındaki uçurumun nasıl kapatılacağını da içine almaktaydı.31

Emperyalizmin böylesine şümullü istilasının üstesinden gelmek için emperyalizmin bütün formlarına karşı mücadele etmek uygulanacak politikanın temelini oluşturmalıdır. Bu mücadelede Müslümanlar her türlü yabancı desteğini özellikle İngiltere ve Amerika’nın teknik ve mali yardımlarını reddetmeli ve Batılı kurum ve kanunlarına karşı başkaldırmalıdır. Ancak bu Müslümanların modern bilim ve endüstriyi reddetmeleri anlamına gelmemelidir. Çünkü bunlar doğuştan Batı kültürünün bir parçası değildir. Müslümanlar emperyalizmin hakimiyetini sağlamak için kullandığı araçların farkına varmalıdırlar: “Batılı emperyalistler özellikle İngiltere ve Amerika, sömürge ülkelerinde kurdukları baskıcı ve gerici yönetimlerin yardımına güveniyordu. Emperyalizm ve onun ajanları mevcut İslami kurtuluş hareketine karşı emperyalizme hizmet ettikleri ve iç çatışmaları kışkırttıkları için suçlayıcı propaganda kampanyaları başlattılar.32 Bütün bunlar İslami hareketi engellemek isteyen baskıcı rejimlerin oyunlarıydı. Başta emperyalizmin yerel ajanları İslami hareketlere, emperyalizme göre hareket ettikleri, iç karışıklık çıkardıkları ve gayrimüslimlerin İslam’a düşmanlığını arttırdıkları bahaneleriyle suçlamalar yöneltirler.

Emperyalizmin İslam’ın yeniden doğuşunu engelleme çabalarından bazılarını sıralarsak; halifeliği elde etmeyi planlayan Şerif Hüseyin’in Kıbrıs’a kapatılması, Kahire’deki 1924 yılı Hilafet Konferansı’na İngiliz ajanlarının sızması, İngilizlerin Hindistan’daki hilafet hareketini desteklemeleri, İslam ve devlet arasındaki her türlü bağlantıyı inkar eden Ali Abdurrazık’ın İslam ve Yönetim İlkeleri [el-İslam ve usulü’l-hükm] adlı kitabını desteklemesi sayılabilir. İngiltere ayrıca Müslümanları politikalarını milliyetçi anlayışa göre tanımlamaları yolunda ikna ederek onları İslam’dan koparmıştır. Böylece parçalanmış her bölge kendi bağımsızlığı için savaşırken emperyalistler kapitalist ekonomi, demokratik hükümet şeklini ve Batılı kanun ve kurumları sömürgelerine yerleştirdiler. Batılı eğitim sisteminin kurulması ise uzun vadede Batı kültürünü yaygınlaştırmanın önemli diğer bir yoluydu. Genç Müslümanlara politika ve dinin ayrı şeyler olduğu öğretilirken devrimci anlamda İslam devletinin kurulması için yapılan her türlü girişim de tepkisellik olarak tanımlandı.33

Nebhani ayrıca Müslümanların gerileme sebeplerini ve emperyalizmin dinamiklerini açıklarken önceki ihya hareketlerini ve onların başarısızlıklarını da tartışma konusu yaptı. Bu hareketlerde temel problem; İslam fikri ve metodu arasındaki bağlantı eksikliğinden kaynaklanan zayıf İslam anlayışlarıydı. Nebhani ulemanın namaz, oruç, evlilik ve boşanma konularında yoğunlaşıp cihad, zekat, halifelik ve adalet konularındaki duyarsızlığını eleştiriyordu. Aynı şekilde ulema uygulanabilir kurallardan çok varsayıma dayalı soyut bir İslam hukukunu öğretiyordu. İslam’ı yaymayı amaçlayan “İslam davası”, durağan hatta can sıkıcı nitelikteki vaazlar ve konuşmalar ile sınırlıydı.34 Ulemanın entelektüel başarısızlığının diğer bir göstergesi, toplumu İslami standartlara uydurmak yerine yeni koşullara İslam’ı uydurmak için yayınladıkları fetvalardı.35 Daha da kötüsü müftüler İslami cezalandırma hükümlerini askıya alarak faizi kabul etmişler, böylece açık Kur’an ayetlerine ters düşmüşlerdi. Devlet, İslam’ı kabul ettirmede gevşek davranırken din adına yapılan bütün çabalar cami yapmak ve kitap yayınlamakla sınırlı kaldı.36

Nebhani önceki ihya hareketlerini fikirlerini netleştirmekte başarısız kalmakla ve uygulama için gerekli malzeme ve koşulları geliştirememekle eleştirmiştir. Bu hareketler organize bir hareketin temelini oluşturmaktan yoksundular ve temelleri grup bağlılığını tanıyacak sağlam bir yapıdan uzak idealist bireylerin birleşmesiyle oluşturulan birliğe dayanıyordu.37

Özel olarak grup ve hareket ismi vermeksizin, Nebhani bazılarının okul, hastane, sığınak yapma ve hayırseverlik alanında yaptığı çalışmalara değinir. Bu grupların çalışmaları emperyalistlerin çıkarlarına uygun düşüyordu, çünkü yaptıkları şeyler herhangi bir siyasi amaç taşımıyordu. Diğerleri ise vaazlar, kitaplar ve derslerle halkı ve birey ahlakını arındırma gayretindeydiler. Bu girişimlerin başarısızlıkla sonuçlanacağı belliydi, çünkü sosyal reformlar bireylerin değişiminden çok; sosyal alışkanlıkların reformu, düşüncelerin yaygınlaşması, entelektüel ve dini havaya hakim olunması ile gerçekleşebilirdi. Özetle “İslam ne cami yaparak, ne de ahlakı koruyarak geri dönecektir.” Çünkü bu tür kısmi çözümler İslam devletini yeniden kurmayı amaçlayan Müslümanları asıl hedeften uzaklaştırır.38

Bir çalışmasında Nebhani ahlakın neden İslami uyanışın temeli olamayacağını ayrıntılı olarak açıklamıştır. Ahlak düşüncenin bir ürünüdür; İslam’da ise ahlak Allah’a kulluk etmenin yalnızca bir parçasıdır, dolayısıyla insanları ahlaklı olmaya çağırmak, yanlış olarak İslam’ın bir ahlak mesajı olarak algılanmasına sebep olacaktır. Müslüman olmayan birinin de ahlaklı olması mümkündür, yine Müslüman birisi dini vecibeleri önemsemeyip ahlaklı olmaya çalışabilir. Müslümanlar İslami uyanış adına ahlaki reform hareketleriyle sınırlı kalmamalıdırlar; çünkü mevcut durumu temelinden değiştirmek bu şekilde mümkün değildir.39

Milliyetçiliğin savunduğu uyanışta İslam gözardı edilirken; güç, itibar ve bağımsızlığı savunan pan-Arabizm taraftarı sloganlar kullanılmaktadır. Müslüman reformistler ve milliyetçilerin Arap ve İslam birliğinin önemi konusundaki gazete ve magazinlerde yayımlanan tartışmaları iyice artmış bu durum Müslümanları asıl problemlerin gündeminden uzaklaştırmaya çalışan emperyalizmin ekmeğine yağ sürmüştür.

Haziran 1993

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir