GenelYazarlardanYazılar

Takiyye ve İslami Siyaset

Traverten taşlarla döşenmiş yolların önemli özelliği nedir bilir misiniz?

Yürürken aralıklı döşenmiş bu taşlar, takılma endişesi ile sakin yavaş ve ölçülü bir şekilde baş önde eğik yürümeye zorlar insanı. Yani bilinçsizce zorunlu bir saygı ve tazimle yürür insan elinde olmadan.

O yüzden olsa gerek, anıtkabir benzeri yapıların yolları bu taşlarla kaplıdır. Keza evliya mezarı denilen kabir yapılarının birçoğunun giriş kapılarının küçük yapılmasının da amacı da böyle. Eğilerek saygı ve tazim ön kabulleri ile huzura, makama girmesidir istenen talipten.

Rükû edercesine hürmetle, baş öne eğilerek…

***

Böylesi putçuluk kokan seremonilere ve büyük bir ihtimamla kurulan genel tazim cümlelerine alışığız hepimiz.

Laiklik demokrasi ve çağdaşlık kelimeleri ile bezeli şirk kokan hamaset dolu cümleler artık olağan sıradan şeyler. Mozolelere çelenk yerleştirme ve ülke erkânı ile beraber saygı duruşunda bulunma fasılları gibi.

Tüm bunlar önemli zevatın yapmak zorunda hissettiği ve bizlerin de artık yadırgamadığımız genel davranışlar dizisi.

Hangi düşünce, görüş ya da düşünceden olursa olsun kurum, vakıf ya da siyasi parti ileri gelenlerimiz bunları her daim tekrarlayıp duruyor. Ve bizler böylesi şirk dolu ritüellere alışığız; çünkü nesillerdir tekrarlanıp duruyor her daim özel gün ve gecelerde.

Takiyye tadında yinelenen şirk dolu ritüeller süreç içerisinde meşrulaşıyor, sıradanlaşıyor, helalleşiyor. Takiyyenin böyle bir dönüştürücü gücü var nedense…

***

Takiyye korunmak ve sakınmak demek.

Kelime Kuran’da Ali İmran suresinin: “Müminler müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa artık Allah’la olan bağını koparmış demektir. Ancak onlardan gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başka…” (Ali İmran 28) ayetinde “tukâh” (sakınma) kökü ile geçmekte.

Genelde ihtiyat, korku ve gizlenmek anlamında bir tehdit karşısında dini inançlardan ödün vermek anlamını ihtiva ediyor. Yani bir müminin ölüm ve işkenceden kurulmak amacıyla olduğundan farklı görünmesi ya da davranması.

Tarih içerisinde siyasi fırkalar Ehlisünnetten Haricilere ya da Mutezileye değin genel olarak takiyyeyi kullanma ihtiyacı hissettikleri alanlarda kısmen de olsa kullanmayı caiz gördü, uygulayageldi.

Şia ise hayatın her safhasında gelebilecek muhtemel bir tehlike anında onu uygulanması gereken bir zorunluk/azimet olarak benimsedi.

Hatta imam Cafer-i Sadık’ın: “Takiyye nebiz ve mest üzerine mesh etmenin dışında her şeyde geçerlidir” dediği nakledilmekte.

Ve Şia bu anlamda takiyyeyi bir politika aracı olarak kullandı en başından beri. Şîanın İsna Aşeriyye koluna ait kaynaklarda açık bir şekilde, “takiyyesi olmayanın imanının olmayacağı”; bu yüzden de “takiyyeyi terk etmenin tıpkı namazı terk etmek gibi olduğu” rivayetleri yer almakta.

İslâm tarihi boyunca muhalefette kalma, baskı altında tutulma, can, mal ve inanç emniyetinden mahram bırakılma gibi sebepler buna gerekçe olarak gösterilebilir. Onlar asırlar boyu hâkimiyetleri altında yaşadıkları devletlerin hükümranlığını görünüşte kabul etmek suretiyle canlarını, mal ve inançlarını korumak durumunda kaldıkları için de konuyu zamanla rivayetlere dayandırarak bir inanç meselesi haline getirdiler.

İlk halifenin Ali olması hususunda Kurandan tevillerle delil getiriyor olmak; Ali’nin kendinden önceki halifelere itiraz etmemesini, suskun kalmasını takiyye ile izah etmek bu kavramı tüm siyasetlerinin merkezine oturtmuş oldu.

Böyle bir takiyye anlayışının, Kuran’ın ortaya koyduğu sakınma ayetinden tamamen farklı olduğu açıktır. Nitekim Şia içerisinden Zeydiye gibi bazı fırkalar dahi böyle bir takiyye anlayışını asla kabul etmemiş, şiddetle eleştirmiştir.

Şia kaynaklarda ek olarak delil anlamında İslâmın ilk üç yıllık gizlilik dönemi, Medine’ye hicret şekli, “İbrahim yıldızlara baktı ve…” ayeti, Yusuf peygamberle kardeşleri arasında geçen olaylar vb. gibi birçok kıssa ve ayet takiyyeye örnek gösterilmiştir.

***

Takiyye dini metinlerden çok mezhebi bir tavır olarak yer buldu kendisine tarih boyu. Her dönem ihtiyaç duyan dindarlar bol bol tüketti bu kavramı. Kimi zaman “reel politik” kimi zaman da “maslahat” dendi adına modern çağrışımlar için.

Bizim gibi ulusçu laik sistemlerde yaşayan müslümanlar için de günümüz konjonktüründe kullanışlı hatta elzem görüldü çoğu zaman. Adı ister “takiyye” ister “reel politik” isterse de “maslahat” olsun yaşanan tüm çirkinlikler, puta tapıcılıklar,  fütursuzluklar bu isimler altında meşrulaştırıldı.

Ve bu batıl tavırlar dizisi tüm İslam coğrafyasında çürümenin sebeplerinden biri aslında. Beraberinde bu putçuluklardan hikmet  devşirmeye çalışıyor olmak ta cabası…

Nitekim günlük hayatta çevremiz şu veya bu sebeple inancını, düşüncesini, ideolojisini gizleme yolunu seçen, gerçek düşünce ve inancım saklayan Müslümanlarla dolu. Kuşkusuz, bu davranış şekli, meselenin ahlâkî boyutu üzerinde düşünmeyi gerekli kılmakta. Yani bir insan neden düşünce ve inancını gizleyerek olduğundan farklı bir şekilde dile getirmeyi alışkanlık edinir ve bundan en küçük bir rahatsızlık duymaz. Bu durumda bütün dinlerin büyük günah saydıkları “yalan” suçu işlenmiş olmaz mı? Takiyye yapmak ile yalan söylemek hangi çerçevede ve hangi koşullarda birbirinden ayırt edilebilir?

***

Şia dışında kalan mezheplerin takiyyeye onlar kadar geniş tanımlamalar getirmemesi belki toplum olarak krallar ve iktidarlarla yakın ilişkiler kurdukları; fazlaca bir baskı ve korku altında bulunmadıkları için olsa gerek.

Bunu söylerken, muhafazakâr halk yığınlarına saray adına yol gösteren, itaati emreden sözde âlim ve din adamlarını kastediyoruz; yoksa hayatı zindanlarda işkenceler altında geçmiş yiğit imamları değil.

İlk dönem inananlar Mekke pagan toplumunda ölüm tehditleri altında yaşamış, bu uğurda pek çok kişi hayatını kaybetmiş ve birçoğu da ağır işkencelere maraz kalmıştı. Ve o dönem pek çok Müslüman, ruhsat yerine azimeti tercih ederek gelecek nesillere Allah yolunda gerektiğinde mal ve can ile fedayı öğretti.

Müslüman bireyin kafirlere karşı can güvenliği endişesiyle kalbinde olmayanı diliyle söylemesi bir ruhsat iken; bunu küçük zorlamalar mukabili kullanmayı alışkanlık edinmek, takiyye kavramı ile yakından dahi ilişkisi olmayan durumlar sergilemek aslında ikiyüzlülüğü/ münafıklığı  meşru görmektir.

Artık toplumlarımızda doğru-yanlış, dost-düşman, fayda-zarar çoğu zaman ayırt edilemez durumda ve hasıla olarak ta elimizde korkak, miskin ve teslimiyetçi bir nesil var.  Konu ile alakalı: “Kalbi iman ile dolu olduğu halde zora gelen müstesna…”.”Nahl 16/106.  ayetini delil göstererek Ammar’ın yaptığı (takiyye ruhsatını kullanmak) yüceltilirken; anne ve babasının sabredip şehit edilmesinin kutsiyeti ise neredeyse unutulmakta.

Abbasî yönetiminin ağır baskılan karşısında, fikrinden ve inancından ödün vermeyip kendi görüşünü takiyyeci tavırla gizlemeyi asla kabul etmeyen Ahmed b. Hanbel bütün baskı, işkence ve ölüm tehditlerine rağmen bir an geri adım atmadı.

Onun “Alim takiyye, cahil de bilgisizliğinden dolayı istenilen şekilde konuşursa, hakikat ne zaman ortaya çıkacaktır” dediği rivayet edilir.

O halde İslam’ın maslahatı adına takiyye yapanlar İslam’ın yasakladığı yalan söylemeyi,  zalimlerle işbirliğini, çoğunluğa ulaşmak için gerçeği örtmeyi, rant elde etmeyi meşru görebilmektedir. Maalesef bir zaman sonra takiyyeden medet umanlar, artık haramlardan rahatsız olmamakta ve fıtrattan giderek uzaklaşarak sonunda şirke bile göz yumabilmekte.

***

Vahyin indiği yer, dinlerin merkezi olan en  kutsal yerdi. Dinin de en çok istismar edildiği, şirkin ayyuka çıktığı yani Allah’ın bir biçimde, her alanda yetersiz görülerek ona ortak koşulduğu bir yerdi.

Müşrikler, Kabe’yi atalarının putlarıyla doldurmuşlardı.

Peki ya günümüzde biz iman edenlerin hiç putu yok mu?

Toplumumuz putlar konusunda ne kadar bilinçli ?

Aslında toplumlarımızda putlara karşı bir duruş vardır ama bu, maalesef putçuluğa karşı değil; sadece başkalarının putuna karşı. Günümüzde Müslümanlar,  putu sadece bir taş parçası zannetmekte, müşrikliği her zaman kendisi ve çevresinden çok uzak sanmakta.

Ve artık Müslümanlar olarak amacımız  refah odaklı  yaşamak, devlet kurmak, ne olursa olsun iktidar olmak değil, sadece İslam’ın hâkimiyeti olmalıdır. Yani tevhidi zedelemeden adaletli ve merhametli olmak ve fıtrata uygun yaşamak.

Bizler sonuçtan değil, ilkelere sadık kalmaktan sorumluyuz.

Bu yolda tek başına kalabilir, mahrumiyet yaşayabiliriz…

Önemli olan sonuç değil, sadece Kur’an’ın ilkelerine uyup uymadığımızdır.

Çevremiz artık sürekli reel politik cümleler kuran, işaret dili ile Müslüman kitleleri takiyyeye davet eden sözde âlim kişiliklerle ve bunları sorgusuz-sualsiz takip edenlerle dolu.

İslam’ın önündeki en büyük engel müşrik ya da kafirler değil; İslam adına konuşan, bâtıl yolda olduğu halde hak yolda olduğunu iddia ederek kitleleri yalan rüzgarları ile sürükleyenlerdir.

Acaba Resul günümüzde yaşasaydı dik, tavizsiz ve takiyyesiz duruşu ile ona ‘hain’ demeyecek kaç kiş, yanında yer alarak mücadele ederdi?

Biz biliyoruz ki tüm resuller kendi döneminde; içerisinde bulundukları mevcut  sistemlerdeki yanlışları eleştirmiş, adaletsizliği dile getirmiş ırkçılığa karşı çıkmış, putçuluğu reddetmiş,  şirke göz yummamıştır.

Çünkü Allah müşriklerden kesin bir çizgi ile ayrılmayı emretmiştir. Dolayısıyla elçilerde olduğu gibi onlara uyanlar için hayat hep zorluk sıkıntı ve meşakkatlerle doludur.

Müslümanlık iddiasında bulunan bizlerse tam tersi, müşrik gibi davranıp, konuşup, konforumuzu bozmadan,  tavizlerle onlardan gözüküp teyit ederek yaşamayı seçmiş bir kitle görüntüsü vermekteyiz.

Üstelik her sapkınlığımızda İslam’ın maslahatı mazeretini öne sürerek…

Bizler ‘sayı çoğaltarak’ güçleneceğini, yüksek makam ve mevkilere gelince İslam’ın da yükseleceğini zanneden gafil bir topluluğuz.

Oysa biliyoruz ki Allah Resulü müşriklerden gelen putlarını sayma, saygı gösterme, el sürme ve ululama gibi tüm tazim tekliflerini şiddetle reddetmiş; uzak durmuş ve onların şirklerinden beri olduğunu her daim ilan etmiştir.

Ve bizler tüm bunları her daim okuyor, tekrar ediyor ve birbirimize hararetle anlatıyor oluşumuza rağmen günümüz putlarından uzak durmuyor, gündelik faydalar uğruna o putlarla selfiler çekiyor, bizlerden razı olsunlar için kendimizi paralayıp duruyoruz.

İnsanlar, akılları ile iman etmedikçe asla şirkten arınamaz.

Aklımızla iman etmediğimiz için olsa gerek düzeni, sistemi, iktidarı değiştirmek isterken abartılı takiyye gösterileri süreç içinde kaçınılmaz olarak düzenin bir parçası olup, siyasetin azgın sularında kurbanlar verip duruyoruz…

Selam ve dua ile…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı