HaberlerMektuplara Cevap

TANIYI DOĞRU KOYMAK

 Neticede uzun süre dergi çıkartarak, yazıp konuşarak, yazılı ve görsel medyada yer almış bir kimsedir. Kanal D de Ahmet Altan ve Neşe Düzel’in yapıp sunduğu “Dinamit “ Programında iki defa Milyonlarca insana hitabetti. 1981’in Ocak ayından 1995 ‘in Ocağına kadar 15 yıllık yayın hayatı var. Bu açıdan tanınan bir simadır. Bu nedenle birileri onun ismini kullanarak bir şeyler yapmaya çalışabilirler. O şahısların iddialarının” İktibas düşüncesiyle” bir ilgisinin olmadığı açıktır.

Oğuz BAKAR/İstanbul SORU: … Rahmetli Ercümend Özkan ile görüşmüş bazı kişilerde değişik fikirler oluşmuş. Peygamberlerin Kur’an’da bahsedilen mucizelerini inkâr etmek, tevil ve tahrif etmek, mecaza sokmak… Musa’nın (as) 12 pınar için asasını taşa vurması, asanın sihirbazların göz bağlayıcılığını yutuvermesi, Kızıldeniz’in yarılması, İbrahim’in ateşte yanmaması gibi. Mucizelere inanmanın tarikatçıların şeyhlerini haklı çıkaracağını savunuyorlar. Ben açıklamama rağmen mecaza kaçıyorlar. Ateşe serin ol demenin, Kur’an’da “berden” kelimesiyle 4 ayrı yerde daha geçtiğini, “serin” anlamından başka anlam verilemeyeceğini anlatmama rağmen…  Güya ateşe atıldı diye ayet yokmuş. Sadece müşriklerin ateşe atma planları varmış. Eşyanın tabiatının değişmesinin söz konusu olmadığını da anlatıyorlar. (ateş yakar) Hâlbuki eşyaya istediği zaman istediği özelliği vermek Allah’ın sünnetidir. Ben de onların “güya Kur’an derslerinden” uzaklaşıyorum, bir daha gitmemeyi düşünüyorum. Ne dersiniz?

Hüseyin BÜLBÜL CEVAP: Oğuz Kardeşim! Konuya duyduğunuz ilgi ve göstermiş olduğunuz hassasiyet için teşekkür ediyoruz. Şunu bilin ki İktibas dergisini bu günlere taşıyan zihniyetin Kur’an’a bakışıyla, sizin dile getirdiğiniz konuların bir ilgisi yoktur. ilk günden beri Allah’ın zikrettiği bu tür ayetleri / mucizeleri konusunda bir problemi olmamıştır. Kendisini İktibasın yazarı olarak tanıtan ve sizinle yazışan şahsın da kimliği konusunda bir bilgi vermemişsiniz. Sizlere bu yazıları yazan şahsın adını veya meylini bizlere ulaştırabilirseniz gereğini yaparız. Ayrıca her kimse söyledikleri kendi görüşüdür İktibasla bir ilgisi yoktur. Bu nedenle yazdıkları iktibası bağlamaz.

İstanbul’da sizlerle Kur’an dersleri yapan şahıslar kimdir bilmiyoruz. Bu şahıslar gerçekte Ercümend Özkan’la tanışıp görüşmüş olabilirler. Ancak Özkan’la her görüşen, tanışan onun gibi düşünüyor olduğunu veya Özkan’ın da onlar gibi düşündüğünü kabul etmekte mümkün değildir. Neticede uzun süre dergi çıkartarak, yazıp konuşarak, yazılı ve görsel medyada yer almış bir kimsedir. Kanal D de Ahmet Altan ve Neşe Düzel’in yapıp sunduğu “Dinamit “ Programında iki defa Milyonlarca insana hitabetti. 1981’in Ocak ayından 1995 ‘in Ocağına kadar 15 yıllık yayın hayatı var. Bu açıdan tanınan bir simadır. Bu nedenle birileri onun ismini kullanarak bir şeyler yapmaya çalışabilirler. O şahısların iddialarının” İktibas düşüncesiyle” bir ilgisinin olmadığı açıktır.

1996 yılından bu yana iktibasa gelen sorular, bu bölümle ilgili kardeşimiz tarafından hazırlanır, gerekli denetimden geçtikten sonra dergimizin “Mektuplara Cevaplar” bölümünde yayınlanır. Bu nedenle bizi bağlayan bu sayfada verdiğimiz cevaplardır. Bunun dışında herhangi bir kimsenin vermiş olduğu cevap dergimizi ilzam etmez. O cevabı veren şahsı bağlar. Bu güne kadar da bu bölümde böyle bir soruya cevap verilmemiştir. Bizler de bu duruma yeni vakıf olduk.

Bizler Ercümend Özkan’dan sonra bu sorunları çok yaşadık. Onun sağlığında etrafında gözüken birçok insanla, bir süreç yaşadığımızda gördük ki bu insanlar, aslında bu düşünceyle ilgisi olmadığı halde, onun gölgesinden istifade etmek, karizmasından yararlanmak için yanında gözüken kimseler. Bunlar, yaşanılan bu süreç içerisinde ortaya çıktı. Bu hal üzere devam etmek mümkün olmadığı için kendi yollarına gitmek zorunda kaldılar. Bu nedenle geçmişte Özkan ile beraber olmuş birçok insandan bir kısmı sağlığında ondan ayrılmış, onunla ve düşüncesiyle bir ilgisi kalmamıştır. Bir kısmı da sonraki süreçte ifade ettiğimiz yöntemle ortaya çıktı ve gereği yapıldı. Bu nedenle “ iktibası tanıyorum, Ercümend Beyi de bilirim, uzun süre beraberliğimiz oldu” diyen insanların bu sözlerine bakarak, İktibas dergisi ile fikri bir beraberliğinin olduğunu düşünmek doğru değildir. En yakın örneği, bahsettiğiniz konudur. Eğer Özkan’ın böyle bir düşüncesi olsaydı, bu güne kadar yazılarında ve konuşmalarında dile getirirdi. Hal bu ki ne Özkan ne de ondan sonra bu düşünceyi devam ettiren bizler, Bu güne kadar böyle bir şeyi asla söylemedik ve savunmadık. Böyle bir anlayışı doğru da bulmuyoruz. Bu insanlarla insani ilişkilerimizi sürdürürüz ancak fikri bir beraberliğimizin olması mümkün değildir.

İktibasın ve Özkan’ın Kur’an’a bakışı 32. yılını bitirmiş olan yayın hayatıyla okuyucusuna arzedilmiştir. Hiçbir zaman bu minval üzere olan bir görüşe yer vermemiştir. O, muhkem ayetleri açık olan delaletleri üzere, müteşabih olan ayetlerini de her hangi bir yoruma gitmeden bulunduğu haliyle aynen kabul etmiştir. Gaybi konularda da yorum yapmamış, Allah ne kadar bildirmiş ise bildirdiği kadarını bildirdiği hal üzere kabul etmiştir. Te’vil yapmayı asla caiz görmeyerek şöyle değerlendirmiştir:

“zira te’vil hiçbir esasa dayalı olmayan yorumlama metodudur ki, sonuçta hayalin, kuruntunun, zannın, gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan şeylerin sonuçta hak sayılmasına sebep olmaktadır. Böylesine anlayış kaymasına sebep olan te’vil ise insanlar için saptırıcı olmaktan başka bir rol oynamamaktadır.” ( E.Özkan İn. Ve yaşa.ııı. S.33)

Ayrıca Ali İmran yedinci ayetinde bahsedilen te’vile kimlerin yeltendiği konusu gayet açıktır:

“Sana kitabı indiren o’dur. O’nun bazı ayetleri muhkemdir ki bunlar; kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşabihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar; fitne çıkarmak için onun muhkemini bırakırlar da müteşabihinin ardına düşerler. Hâlbuki onun gerçek te’vilini, ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: Biz ona inandık, hepsi Rabbimizin katındadır, derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilirler.” (Ali İmran 3/7)

Burada Te’vil kelimesi tefsir etmek, bir şeyi uygun olan manaya döndürüp götürmek anlamına değil, bir şeyin hakikatini ortaya koymak anlamında kullanılmaktadır. Bu nedenle müteşabih ayetler gaybi konuları bildiğimiz nesnelere benzeterek anlatan ayetlerdir. Çeşitli anlamı olan veya manası bilinmeyen ayetler değil, anlatılan şeyin mahiyeti bilinmeyen demektir. Örneğin cenneti ve içindeki nimetler anlatılırken, dünyadaki bildiğimiz bağa ve bahçeye benzetilerek anlatılıyor. Fakat bu demek değildir ki onların gerçek mahiyeti bizim dünyada tanıyıp bildiğimiz elma bahçesinin, elma meyvesinin aynısıdır. Bu nedenle onun gerçek mahiyetini ancak Allah bilir. Başkası onu görmedi, görmesi ve ona ulaşması da mümkün değil ki hakikisini/ hakikatini ortaya koyabilsin demektir. Onun için onun te’vilini Allahtan başka kimse bilmez/bilemez denilmektedir.

Bu durum Kur’an’ın geçmiş ümmetlerle ilgili olarak anlattığı peygamber kıssaları içinde böyledir. Yusuf (as), Musa (as) ve Meryem validemizle ilgili olarak anlatmış olduğu hayat serüvenleri ile ilgili anlatımların ardından şöyle buyuruyor:”Bu sana anlattığımız gayb haberlerindendir” buyrulmaktadır.” Örneğin, Meryem validemizin kıssası anlatılırken:

“Bu Sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem’e hangisi kefil olacak diye kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin, çekişirlerken de orada bulunmadın.”(Ali İmran 3/44)

“İşte bu (Yusuf kıssası) gayb haberlerindendir. Onu sana vahyediyoruz. Onlar hile yaparak işlerine karar verdikleri zaman sen onların yanında değildin (ki bunları bilesin). (Yusuf 12/102)

“Musa’ya hükmümüzü bildirdiğimiz zaman, sen batı yönünde, (Musa’yı bekleyenler arasında) değildin, onu görenler arasında da yoktun.”, “Ama biz nice nesiller var etmiştik. Sen, Medyen halkı arasında bulunup, onlara ayetlerimizi okumuyordun. Fakat o haberleri sana gönderen Biziz.” (Kasas 28/44-45)

Görüldüğü gibi bu olaylar bize ve bu ayetlerin gelmiş olduğu dönem insanlarından olaya tanık olmayanlara da gaybdır. İbrahim (as) ateşe atılırken de bu günün insanı yanında gözcü olarak bulunmadığına göre, bunlar içinde ateşe atılma konusu gaybdır. Onun için Allah’ın açıkladığı kadarıyla yetinmeliyiz. Gerisi bizi ilgilendirmemeli. Ateşe atılmasaydı :” Ey ateş! İbrahim’in üzerine serin ve selamet ol “ denilmezdi. Sözün mantuku bunu gerektirmektedir. Bunun ötesinde söylenecek şeyler, gayba taş atmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir.

Kur’an kıssaları ve geçmiş peygamberlerin Kur’anda zikredilen mucizeleri ile ilgili olarak, benzer düşünceler serdeden insanlar da bulunduğunu görüyoruz. Peygamberlere verilen bu ayetleri akli bir takım izahlara girişerek,” bunlar o günün şartlarına göre mucize idi, şimdi mucize olmaktan çıktı normal bir davranış olarak algılanması gerektiğini söylemektedirler. Bu konuda Hikmet Zeyveli kardeşimiz, şahit olduğum bir sohbette aynen şu örneği vermişti: “Günümüzde bir ‘deprem’in, bir ‘yanardağ Püskürmesi’nin ya da bir ‘tsunami’nin, bütün dehşetlerine rağmen, izah edilebilir (tabiî) birer olay olarak algılanmaları gibi…

İngiliz fizikçisi ve filozofu John Locke’un (1632 – 1704) aşağıda verdiği örnek fikir vericidir:

Siyam [Thailand]’daki Hollanda elçisi, Siyam kralına, ülkesi Hollanda

Hakkında, ilgi çekici şeyler anlatmaktadır. Hollanda elçisi, birçok şey meyanında, kendi ülkesinde, suyun, bazı soğuk havalarda, insanların üzerinde yürüyebileceği kadar katılaştığını (donduğunu), bir fili bile taşıyabilecek hale geldiğini söylediğinde kral elçiye şöyle der: “Beyefendi, sizi ciddi, dürüst bir insan olarak gördüğümden şimdiye kadar anlattığınız tuhaf şeylere inanmıştım; ancak şu an, artık eminim ki yalan söylüyorsunuz.”[i]

Siyam [Thailand], ekvatora yakın bir enlemde yer aldığından orada don olayı görülmez. Olay 17. yüzyılda geçmektedir ve Siyam kralı, Hollanda gibi, kış şartlarında don yapan bir ülkeye seyahat etmemiştir ve “don olayı” hakkında bilgisi de yoktur. Bu durumda Siyam kralı için iki kanaatten biri söz konusudur: Ya anlatılan olay bir mu‘cize olarak kabul edilecektir, ya da elçi yalan söylemektedir. Siyam kıralı, elçinin yalan söylediğine hükmetmiştir. Oysaki bir Hollandalı için, bu olay ne bir mu‘cize’dir, ne de yalandır.

Mıknatısın çekim gücünü bilmeyen bir kimse için mıknatıslı bir gösteri, sihirbazlık gibi görünecektir. Demek ki, bir olay veya olgunun alelâde (sıradan) veya fevkalâde (olağanüstü/mu‘cize) sayılması kişiden-kişiye, toplumdan-topluma değişebilmektedir.”diyerek mucizeleri bu örnekle izah etmeye çalışmıştı. Her birine kendilerince bir izah getirerek normal bir olay boyutuna indirmeye çalışmaları konuya yaklaşımlarını ortaya koyuyordu. Bu bakış açısı ile Kur’an’ın Allah’ın elçileri ile ortaya koymuş olduğu mucize/ ayet anlayışının hiçbir ilgisi yoktur. Örneğin: Musa (as) verilen Asanın yılan olmasının, o gün bilinen sihir olayı ile bir ilgisinin olmadığını fark eden sihirbazlar, bu gerçeği canları pahasına teslim ve itiraf etmişlerdir.

“Musa onlara: “Ne atacaksanız atın dedi”. Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve: Firavun’un kudreti hakkı için elbette bizler galip geleceğiz, dediler. Sonra Musa asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuveriyor!

Bunu gören sihirbazlar secdeye kapanarak: “Âlemlerin Rabbine, Musa ve Harun’un Rabbine inandık” dediler.”

“Firavun: “Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Muhakkak ki o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Şimdi bileceksiniz; ellerinizi ayaklarınızı, and olsun, çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım” dedi.

İman eden sihirbazlar: “Zararı yok, biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz; inanların ilki olmamızdan ötürü, Rabbimizin kusurlarımızı bize bağışlayacağını umarız” dediler.”(Şuara 26/43-51) Çünkü mucizenin mucize olması için eşyaya konulmuş yasaya aykırılığı söz konusu olmalı ki mucize olsun. Mucize adı üzerinde insanı aciz bırakan şey demektir. İnsanın gücünün üstünde olan bir işi, insan olan bir elçiden istiyorlar ki dayandığı insanüstü varlık, yani Allah bu insanı elçi olarak göndermiş ise, bu isteğimizi yerine getirsin de biz de görüp inanalım diye Elçiden böyle bir şeyi istiyorlardı. Salih peygamber deveyi pazardan alıp getirseydi, bu mucize olur muydu? Bunlar denizin yarılması, kayadan 12 pınar akıtılması gibi mucizelere de kendilerince izahlar bulacaklardır. Ancak bu izahların hiç biri gerçekleri değiştiremez. Hak ne ise odur. Allah eşyanın özelliklerini değiştirmez ise şu ayeti nasıl izah edeceksiniz:

“ Altı üstüne gelmiş bir kasabaya uğrayan kimseyi görmedin mi? «Allah burayı ölümünden sonra acaba nasıl diriltecek?» dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl (orada) ölü bıraktı, sonra diriltti, «Ne kadar kaldın?» dedi, «Bir gün veya bir günden az kaldım» dedi, «Hayır yüz yıl kaldın, yiyeceğine içeceğine bak (onların sabah koyduğu gibi duruyor) bozulmamış (olduğunu gördü.) Şimdi de eşeğine bak( onun yerinde yeller esiyordu ortada eşek yoktu. Sadece birkaç kemik kalıntısından başka.) ve hem seni insanlar için bir ibret kılacağız. (Merkebinin) kemiklerine bak, onları nasıl birleştirip, sonra onlara et giydiriyoruz» dedi. Bu ona apaçık belli olunca, «Artık Allah’ın her şeye Kadir olduğuna inanmış bulunuyorum» dedi.” (Bakara 2/259

Bunun bir benzeri olan mağara ehlinin durumunu hangi maddi / tıbbi ve dünyevi ölçülerle izah edeceksiniz?

“De ki: Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi, Allah’a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.” (Araf 7/33)

Birde Sünnetullah ile Adetullah olayını birbirine karıştırmamak lazım. Allah Teâlâ’nın Sünnetullah ifadesini kullanmış olduğu saha toplumsal olaylar ile ilgili olan konulardadır. Toplum azgınlık ve sapkınlıkta belli bir düzeye geldiği zaman, gönderilen Elçiyi kabul etmeyerek, yurtlarından çıkarmak veya öldürmeye yönelmek gibi bir eyleme geçtiklerinde, Allah onların başına “kıyameti” koparmaktadır. Bu konudaki sünnetinde /Sünnetullah’ta bir değişme bulamazsınız denilmektedir.

“Yine onlar, seni yurdundan çıkarmak için nerdeyse dünyayı başına dar getirecekler. O takdirde, senin ardından kendileri de fazla kalamazlar.”

“Bu, senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlerimiz hakkındaki sünnetimizdir. Bizim sünnetimizde herhangi bir değişme göremezsin.” (İsra 17/76-77) ayeti bunu anlatmaktadır.

Adetullah ise, Allah Teâlâ’nın eşya hakkında koymuş olduğu yasalarıdır. Ateşin yakması, sovuğun dondurması, zehirin öldürmesi, suyun boğması gibi. Allah Teâlâ zaman-zaman Elçileri için bir ayet olarak bu özelliklerini göstermelerine izin vermeyerek olağan üstü bir durumu kullarına göstermiştir. Eşyayı yaratan, ona belirli özellikleri veren Allah onun mahiyetini geçici veya bir olaya mahsus olarak değiştirmeye mi kadir olamayacak? Anlatılmak istenen de tam anlamıyla budur. “ Gul nâ yâ naru kunu berden veselamen ala İbrahim” ifadesinde söylenen ateşin İbrahim (as) için serin ve selamet olması işte budur. Musa (as) ve ümmeti için denizin açılarak yol olması, eşyaya vermiş olduğu özelliği geçici olarak kaldırması şeklinde tezahür etmektedir. Bu minval üzere adetullahta yapmış olduğu olağan olmayan değişikler ile Allah Teâlâ, Hz. Musa (as) bir dizi olağanüstü olaylarla destek vermiştir.

“Andolsun ki, Musa’ya dokuz tane apaçık mucize verdik. İsrail oğullarına sor, Musa onlara geldiğinde, Firavun kendisine: «Ey Musa! Ben seni büyülenmiş sanıyorum» demişti.” (İsra 17/101)

“Musa dedi ki: «Ey Firavun! Pekâlâ, bilirsin ki, bu mucizeleri, birer ibret olmak üzere, ancak göklerin ve yerin Rabbi indirdi. Ey Firavun! Ben de seni helak olmuş zannediyorum.” (İsra 17/102)

Bu mucizelerin neler olduğu ile ilgili ise şöyle buyruluyor: “Ve elini koynuna sok. Firavun ve kavmine gönderilen dokuz mucizeden biri olarak kusursuz, bembeyaz çıksın. Şüphesiz ki onlar; fasık bir kavim idiler.” (Neml 27/12) bu mucizeler sırayla şunlardır: asanın yılan olması, koynuna konulan elin kusursuz bembeyaz olarak çıkması idi. İnkârlarında ısrar edince sırayla onlara şu musibetleri de vermişti: Kan, kımıl, çekirge, kurbağa ve kuraklık. Bunların her biri toplumu perişan edecek dereceye gelip tahammül edemez olunca, Musa (as) gelerek şöyle diyorlardı:     “Onlara gösterdiğimiz her bir ayet (mucize) diğerinden daha büyüktü. Doğru yola dönsünler diye onları azaba uğrattık. Bunun üzerine dediler ki: Ey büyücü! Sana verdiği ahde göre bizim için Rabbine dua et; çünkü biz artık doğru yola gireceğiz. Fakat biz onlardan azabı kaldırınca, sözlerinden dönüverdiler.” (Zuhruf 43/48-50)

“Böylece bizi öfkelendirince onlardan intikam aldık, hepsini suda boğduk.” (Zuhruf 43/55)

Görüldüğü gibi ayetler gayet açık bir ifadeyle gerçekleri ortaya koymaktadır. Oraya buraya çekmeye, sağa sola yalpa yapmaya asla müsait değildir. Allah elçileriyle daima beraber olmuş ve onların kalp atışlarını dahi takip etmiştir. Musa (as) ilk tebliğ emrini alınca Rabbine şöyle iltica etmişti:

“Dedi ki: Rabbim, onların beni yalanlamalarından korkarım. Bu nedenle göğsüm daralıyor, dilim tutuluyor. Bunun için Harun’a da elçilik ver. Hem onların bana isnat ettikleri bir suç da var. Korkarım ki beni öldürürler.”

“Allah buyurdu ki: Hayır (seni asla öldüremezler)! İkiniz ayetlerimizle/ mucizelerimizle gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz, (her şeyi) işitmekteyiz.” (Şuara 26/12-15)

Bu derece canlı ve yakın takipte olduğunu kuluna hissettiren Allah’a dayanıp güvenerek firavunun kapısına dayanmış, Rabbinin davetini tebliğ etmişlerdir. Onları işiten Allah bugün onun ayetlerini /mucizelerini evirip çevirenleri de görüyor ve işitiyor. İnanıyoruz ki O, hiçbir şeyi ihmal etmez, unutmaz, zayi etmez, ancak İmhâl eder. Vakti zamanı gelince de her kesten intikamını alır. Çünkü O, “Vallahü azizün züntigâm.”

Onların Kur’an derslerine gidip gitmemek konusuna gelince takdir sizindir. Ancak hayat, hayatta kalmak ve amacına ulaşmak için mücadele etmekse, bu mücadeleyi onlarla veya başkalarıyla sürdürmektir. İnandığımız doğruları hayata geçirmenin başka bir yolu yoktur. Çünkü doğruları öğrenip yaşamak kadar, öğretmek tebliğ etmek için çalışmak ta gerekmektedir. Yeryüzünde fitneden eser kalmayıp din tamamen Allah’ın oluncaya kadar bu ceht ve gayret devam edecektir. Bizden istenen bu yolda olmak ve bu hal üzere ölmektir. Ters esen rüzgârlara kapılmadan, sıratı müstakimden ayrılmadan. Çünkü bu nevi çıkışlar ne ilktir ne de son olacaktır. Bu hayatın bizim için daha neler hazırladığını Allah ömür vermişse göreceğiz. Bizim görevimiz, doğruluğundan emin olduğumuzu güzel bir üslupla tebliğ etmektir. Gayret bizden muvaffakiyet ise Allah’tandır.

Selam ve selametle…

bulbulhuseyin@mynet.com

 

 

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

Related Articles

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close