GenelYazarlardanYazılar

Tasavvuf ve “Allah’ı Bilmek” Üzerine

“Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun misâli, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğu’ya da, batı’ya da âit olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nûr üstüne nûrdur. Allah, kimi dilerse onu kendi nûruna yöneltip-iletir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah her-şeyi bilendir” (Nûr 35).

Bu âyet, “Allah’ın ne ve nasıl olduğunu” anlatan bir âyet değildir. Açıkçası bu âyette akıl-üstü bir söylem vardır ki zâten bu âyet müteşâbih âyetlerin efendisidir. Bu nedenle bu âyetin te’vilini ancak ve ancak Allah bilebilir. Bu âyet üzerine ne söylenmişse yada söylenirse-söylensin, kısır bir yorum olmaktan öteye geçemeyecektir. Bu âyette Allah kendisinden bahsediyor ama insan aklı bunu idrâk edemiyor. Allah kendisini misâl ile tanıtıyor ama insan yine de anlayamıyor. Zîrâ Allah’ı anlatacak sözler insanın idrâk edebileceği türden değildir. İşte bu nedenle Allah bu âyette zımnen; “Ben’im ne ve nasıl olduğumu bilemezsiniz” mesajını veriyor. Zâten âyette Allah kendinin, “göklerin ve yerin nûru” olduğunu söylüyor ve o nûrun kendisinden değil, misâlinden bahsediyor. Yâni bu âyette Allah’ın zâtından ve mutlak varlığından bahsedilmiyor. “Göklerin ve yerin nûrudur” deniyor. Bilme(me)mizi istediği şey budur. Hattâ o nûrun bizzat ne olduğunu değil, o nûrun misâlini veriyor ve benzetme kullanıyor. Bunu yapmasının nedeni, Allah’ın mutlak varlığının yada zâtının bilinmesinin imkânsız olduğudur ve hattâ onu anlatmak için verilen misâllerin bile insan idrâkini ve aklını fersah-fersah aştığının göstergesidir. Zîrâ “nûr üstüne nûr” sözü insanın idrâk edebileceği bir söz değildir. O hâlde bileceğimiz şey şudur ki, Allah’ı ancak yine Kendisi bilebilir.

Allah bizden, “Kendisini bilmeyi” değil; yaratma sanatını, sünnetullahı ve bunlarla tam uyumlu olan ve peygamberlerine gönderdiği vahyi bilip idrâk etmemizi ve ona göre yaşamamızı isteyip emretmektedir. Fakat bunları yapmak bâzılarına zor geldiği için yada Allah’ın ve gaybın varlığına bir türlü iknâ olamayanların, Allah’ın emrettiklerini yapmak yerine Allah’ın zâtı ve mutlak varlığının ne olduğunu bilmek yoluna düşüyorlar. İşte bu şeytanın en büyük tuzağıdır. Şeytan insanı en olmadık kuruntulara düşürerek yoldan çıkarır:

“Onları -ne olursa olsun- şaşırtıp-saptıracağım, en olmadık kuruntulara düşüreceğim. Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost (velî) edinirse, kuşkusuz o, apaçık bir hüsrâna uğramıştır” (Nîsâ 119).

Tasavvufta ve bâtınîlikte (ikisi aynı şeydir), “Allah’a îman etmek”ten ziyâde, “O’nu bilmek” önemlidir. Tasavvufta Allah’ın ne ve nasıl olduğunu bilmek çok önemlidir. Zâten bâtınîlik ve tasavvuf bunun üzerine kuruludur. Çünkü tasavvufta îman edilecek bir varlık yoktur. Hattâ ileri seviyedekiler için, böyle bir îman şirk olur. Zîrâ îman edilecek bir varlık olunca, hem “îman eden” hem de “îman edilen” bir varlık olmuş olur ki, bu tasavvufa göre şirktir ve zâten tasavvufta şirk anlayışı budur. Bu nedenle de îman etmek yerine “bilmek” yoluna düşülür. Tasavvufçular Allah’ı bilmenin mümkün olmadığını bilmelerine ve içten-içe anlamalarına rağmen yine de bu yolun ardından gitmeye devâm ederler ve nihâyetinde ellerinde koca bir “hiç” kalır.

Tasavvufçular, Allah’ın ne-nasıl olduğunu bilemeyince, O’nun yarattıklarını Allah îlan etmek zorunda kalmışlar ve vahdet-i vücûd denilen sapık şirk düşüncesine sığınmışlardır. Böylece güyâ tevhide ulaşmışlar ve güyâ şirkten kurtularak Allah’ı bilmiş saymaktadırlar kendilerini. Tasavvufa göre şirk, “ikilik”tir. İkilik olduğu anda şirk olur derler. Hâlbuki Allah’ın varlığı ve kulun varlığı şirk oluşturmaz. Zîrâ varlıklarının mâhiyeti aynı değildir. Allah’ın varlığı “mutlak” iken, kulun ve yaratılmışların varlığı ise “mukayyet”tir. Yâni Allah’ın varlığına ve yaratmasına bağlıdır. Şirk, “Allah’ın varlığından başka mutlak bir varlığın olmaması” durumudur. Yoksa mukayyet yâni mutlak olmayan varlıkların bulunması şirke sebep olmaz. Tam-aksine, mukayyet varlıkların olması, ancak ve ancak Allah’ın Tek Yaratıcı olduğunu ve tek mutlak varlığın sâdece Allah olduğunu gösterir. Çünkü O’ndan başka her-şey fânidir ve yok olucudur:

“Ve Allah ile berâber başka bir ilaha tapma. O’ndan başka ilah yoktur. O’nun yüzünden (zâtından) başka her-şey helâk olucudur. Hüküm O’nundur ve siz O’na döndürüleceksiniz” (Kasas 88).

Tasavvufçular bu âyete; “varlığın hakîkatlerinden başka her-şey yok olucudur” gibi bir anlam verirler. Yâni “varlığın posası gider ve hak tarafı kalır” derler. Oysa “varlığın bir dışı bir de içi ve hakîkati” diye bir şey yoktur. Varlık ne ise odur. Göründüğünden başkası değildir. Bâtınîliğin cehennemi işte buradadır: Varlığın hem bir “dış”ı hem de “iç”i olduğunu söylemek. Tabi buna göre varlığın “iç”i -hâşâ- Allah oluyor. Tasavvufçular kendi aralarında bu bâtıl düşüncenin sistematiğini kurmuşlar ve bahsedilen bu düşünceye ulaşmak için de “seyr-i sülûk” denilen bir efendi-sâlik ilişkisini şart koşmaktadırlar. Bâtınîliğin alâmet-i fârikası budur. Böylece eğitimini tamamlayanlar tevhide ulaşmış ve -hâşâ- Allah olduklarını idrâk etmiş ve böylece “Allah’ı bilmiş” olurlar. Hâlbuki kendilerini kandırmaktan başka yaptıkları bir şey yoktur.

Tasavvufçular, “ilme’l-yakîn”, “ayne’l-yakîn” ve “hakkâ’l-yakîn” süreciyle Allah’ın bilineceğini zannetmektedirler. Hâlbuki insanın “hakkâ’l-yakîn” bir bilmeye ulaşması imkânsızdır ve hakkâ’l-yakîn bilme, -adı üstünde- sâdece Hakka âittir. İnsan ise “ilme’l-yakîn” yâni bilmeyle ve “ayne’l-yakîn” yâni görmeyle bir şeyi bilebilir. Tabi Allah, insanlara hakkâ’l-yakîn bir bilgi gönderebilir. Kur’ân “hakkâ’l-yakîn” bir bilgidir. O hâlde insan hakkâ’l-yakîn bir bilgiyi ancak Allah’ın bildirdiği kadar bilebilir. Allah vahiy yâni hakkâ’l-yakîn bir bilgi göndermese insan hakkâ’l-yakîn bir bilgi edinemezdi.

Yakîn: “Hakîkate nisbeti yüzde yüz ola şey”dir. Üç kısımdır: İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakkâ’l-yakîn. İlki bilgiyle, ikincisi gözlemle, sonuncusu yaşayarak elde edilir. Fakat biz gaybî konuları yâni hakkâ’l-yakîni, (Allah’ın bildirdiğinden başka) Dünyâ’da yaşayarak bilemeyeceğimiz için, o âhirette gerçekleşecektir. Biz Dünyâ’da hakkâ’l-yakîni “Hak’kın bildirdiği kadar bilebilir ve yaşayabiliriz.

Kur’ân’da “yakîn” ile ilgili âyetler hep ölüm ve âhiret ile ilgilidir:

“Ve yakîn sana gelinceye kadar Rabbine ibâdet et” (Hicr 99).

“Sonunda yakîn (kesin bir gerçek olan ölüm) gelip bize çattı” (Müddesir 47).

“Sonra onu, gerçekten yakîn gözüyle (Ayne’l-yakîn) görmüş olacaksınız” (Tekâsür 7).

İlme’l-yakîn ve ayne’l-yakîn Dünyâ’da da fark edilip görülebilir. Fakat bunlar bile aslında tam mânâsıyla âhiretle ilgilidir. Çünkü ne de olsa insan, ilmi ve görmeyi de Dünyâ’da tam mânâsıyla yapabilecek kudrette değildir. Bir yazıda hakkâ’l-yakîn hakkında şunlar söylenir:

“Hakkâ’l-yakîn Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde geçmektedir. Bunlardan birinde, başta Kur’ân olmak üzere İslâmî gerçekleri yalanlayıp haktan sapanların cehenneme atılacağı belirtilirken kullanılmakta ve ‘meydana gelmesi kesin olan bir hususun fiîlen gerçekleşmesi’ mânâsına gelmektedir (el-Vâkıa 56/95). Diğerinde ise Kur’ân’ı yalanlayanların âhirette büyük pişmanlık duyacakları ve dolayısıyla azâba mâruz kalacakları haber verilirken bunun yaşanacak bir gerçek olduğu vurgulanmaktadır (el-Hâkka 69/51). Hakkâ’l-yakīn tabirinin hadislerde mevcudiyeti tesbit edilememiştir”.

Hakkâ’l-yakîn bilgiye ancak âhirette ulaşılır ve hakkâ’l-yakîn bilgi âhirette görülüp bilinebilir ancak. Dünyâ’da ise vahiy ile verilen ve vahyin bildirdiği kadar olan bilgidir.

“İnsan hakkâ’l-yakîn bir bilgi elde edemez” denildiğinde, tasavvuf ve bâtınîlik çöker ve yok olup gider. Çünkü bâtınîlik ve tasavvuf, insanın hakkâ’l-yakîn bir bilgiye ulaşabileceği ve ulaşması gerektiği” üzerine kurulmuştur. Tasavvufçular bâzı âyetleri aşırı yoruma boğarak ve tahrip ederek, insanın hakkâ’l-yakîn bir bilgiye ulaşabileceğini ispatladıklarını zannediyorlar. Zâten tasavvuf hep bunu yaparak kendine güyâ delil bulur. Hâlbuki ilgili âyetlerde apaçık bir şekilde hakkâ’l-yakîn bilginin sâdece Allah’a has olduğundan bahsedilir. Hz. Mûsâ ve Hızır kıssasında da insanın hakkâ’l-yakîn bir bilgiye ulaşmasının ve böyle bir bilgiye katlanabilmesinin imkânsızlığından bahsedilir. Hakkâ’l-yakîn tek bilginin vahiy olduğu gösterilir. Tabi tasavvufta insan -hâşâ- Allah kabûl edildiği için, zorunlu olarak hakkâ’l-yakîn bilgiye de ulaşılması gerekir. Seyr-i sülûkunu tamamlamış olanlar artık güyâ hakkâ’l-yakîn bir bilgiyle -hâşâ ve sümme hâşâ- Allah olarak konuşmaktadırlar. Zîrâ hakkâ’l-yakîn bir bilgiyle Allah’ta yok olmuşlardır. Hâlbuki zırvalığın varyasyonlarından başka bir şeyden bahsetmemektedirler ve yapmamaktadırlar.

“Allah’ı bilmek” demek “O’nu sınırlandırmak” anlamına gelir. Zîrâ insan sınırlandıramadığı şeyi, bilemez de göremez de. Hattâ insan, sınırlandırdığı bir şeyi bile tüm boyutları yâni üç boyutlu olarak bilip göremez. Bir tarafını görse diğer tarafı arkada ver karanlıkta kalır. İnsan bir şeyi aynı-anda tüm boyutlarıyla göremez. Bilmek de bir sınırlandırmadır. İnsan sınırlandır(a)madığı şeyi bilemez. Allah ise sınırlandırılabilecek bir varlık değildir. Bu nedenle de bilinmesi ve görülmesi söz-konusu değildir.

Allah’ın zâhir ve bâtın oluşu, “Allah yarattığı eserler ile zâhir” iken, “zâtının mâhiyetinin bilinemezliği ile bâtındır” demektir. Yoksa Allah’ın bir zâhir bir de bâtın bir varlığı ve yönü yoktur. Allah’ın zâhir yönü -hâşâ- “tüm varlık” değildir. Allah’ın zâtı ise, varlığın bâtını değildir. Allah yaratma sanatıyla, sünnetullahıyla, kânunlarıyla ve vahiylerle zâhirdir. Yoksa zâtıyla -en azından bizim anladığımız anlamda- zâhir değildir. Tasavvufçular Allah’ın zâhir olmasını “her-şeyin Allah olması” olarak yorumlamaktadırlar. Hâlbuki bu “sınırsız bir şirk”ten başka bir şey değildir.

“Bâtınî bilgi” diye bir bilgi de yoktur. Varsa da bunu sâdece Allah bilebilir. Vahiy “bâtınî” yada hakkâ’l-yakîn bir bilgi ise -ki öyledir-, bunu sâdece Allah bildirebilir. Müteşâbih âyetlerin te’vilini sâdece Allah’ın bilmesi bu nedenledir. Zîrâ insanın müteşâbih bilgiyi anlamlandırması imkânsızdır. Çünkü insanın formatı buna müsâit değildir.  İlim-sâhipleri ise ancak bunu tasdik ederler. Yâni, ilim-sâhipleri ancak, hakkâ’l-yakîn bilginin, tasavvufçuların bâtınî dedikleri mutlak bilginin sâdece Allah’a has olduğunu söyleyip tasdik ederler. Başka da bir şeye güçleri yoktur.

Kur’ân’ın bir zâhiri bir de bâtınî anlamı yoktur. Kur’ân -Allah’ın bildirdiği kadarıyla- ilme’l-yakîn olarak bilinir ve ayne’l-yakîn olarak pratiğe yâni amel-eyleme dökülür. Ama hakkâ’l-yakîn bir bilme olmaz. Kur’ân zâten “Hakkâ’l-yakîn Olan”ın gönderdiğidir.

Allah’ı bilmek için ne akıl yeter, ne sezgi yeter ne de başka bir şey. Zîrâ Allah bilinemez, bilmenin konusu da değildir. Zâten “bilen bilinenden üstün olacağı” için, Allah’ı bilen -hâşâ- Allah’tan üstün olmuş olur. Allah’ı bilmek, “O’ndan daha üstün hâle gelmek” yada en azından, “O’nunla aynı yüceliğe ulaşmak” anlamına gelir. Zîrâ O’nun bilebileceği her-şeyi insanın da bilmesi durumu söz-konusu olur. Tabi böyle bir şey imkânsız ötesidir. O hâlde ne olmalıdır?. Olacak olan şey, “Allah’a îman etmek”tir. Allah’a ancak îman edilebilir. Zâten Kur’ân da, üstün mü’minlerin, “bilenler ve sâlih amel işleyenler” değil, “îman edenler ve sâlih amel işleyenler” olduğunu söyler. Çünkü sâlih amel işlemek için Allah’ı bilmek değil, O’na iman etmek şarttır:

“Ancak îman edip sâlih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka” (Asr 3).

Allah’ın bilinecek olan yönü “zâtı ve mutlak varlığı” değil, “yaratma sanatı” ve varlığa koyduğu “sünnetullah denilen kânunları”dır. Bunları da “hakkıyla bilmeye” insan aklı yetersiz kalır. O hâlde insan, Allah’ın sanatı ve sünnetullahı hakkında ancak, Allah’ın bildirdiği ve aklının çapı kadarını bilebilir. Fakat îman da bilmeye yada idrâk etmeye çok farklı bir katkı yapar. O hâlde îman ne kadar artarsa idrâk da o kadar artacaktır.  Bu da, Allah’ı hesâba katmadan doğru bir bilgiye ulaşmanın imkânsızlığı yada yetersizliği demektir.

Biz bırakın “Allah’ı bilme”yi, gaybın konuları olan melek, âhiret, vahiy vs. gibi konuları bile idrâk edemiyoruz. Kaldı ki onları Yaratan’ı bilip idrâk edebilelim. İnsanın  varacağı en son idrâk, îmânın kazandırmış olduğu ferâsetle yapılan tefekkür ve idrâktir.

“Bilmek için bilmek” gerçek bir bilme değildir. Gerçek bilme, “eylem hâlindeyken” olur.

Tasavvufun “nefsini bilen rabbini bilir” sözü ve râsyonellerin, “evreni bilen Allah’ı bilir” gibi sözleri boştur. İnsanın kendini bilmesi, bilmek ile değil, “kendini tutmasıyla” olur. “Kendini bilmek”, “kendini tutmak” demektir. Kendini tutan “Allah’ı bilmiş” olmaz, “O’nun yoluna girmiş ve yolda istikâmet tutturmuş” olur.

Varlığı bilme yolunda olmak iyidir tabî ki ama bunları bilmek demek “Allah’ı bilmek” demek değildir. Zâten “Allah’ı bilmek” diye bir şey yoktur. “O’na hakkıyla kulluk etmek” vardır ki bu da “Allah’ın vahiyle bildirdiği kadarını bilmek” ve vahyin emrettiklerini “güzel örnekliğimiz” olan “Peygamberimiz’i örnek olarak yapmak”la olur. Tasavvuf ve bâtınîlik, varlığı bilince Allah’ın da bilineceğini zannetmektedir. Allah’ı bilmek düşüncesi, panteizm yada vahdet-i vücût teorisine göre “Allah’tan başka bir varlık yoktur” yada “varlığın tümü aslında Allah’tır” sapık ve şirk düşüncesiyle ortaya çıkmıştır. Her-şey -hâşâ- Allah olunca, “neyi bilirsen bil Allah’ı bilmiş olursun” düşüncesine gelinir. Oysa kâinatta yada varlığın hiç-bir noktasında Allah mutlak varlığı yada zâtıyla yoktur. Kâinatta yada varlıkta Allah, yaratma sanatı yada sünnetullahıyla vardır.

Allah bizi, idrâk etmemiz gereken kadar bir hakîkat ile sorumlu tutar. Zâten ötesine gücümüz yetmez. Bu hakîkate ise ancak vahiy ile ulaşılabilir ve vahiyle idrâk edilebilir. O hâlde hakîkat ancak Allah’ın bildirdiği kadardır. Tabi hakîkati bilmek demek onu “sâdece bilmek” demek değildir, hakîkati idrâk ettikten sonra onu dile getirip haykırmak ve onunla amel etmek de önemlidir ki hakîkat ancak o zaman kâlplere yerleşir ve tezâhür eder.

İslâm demek, “sınır” demektir. Bu, “haddini bilmek” sözüyle ifâdesini bulur. Haddinizi ne kadar bilirseniz, hakîkati de o kadar idrâk etmiş olursunuz. Tasavvuf ise, bilmek için kendini aşmayı ve -hâşâ- Allah olmayı şart koşar. Aksi-hâlde ne bir şey bilinmiş ne de şirkten kurtulunmuş olur. Tasavvufa göre Allah ol(a)mayanlar şirkten kurtulamazlar. Zîrâ her-şeyin Allah olduğunu bilmek bile bir yerden sonra yeterli değildir ve her-şeyin Allah olduğunu tam anlamıyla idrâk etmek için Allah olmak gerekir. Tabi bu, mümkün olacak bir şey değildir ve ancak bâtınîliğin ve tasavvufun zırvalıklarından biridir.

Allah’ı akılla bildiğini yada Allah’ın akılla bilinebileceğini zannedenler, O’na îman edemezler. Allah “akledilebilecek olan” değil, “îman edilecek olan”dır. Allah’ı bilmek, O’nun ne ve nasıl olduğunu bilmek”le olabilir. Bu imkânsızdır. O’nu bilince aslında O’nun bildikleri de bilinmiş olunacağı için, Allah’ı bilmek -hâşâ- “Allah olmak” anlamına gelir. Tasavvufun “imkânsız amacı” budur.

“Allah’ı yada İslâm’ı bilmek” demek onun “dâvâsını anlamak” demektir. O dâvâ üzere olmak demektir. Göklerde nasıl ki tek hâkim Allah ise, yeryüzünde de tek hâkim olanın Allah olduğunu bilmek ve bunu tüm Dünyâ’ya hâkim kılmak demektir. Zâten tevhid budur. Yoksa tevhid, tasavvufun zannettiği gibi “her-şeyi Allah olarak kabûl etmek” demek değildir. Dâvâyı bilmek ve idrâk etmek için ise, Kur’ân’ı ve Sünnet’i iyi bilmek gerekir ki bu da en kemâl şekilde amel-eylem hâlinde bir biliş ile olur. Kur’ân’ı bilmek yetmez, “Kur’ân’ı hakkıyla bilmek” gerekir ki bu, amel-eylem hâlinde iken olur ancak. Okuma-araştırma ile bir şeyin ne olduğu “tam anlamıyla” bilinemez. Tam anlamıyla bilinebilmesi için o şeyi “yaşamak” gerekir. Bilmek, yaşamaktır. “Bilmek”ten ziyâde “yapmak” önemlidir çünkü.

“Mûsâ tâyin edilen sürede gelince ve Rabbi O’nunla konuşunca: ‘Rabbim, bana göster, Seni göreyim’ dedi. (Allah:) ‘Beni aslâ göremezsin, ama şu dağa bak; eğer o yerinde karar kılabilirse, sen de beni göreceksin’. Rabbi dağa tecelli edince, onu param-parça etti. Mûsâ bayılarak yere düştü. Kendine geldiğinde: ‘Sen yücesin (Rabbim). Sana tevbe ettim ve ben îman edenlerin ilkiyim’ dedi” (A’raf 143).

“Gözler O’nu idrâk edemez; O ise bütün gözleri idrâk eder. O, latif olandır, haberdar olandır” (En-âm 103).

Demek ki, Allah görülemez, görülemeyeceği için de bilinemez. O’na ancak îman edilir ve geriye Hz. Mûsâ gibi: “Sen yücesin (Rabbim). Sana tevbe ettim ve ben îman edenlerin ilkiyim” demek kalır. Hz. Ali de: “Ben O’nu bilememekle bildim” der. Allah’ı bilip idrâk etmek, O’nu bilip idrâk etmekten âciz olduğumuzu bilip idrâk etmekle olur.

İnsan bildiği şeyden pek de korkmaz, bilmediği şeyden ise çok korkar. İşte bu nedenle Allah korkusunun nedeni, O’nun bilinemeyeceğinden dolayıdır?. Tasavvufçular ise güyâ Allah’ı bildiklerini ve O’na ulaştıklarını zannettikleri ve varsaydıkları için ukalâca tavırlar göstermektedirler. Her-şeyi bilmek yada bildiğini zannetmek kişiyi ahlâken gevşetir. Tasavvuf, her-şeyi bildiğini yada bilinebileceğini zannetmekle ahlâken gevşemiştir. Tasavvufa göre her-şey yada herkes -hâşâ- Allah olunca, ahlâka pek de gerek kalmıyor. İyi ile kötü, güzel ile çirkin, küfür ile tevhid, ahlâk ile ahlâksızlık ve adâlet ile zulüm arasında fark kalmıyor.

Gazali, Allah’ın son ve mutlak mâhiyeti hakkında bilinemezciliği (agnostisizm) kabûl ederek, O’nun ancak insanla ilişkisi ve kendisini ona açması (vahyetmesi) ölçüsünde bilinebileceğini belirtmiştir.

Her-şeyi bilmek, (gnostizm-mârifet) “Allah gibi bilmek” anlamına gelir. Her-şeyi bilebilecek olan sâdece Allah olduğu için, insan her-şeyi bilemez ki en çok da gaybı ve Allah’ı bilemez. Üstelik bilen “özne”, bilinen ise “nesne” olur. Allah’ı bilmek -hâşâ- “O’nu nesneleştirmek” anlamına gelir ki tasavvufun Allah’ı bilme ameliyesi, O’nu insana benzeterek yada insanı Allahlaştırarak yapılmak istenmektedir. Tasavvufa göre insan ne kadar Allahlaşırsa, O’nu o kadar iyi bilecektir. Tasavvufçular, “Allah’ın birliği”ni idrâk edemeyince, “Allah ile bir olma” düşüncesini ortaya atmıştır. “Allah ile bir olunca O’nu bilmiş oluyorsun” derler. Çünkü “Allah’ı ancak yine Allah’ın kendisi bilebilir”. Allah ile bir olmak, “Allah olmak” demek oluyor. Allah’ı akılla bilemeyeceklerini anlayan tasavvufçular, aklı inkâr ettiler ve yerine “sezgi”yi koydular. Böylece sezerek -güyâ- her-şeyi bilmeye başladılar(!).

Tasavvuf yanılgı kabûl etmez. Çünkü -güyâ- bilgi kendilerine aracısız şekilde, aynen vahiy gibi direkt olarak Allah’tan tecelli eder. Direkt olarak Allah’tan alınan bilgide bir yanılgı olmaz derler. Bir yazıda bu bağlamda şunlar söylenir:

“Mutasavvıflar da şimdiye değin tanımlamaya çalışılan bilgi-türü olan kazanılmış (kesbî) bilgiye karşılık, ledünnî bilgiyi (bâtınî/tasavufî sezgiyi) öne çıkarmışlardır. Onlara göre ledünnî/tasavufî bilgi: ‘Kalbin Allah’ın nûruyla aydınlanmasıdır ve bu bilgi sufinin kazancı değil, Allah’ın lütfudur. Buna göre, tasavufî bilgide yanılma yoktur!. Bilgi doğrudan ilâhi kaynaktan alındığı için (hattâ ilâhi bilginin kendisi olduğu için) doğruluğu kesinlik ifâde etmektedir. Bu konuda kategorik olarak bilginin en üst değeri olan hakkâl-yakîn ögesini kendi anlayışlarına göre çarpıtan tasavvufa göre Hakkâl-yakîn bilgi: ‘Kulun Allah’ta fâni olması ve O’nunla yalnız ilmen değil, hem ilim, hem müşâhede, hem de hâl îtibâriyle bekâ (ebedîlik, sonu olmama) bulmasıdır. İç müşâhede yoluyla elde edilen apaçık bilgidir.

Tasavvufçular, mârifet (gnosis) nazariyesi yâni rûhânî tecrübeye dayanan bilgiyle Allah’ın bilinebileceğini söylerler. Sezgilerle -güyâ- kendilerine gelen tecellilerle Allah’ı bilebilmektedirler. Tabi bunun nasıl olduğunun mantıklı açıklamasını hiç-bir zaman yapamadıkları ve yapamayacakları için -ki tasavvuf sürekli olarak Allah’ın niteliği hakkında konuşmasına rağmen- bir arpa-boyu yol bile alamamışlardır. Akla-mantığa uygun bir açıklama ve bir târif ortaya koyamamışlardır. Zâten böyle bir şey imkânsızdır. Tasavvufçular bu konuda delil olarak ancak kendi iddiâlarını gösterebilirler. Fakat kişinin kendi iddiâsının delil olması söz-konusu bile değildir. Mârifet nazariyesine bağlı olan tasavvufçular, yanılmaktan kesin olarak uzak ve mâhiyeti îtibâriyle de zihnî bilgiden tam anlamıyla farklı olan ve ıslaha gerek göstermeyen bir bilme-tarzına sâhip olduklarını öne sürerler. O yüzden de bilmenin ne olduğu ile ilgili bir açıklama yapmazlar. Taftazani bu konuda şöyle der: “Tasavvufî sezgi, sâdece onu yaşayanlar için geçerlidir, başkaları için değil”. İyi de, bana ne o zaman sizin bilmenizden!. Gidin, şeytanı da aranıza alarak kendi-kendinize boş-boş konuşun durun. Ne diye “en üstün bilgi tasavvufun bilgisidir” deyip duruyorsunuz ki?. Açıklanamayan bilgi “bilgi” bile değildir.

“Allah hakkında değil, Allah’ın yaratıkları üzerinde düşünün” şeklinde bir hadis vardır. Zîrâ insanın aklını Allah üzerinde kullanması hem imkânsız, hem de günahkâr bir eylem şeklidir.

Tasavvuf felsefesi, Kur’ân’dan çıkarılmış bir felsefe değil, Kur’ân’a giydirilmeye çalışılan bir felsefedir. Çünkü tasavvufun çıkış-noktası, “İslâm” demek olan Kur’ân ve Sünnet değildir. Tasavvufçular, Kur’ân’ın kadrini bilememişlerdir. Tasavvufî bilgi faaliyetiyle ancak köksüz ve bâtıl bâzı bilgiler oraya çıkar ve o bilgiyle Allah’ı bilme yoluna girerler. Tasavvufun ulûhiyet anlayışı vahiy-merkezli olarak özgün değildir ve tamâmıyla eklektiktir.

Tasavvufçular, vahiy-merkezli olmadıklarından dolayı Kur’ânî bütünlüğü göremedikleri için, Allah hakkında ancak zan ürettiler ve sapık bir sonuca varırlar. Kur’ân insanlara “Allah’ın hâlis kulları olun” (Âl-i İmran 79) derken, tasavvuf ise “Allah olun” der. Allah’ın böylece bilinebileceğini zanneder. Hâlbuki bu söylem, Allah’tan uzaklaşmış olmanın bir göstergesi ve cezâsından başka bir şey değildir.

“O’nun benzeri gibi olan hiç-bir şey yoktur” (Şûrâ 11) ve “O, doğurmamıştır ve doğurulmamıştır” (İhlâs 3) gibi âyetlere rağmen hâlen “Allah’ı bilmek” konusunu işliyorlar ve Allah’ı bilebileceklerini ve bildiklerinde de -hâşâ- Allah olacaklarını zannediyorlar. Zîrâ “Allah’ı ancak yine Allah’ın kendisi bilebilir” demektedirler. Zâten “nefsini bilen rabbini bilir” sözü bu anlamı verir.

İnsanın görevi, Allah’ın zâtını ve mutlak varlığını bilmek değildir ve zâten bunu yapabilmesi söz-konusu bile değildir. Bu konuda bir şeyler bildiğini zanneden tasavvufçuların bildiği şeyler, şeytanın kendilerine fısıldadıklarıdır. Şeytanın vahyini “tecelli” adı altında bâtınî ve hakkâ’l-yakîn bilgi zannetmektedirler.

Tasavvufçulara, çok sevdikleri Kehf Sûresi’nden bir âyet hatırlatalım:

“De ki: Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrâna uğrayacak olanları size haber vereyim mi?. Onların, dünyâ hayâtındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar. İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyâmet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız. İşte, inkâr etmeleri, âyetlerimi ve elçilerimi alay konusu edinmelerinden dolayı onların cezâsı cehennemdir” (Kehf 103-106).

Bu konuda agnostik (bilinemezcilik) düşünceye sâhibiz. Zîrâ gayb, “bilinebilecek” bir konu değildir. Gayb, bilmeyle değil, îmanla-inanmayla ilgili bir alandır. Bu nedenle Gnostisizm’in (bilinircilik) yanlış olduğunu söylüyoruz  Çünkü îman ile gnostisizm ve agnostisizm bir-arada bulunamaz.

Bir şeyin “ne olmadığını” söylemek, “ne olduğu”nu tanımlamaktan daha kolaydır. Allah hakkında, O’nun ne olduğunu araştırmakla değil, ne olmadığını fark etmekle bir idrâke ulaşabiliriz.

Biz Allah’ın “ne olduğunu” değil “ne olmadığını” bilebiliriz, “ne olmadığını” bildikçe de, hiç-bir şeyin O olmadığını ve O’na benzemediğini, böylece O’nun bilen(e)meyeceğini idrâk ederiz. Bu bağlamda Sokrates, Tanrı için şunu söyler: “O ne olduğunu bilmediğim, ne olmadığını bildiğimdir”.

Yunan düşüncesinde Tanrı, kelimenin tam anlamıyla “yaratıcı” değildir. Zâten Deizm’in yaygınlaşması da bu nedenledir. Tanrı “yaratıcı” olmayınca, O’na duâ ve ibâdet ve kendisine adanmak çok da mantıklı değildir. İşte felsefe olarak Yunan düşüncesi ve Plotinosçuluk’la buluşan tasavvuf da, “O’na adanıp hakkıyla kul olmak” yerine, Allah’ı bilmeye ve bulmaya yönelmiştir. O’nu bulmak ve bilmek ise, “kendini bilmek” ve “doğayı bilmek”le olur düşüncesi vardır. Çünkü tasavvufa göre her-şey, vahdet-i vücûd düşüncesi bağlamında ve “lâ mevcûde illallah”, “Allah’tan başka mevcut-varlık yoktur” inanışına göre birdir ve her-şey -hâşâ- Allah’tır. Seyr-i sülûk ile ulaşılmak istenen yer de burasıdır. Sonuçta “insan, kendisinin ve her-şeyin zâten Allah olduğunu bildiğinde ve gördüğünde, Allah’ı da bilmiş olacaktır” derler.

Aslında Allah’ın bilinemeyeceğini anlayan tasavvufçular, bunu, kendi ana-teorilerinin (Allah’tan başka fâil ve mevcut yoktur) yıkılacağı korkusundan dolayı kabûl etmek istemeyince, “Allah’ı zorla bilmeye” çalışmakta ve bu uğurda şirke ve küfre dönüşen tutarsız ve sapık fikirler ortaya atmaktadırlar.

Peki, insanın bilmesi ve yerine getirmesi gereken en doğru şey nedir?. Allah’ın insana emrettiği şey şudur:

“Ey îman edenler!, sizi acı bir azabdan kurtaracak bir ticâreti haber vereyim mi?. Allah’a ve Resûlü’ne îman edersiniz, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Bu, sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz. O da sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki güzel konaklara yerleştirir. İşte büyük mutluluk ve kurtuluş budur” (Saff 10-12).

Kurtuluş, tasavvufçuların zannettiği gibi “Allah’ı bilmek” ile olmaz. Zâten bu imkânsızdır. İnsan “Allah’ı bilme”nin ne olduğunu bile bilemez. Şeytan bu yolda olanları derin bir gaflete sokmuştur. Onları hayatları boyunca “Allah’ı bilmek” yoluna sokmuştur ama bir arpa-boyu yol bile alamamışlardır-alamazlar. Şu da var ki Allah’ı bilmeyi istemek, nefsin tatmin bulmak istemesi nedeniyledir. Fakat kâlpler ancak Allah’ın zikri olan Kur’ân ile tatmin bulur. Nefs bir türlü Allah’ın istediği ve emrettiği bir hayâtı yaşamak istemediği ve İslâm’ın sorumluluklarını ve zorluklarını göze alamadığı için şüphe içinde “Allah’ı bilmek” yolunda gider. Böylece şeytan insanları “Allah ile aldatmaya” devâm eder durur:

“Ey insanlar!, hiç şüphesiz Allah’ın vâadi haktır; öyleyse dünyâ hayâtı sizi aldatmasın ve ‘aldatıcı’ (şeytan) da, sizi Allah ile aldatmasın” (Fâtır 5).

“İnsan aşkın Tanrı’yı ve aşkın Birliği bilebilir, çünkü insan ‘tanrı sûretinde’ yaratılmıştır. Burada doğal bir sınır vardır; insan ‘insan olarak’ hakîkati kavrayamaz” derler. O yüzden Allah’ı bilebilmek için -hâşâ- insanlıktan ilahlığa adım atılmış olması gerekir ki “seyr-i sülûk” ile amaçlanan şey budur.

Tasavvufta en yüce amaç “Allah’a hakkıyla kul olmak” değildir. Hattâ bu şirktir. Çünkü böyle olunca ortaya bir “Allah” ve bir de “kul” çıkacaktır ve ikilik olacaktır. Bu nedenle tasavvufta en yüce amaç “Allah olmak”tır. Bu bağlamda çok anlatılan bir zırvalık vardır: “Süryanos, Mevlâna’nın öğrencilerinden biridir. Bir-gün ulu-orta konuşmaları yüzünden yakalayıp Kadı’nın huzûruna çıkarırlar. Kadı sorar: ‘Sen Mevlâna’ya Tanrı diyormuşsun, doğru mu?’. Süryanos, açık sözlülükle: ‘Yalan!’ der, ‘ben Mevlâna’ya Tanrı demedim, Tanrı’yı yaratandır’ dedim. Tanrı benim!; ama bunu yıllardır bilmiyordum, bana Tanrı olduğumu Mevlâna öğretti’. Süryanos’u çıldırmış sanarak serbest bırakırlar. O da gidip olan-biteni Mevlâna’ya anlatır. Mevlâna: ‘Kadı’ya deseydin ki’ der, yazıklar olsun sana, eğer sen de Tanrı olamadıysan!”.

“Âdemlikten yâni insanlıktan çıkmadan sırlara eremezsiniz” derler. O sır ise “insanın Allah olduğu”dur. “Allah olmak için insanlıktan çıkmak” gerektiğini söylerler. Oysa insanın yaratılış amacı “Allah olmak” değil, Allah’a “hakkıyla kul olabilmek”tir ki bu da ancak “insan kalınarak” olabilir.

“Kâinât ezelîdir-ebedîdir” düşüncesiyle kâinâtı ilahlaştırarak ve “kâinât Allah’tır” (Vahdet-i Vücûd) diyerek Allah’ın bilinmiş olacağını söylüyorlar. “Allah’ı bilmek demek, kâinâtın tümden Allah olduğunu bilmek demektir” diyerek panteizmi ve panenteizmi güncelleştirirler. Bu durumda yaratılan her-şey ilahtır ve insan da bunu idrâk eden “zât”tır. Oysa insana ancak “kul” olmak yaraşır. Bu bağlamda Aliya İzzetbegoviç: “İnsan olmak ve insan kalmak, Allah’a ve kendimize karşı sorumluluğumuzdur” der.

“Allah, dıştan değil, içten bilinebilir, çünkü Allah: ‘Ben size şah-damarınızdan daha yakınım’ der” derler. Fakat “Ben size şah-damarınızdan daha yakınım” demek, “hadi Ben’i bilin” demek değildir. Allah’ın bize şah-damarımızdan daha yakın olması, O’nun “zâtıyla yakın olması”yla değil, “yaratma özelliği (hâllâk) ile yakın olması”yla alâkalıdır. Zâten Allah sâdece insanda değil, kâinatta bile “zâtıyla” yoktur ve yaratıcılığı, sanatı ve sünnetullahı ile vardır. Çünkü kâinât yok-olucudur, Allah ise bâkîdir. Allah “yok olucu” olmadığından dolayı, yok olucu bir şeyde yada yok olucu bir yerde bulunamaz. Zîrâ yok olucu olan şey yok olduğunda -hâşâ- Allah da yok olmuş olur. O hâlde O’nu insana yada kâinâta bakarak bilmek mümkün değildir.

Yine; “Allah’ın akıl ile değil de metafizik sezgi ile bilinmesinden” bahsederler. Fakat sezginin sezdiği, sezgiden başkası değildir ki bunun için bir çaba harcamaya çok da gerek yoktur. Herkeste sezgi doğuştan vardır. Allah aklî ve sezgisel bir şey olmadığı için O’nun akıl yada sezgiyle bilinmesi de mümkün değildir. Çünkü Allah’ın bilinmesi mümkün değildir. O’na îman edilir ve îmâna uygun amel ve eylemde bulunulduğunda Allah kulundan râzı olur ki zâten insanın amacı “Allah’ı bilmek” değil, O’na hakkıyla kulluk yaparak O’nun rızâsını kazanmaktır.

“İnsan Allah’tır yada (teo-morfik) ‘Allah biçimli’dir veyâ ‘Allah’tan dönme’dir” denir. “İnsan işte bunu tekrar bilince yâni Allah olduğunu seyr-i sülûk ile tekrar idrâk edince, dolayısıyla kendini-nefsini bilince Allah’ı da bilmiş olacaktır” derler. Oysa bu düşünce Evrim Teorisi’nde dile getirilen “insan hayvandır” sözünün zıddından başka bir şey değildir. Belki de Evrim Teorisi ilhâmını buradan almış ve işi tersine çevirmiştir.

Bir yazıda şunlar söylenir: “Bir şeyi tanımlamak demek ‘o şeye bir sınır çekmek’ demektir. Özellikle rasyonel düşünce söz-konusu olduğunda, ifâdeler ne derece sınırlandırılıp biçim kazandırılırsa, söz-konusu şey o derece iyi tanımlanmış kabûl edilir. Öte-yandan doğası gereği herhangi bir sınır kabûl etmeyen Mutlak ve Sonsuz olan, rasyonel olarak kavranamaz. Çünkü Mutlak ve Sonsuz olan sınırlandırıldıkça mâhiyeti ve özü anlaşılmaz hâle gelir”.

İnsanın Allah ile ilişkisi özne-özne ilişkisi olamaz, Allah-kul ilişkisi olabilir ancak. Kul, Allah’ı bilmekle değil, O’na îman etmekle mükelleftir. Çünkü kul-Allah ilişkisinde Allah kulunu çok iyi bilirken, kul ise Allah’ı, ancak O’nun bildirdiği kadar bilebilir.

Ateistler de sürekli olarak “Allah’ın bilin(e)memesini” söz-konusu ediyorlar. Allah’ı inkâr etmelerinin nedeni, O’nun görülememesinde ve bilinememesinde görüyorlar. Hâlbuki Allah, “bilinebilecek” olan değil, “îman edilecek” olandır.

Peki kesin ve mutlak anlamda bilinemeyecek olan bir şeyi yada varlığı inkâr etmek mi, yoksa o şeye îman etmek mi daha mantıklıdır?.

Ey insan!; ne olduğunu kesin olarak bildiğin şeyler içinde senden daha üstün olan bir şey var mı?. Ne olduğunu kesin olarak bildiğin şey senden daha üstün olamaz. Bu nedenle senden daha üstün olan bir şeyin ne olduğunu “kesin ve mutlak olarak” bilemezsin. Allah her-şeyden üstün olduğu için O’nu, Onun bildirdiğinden fazla bilemeyiz. Çünkü insan, bir şeyi bildiği anda bildiği şeyden daha üstün olacağı için, Allah’ı bildiği anda -hâşâ- O’ndan daha üstün olmuş olur. Fakat insan Allah’tan daha üstün değildir. O hâlde insan, -O’nun bildirdiğinden başka- Allah’ı kesin ve mutlak anlamda bilemez. Demek ki Allah, “bilinebilecek olan” değil, “îman edilecek olan” varlıktır.

Yaratılmış olanlar Yaratanı’nı bilemezler. O yüzden O’na îman etmek zorundadırlar.

Ey insanlar!; Allah bizden, imkânsızı yâni “Kendisini bilmeyi” değil, “güzel örneklik” olan Peygamberimiz gibi, emrettiği şekilde yaşamamızı ve cenneti hakketmemizi istemektedir. Gerisi “lâf-ı güzaf”tır.

Allah’a akıl-sır ermez vesselam.

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

 

Etiketler
Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir