GenelYazarlardanYazılar

TAYVAN ÜZERİNDEN ÇİN-ABD GERGİNLİĞİ VE Bölgesel-Küresel Denge Arayışı

‘Sistemi kuran sistemi yönetir!..’

Malum biri diğerinin devamı iki dünya savaşı sonrası kurgulanmış ve bir süredir değişim süreci yaşayan verili küresel ve bölgesel sistemin temel esası, “güçlü”nün haklı kabul edilmesidir. Bahse konu sistemin kurucu ortaklarından biri olan Siyonistler, önce zamanın “büyük şeytanı” İngiltere’nin açtığı alanda hızla “proje”lerini sahaya yansıtmak için adımlar attılar. II. Dünya Savaşı sonrası kurulan/revize edilen küresel sistem içinde de söz konusu güçler, her türlü terörü, insanlık dışı uygulamaları bölgemizde tekrarladılar. Dahası kendilerinin ırkçı güçlerin soykırımına uğrattığını iddia edenler, -küresel sistemin koruması altında- Filistin/bölgemizde adeta bir soykırım uygulamaktan geri kalmamaktalar. Üstelik bu azgın küresel güç, katliamları/sapkınlıklarıyla ilgili kendilerine “ayna tutulması”nı da yasaklayacak “ayrıcalıklı teröristler” olarak yıllardır zulümlerine devam ederlerken ciddi bir engelle de karşılaşmadılar. Kendilerini İslam ile tavsif eden yapı ve (güya) devletler de küresel güçlerin vesayeti altında , konjonktürel tepkilerin ötesine geçemediler, “ilkesel ve ahlaki duruş” göstermeyi kendi çıkarlarına uygun görmediler…

‘Güçlünün haklı görüldüğü’ malum küresel yapıda başat güçler ve onların kurguladıkları BM’nin doğrudan ve dolaylı desteğini alan Terör devleti İsrail, Batı ile kesişen çıkarların da açtığı alanda zulmünü kesintisiz devam ettirmektedir… Konjonktürel şartların ortaya çıkardığı iniş-çıkışlara rağmen mevcut zulmün niteliği değişmedi!.. Her ne kadar İran Devrimi sonrası dünyada esen rüzgar ve belirli bir dönemde İmam Humeyni’nin dirayetiyle gündeme taşınan güçlü beklentiler söz konusu olmuşsa da maalesef devamı getirilemedi… Yine bir süre sonra gündeme gelen malum “proje”nin stratejik öneme sahip ortağı (ılımlı) Laik-Demokratik Batı referanslı Türkiye’nin politikalarına ümit bağlanıldı. Daha doğrusu ABD-Türkiye-İsrail üçlüsünün bölgedeki stratejik ortaklıklarının doğuracağı atmosferle zulmün niteliğinin değişeceği beklentisi öne çıktı. Zira bölge coğrafyasının ve Müslümanların kontrolü için gündeme taşınan malum proje ve bu projenin “Kontrollü Demokratik Değişim Stratejisi” yeni beklentileri ortaya çıkarmıştı: Hard power/kaba güç yerine soft power/yumuşak güç ile küresel güçlerin hedeflerine ulaşma zorunluluklarıydı bu beklentiyi doğuran… Ne var ki bu dönem de uzun sürmedi. Küresel güçler/ABD’nin strateji değiştirmesiyle Türkiye-ABD ilişkilerinin yeni dönemi de uzun sürmedi. Daha açık bir ifadeyle Türkiye, güvenlik ve gelecek kaygılarıyla, bir yol ayrımına zorlanır. Ve Türkiye, bu zorunlu tercihini, yumuşak bir geçişle, dengeci bir politikayla zamana yayarak bir çıkış arayışını tercih edecektir.Şüphesiz bu strateji değişiminin sonuçları İsrail’in  bölgedeki faaliyetlerine de yansıyacaktı ve öyle de oldu.Hatta süreç içerisinde, -daha önce “gizli” müttefik- Körfez Ülkeleri, İsrail ile aleni müttefik haline gelirler.ABD hakemliğinde malum ülkelerle İsrail arasında “İbrahim Anlaşması” adı altında yeni bir süreç başlatılır.Lakin küresel ve bölgesel değişimin dinamikleri ve yeni denge arayışları, bu süreci de kadük hale getirir…Uluslar arası aktörler -ki bunlara yenileri hızla eklenmektedir- arasındaki hegomonik strateji savaşları ile yeni eğilimleri gündeme taşır…

Velhasıl herkesin gözü önünde katledilen, toprakları işgal edilen Filistin’deki mazlumlar ve kimliklerinin gerektirdiği duruşu/örgütlenmeyi başaramayan “Müslümanlar”/Müslim-Müminler bu fasit döngüden çıkışın “Nebevi Yol” olduğunun farkında olsalar da etkili değiller.Bunların yanında hala geçersiz olduğu görülen hamaset soslu söylemlerini tekrar eden bir “kitle” de söz konusudur.Bunlar, -İslam’ın temel ilkeleriyle hiç alakası olmayan- sorunlu din anlayışları/duruşlarıyla, (sözde) İslam ülkeleri , Müslümanlar, en vahimi de ne anlama geldiğini bir türlü kavrayamadıkları “ümmet” gibi itikadi ve ameli/ “siyasi” boyutlarıyla stratejik öneme sahip bir kavram üzerinde gevezelik yapmaya devam ediyorlar.Ne yazık ki!..

 Tayvan Üzerinden ABD-ÇİN Gerginliği…

Tayvan üzerinden ABD-Çin gerginliği mi? yoksa “Güç”ün Batı’dan Doğu’ya doğru kayma sürecinde “Doğu”nun en büyük küresel gücü Çin’i durdurma planlarının ön hazırlıkları mı? Bir başka ihtimal de Çin’in, bir süredir tam kontrolüne almak istediği Tayvan ile ilgili hazırlıklarının bir yansıması olarak mı okumak gerekiyor? benzeri yaklaşımları doğru değerlendirebilmek için öncelikle aşağıdaki gerçekliklerin farkında olmak gerekir:

  • Asya- Pasifik’te birçok büyük güç söz konusu. Bu nedenle Ukrayna krizinde olduğu gibi bir senaryo/değerlendirme çok da isabetli bir okuma olmayacaktır…
  • Batı’da askersizleştirilen Almanya gibi Asya-Pasifik’te Japonya’nın konumu ve misyonunu, ayrıca -milyarın üstünde nüfusa sahip ve nükleer gücü olan- Hindistan’ı, keza bölgedeki stratejik önemi yanında nükleer güce de sahip Pakistan ve daha önce Pakistan’ın bir parçası olan Bangladeş gerçekliğini unutmadan bir analiz yapmak gerekir…
  • “Yeni denge arayışı süreci”nin gidişatı ve bu süreci Çin’in de “çok kutuplu” olarak tanımlıyor olması bizce dikkate değerdir…
  • Enerji ve emtia krizinin küresel düzlemde etkisini devam ettirme ihtimali ve Çin’in –henüz hedeflediği düzeye gelememiş olsa da- Rusya gibi “ambargo”lar yoluyla köşeye sıkıştırma düşüncesinin de pek anlamlı olmaması. Hatta böyle bir teşebbüsün ABD/Batı için ters etki yapabilme ihtimali ve bunun gibi…

Tüm bunlar göstermektedir ki ABD-Çin gerginliğini, Ukrayna üzerinden ABD-İngiltere/Batı-Rusya gerginliği ile kıyaslamak mümkün değildir.Lakin ABD yönetiminin, -bizde kuvvetler ayrılığı mevcut- Pelosi’nin Tayvan ziyaretini, yönetim olarak, doğru bulmuyoruz, söylemiyle yumuşatma girişimlerine karşın ABD’nin, bölgemizde ve Avrupa’da uyguladığı –“Kaos stratejisi”ni – Asya-Pasifik’e de taşımak istediği bilinmektedir.Buna karşın Çin yetkililerinin de askeri tatbikatlar başta olmak üzere bir çok adım ile ABD’ye karşılık vermesi de göstermektedir ki bir “süper güç” olarak Çin de Tayvan’ı tam olarak kendi topraklarına katmak üzere fırsat kollamaktadır.Her ne kadar Tayvan’ın statüsü ile ilgili bilgiler tarafların eline net bir argüman vermese de unutmamak gerekir ki hala güçlünün haklı olduğu bir dünya dengesi veya dengesizliği cari durumda…

Tayvan’ın başkenti Taipei nüfusu yaklaşık 24 milyon… Toplam asker sayısı 1.681.500, aktif asker sayısı 170.000…Tayvan’ın petrol rezervi 2.380.000 varil, petrol üretimi 200 varil, petrol tüketimi 962.400 varil… Çin Halk Cumhuriyeti Tayvan’ı anakaradan ayrılmış bir ili olarak görürken aynı zamanda bu ülkeyi “de facto” olarak da yönetmektedir…

1950’li yıllarda çatışan her iki taraf, 1980’li yıllardan beri kademeli bir şekilde ekonomik olarak, yakınlaşma süreci yaşamaktadırlar. Özellikle Ekonomik İşbirliği Anlaşması(EFCA)’nın imzalanmasıyla söz konusu yakınlaşma daha da genişlemiştir. Ancak 2016’dan beri Tayvan’ın kendi bağımsızlığını ilan etme fikrini dile getirmesiyle güven problemi tekrar gündeme taşınmıştır… Ülkede dini çeşitlilik çok yüksektir. En yaygın iki din, Budizm ve Taoizm’dir. Hiristiyanlık ve Müslümanlık da yaygındır…

Tayvan, kendi para birimi, silahlı kuvvetleri, anayasası, seçilmiş Cumhurbaşkanı olan bölgenin bağımsız bir ulus devleti olarak görülmesi gerektiğini ifade ediyor…1895 tarihli ilk Japonya-Çin Savaşını kazanan Japonya hanedanının kontrolüne girdi Tayvan. II. Dünya Savaşı’nda Japonya, yenilgiye uğrayınca bölgenin kontrolünden feragat etmek zorunda kaldı. Sonrasında Çin’deki iç savaş sırasında, -Çin’de çatışan- güçlerden biri 1949’da Tayvan’a iltica etti. Ve bunlar azınlık olmalarına rağmen Tayvan yönetiminde etkili oldular…

Son planda, Çin Tayvan’a “tek ülke iki sistem” seçeneğini sunar. Ve büyük oranda özerklik vaat eder. Hatırlanacağı üzere 1997 yılına kadar bahse konu sistemin hakim olduğu Hong Kong, belirli bir süre sonra Çin yönetimine bağlanır. Aynı zamanda 1991-2021 arasındaki reel-politik gelişmeler Tayvan ekonomisinin artık Çin’e bağımlı olduğu izlenimini vermektedir…

Tayvanlılar’ın çoğunluğu bağımsızlıktan yana. Lakin bağımsızlık sürecinin çatışma olmadan yürütülmesini istemektedirler… Ve bugün bağımsız bir ülkenin karakteristik özelliklerine sahip gözükse ve Çin’den farklı bir sistem ile yönetiliyor olsa da Tayvan’ın statüsü net değil…Türkiye de hangi gerekçeyle olursa olsun, Tayvan’ı resmen tanımıyor!..

Erdoğan-Putin, Soçi’de -17 günde 2. Kez- Görüştüler

Hemen “monşer”ler/radikal batıcılar, kaygılanmaya başladılar. Müstemlekeci zihniyetleriyle şu soruları gündeme taşıdılar. Türkiye-Rusya ilişkilerinin ulaştığı aşama, Türkiye-ABD/AB ve/veya Türkiye ile NATO ilişkilerini nasıl etkiler?Efendim Türkiye eksen mi değiştiriyor? vesaire. Hangi dünya görüşüne, değerler sistemine inanırsan inan bu ülkede/bölgede yaşayan ve müstemlekeci kafaya sahip olmayan her insan, söz konusu zihniyetin Batı merkezli yaklaşımlarını soğukkanlılıkla karşılayamaz. Zira bunlar, ABD/AB’nin, -yıllarca vesayet altında tuttukları- Türkiye’ye nasıl düşmanca davrandıklarını, “uzadıkça budanan, kurudukça sulanan” müstemleke muamelesi yaptıklarını ne çabuk unutmaktalar. Küresel güçler ve güya uluslararası savunma paktı olarak niteledikleri NATO’nun Türkiye’ye düşmanlıklarını hatırlama gereği bile duymadan, “Efendim, ‘NATO 2020 yılında Rusya’yı, hemen akabinde de Çin’i düşman ilan etti!’ diye kaygılanmaya başladılar. Ne değişen dünya ve bölge şatlarında Türkiye’nin, -hem de sistem içinde kalarak- denge politikasıyla çıkış aradığı, ne de ABD/AB’nin, başta terörü kullanarak, Türkiye’nin güvenliği ve geleceğini nasıl tehdit ettiği gerçekliğiyle hiç ilgilenmediler. Hatta yakın bir zamanda gündeme gelen 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle açığa çıktığı üzere, Türkiye’nin güvenliği ve geleceğini tehdit için örgütledikleri, her türlü terör örgütlerini derin mahfillerde nasıl koordine ettiklerinin üstünü örterek, arsızca konuşmaya devam etmekteler…

Bilindiği gibi NATO üyesi Türkiye ile ABD arasındaki stratejik farklılık/gerginlik(2011-2015) yıllarından sonra başladı. Strateji değişiminden /Kaos stratejisinin sahaya yansımaya başlamasından hemen sonra ABD ve müttefiklerini Irak-Suriye ekseninde Terör/(PKK-PYD) Koridoru’nu oluşturmak istediler.2016’nın 15 Temmuz’unda da NFETÖ’nün asker ve polis içindeki kripto yapılanmasıyla birlikte darbe kurgulayan da ABD/Batı idi… Hatta malum odaklarca kurulup önü açılan bir “terör örgütü”nü, bir başka “terör örgütü” ile (güya) savaştırıp meşrulaştırmak isteyen de aynı odaklardı.Ve tüm bunları demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi (sözde) evrensel Batılı kavramlarla sütreleyerek gerçekleştiriyorlardı. Evet, anladık, Türkiye Batı için bir projeydi.Sizler de fanatik Batıcılığın taraftarlarısınız ama bu kadar açık Türkiye düşmanlığına da ses çıkarmayacaksınız, siz kimsiniz?Kime hizmet ediyorsunuz?Haydi anlamaya çalışalım(?!) Sürecin başlangıcında –küresel güçlerin hizmetindeki- dış ve iç basınla/fondaş basın ile manipüle edildiniz,  güçlü algı yönetimi çalışmalarının mağdurusunuz, ABD ve müttefiklerinin –terör örgütleriyle birlikte- kurguladıkları bu tezgah ortalığa çıktıktan sonra neden “ulusalcı çizgi”de bir duruş bile sergileyemediniz de şimdi batı merkezli soruları tekrarlıyor, Türkiye eksen mi değiştiriyor? NATO’nun 2020 stratejisi diye kanal kanal “kanalize” oluyorsunuz…

Oysa siz de biliyorsunuz ki değişen şartların açtığı alanda yeni derin yapı kendince bir hazırlık yapmış, belirli bir stratejiyle hedefine doğru adım adım ilerliyor.Hem de tüm bunları Batı sistemi içinde kalarak yapmak istiyor.Bunu mevcut sisteme, köktenci bir şekilde, karşı olan bizler görebiliyor ve ideolojik duruşumuza rağmen -şahitliğimizi doğru yapmak adına- ifade etmeye çalışıyoruz da sizlerin nutku mu tutuldu?..

Peki aslında neler oldu da -17 gün içinde- ikinci defa Erdoğan-Putin görüşmesi gerekti? Ve hangi konular gündeme geldi?

Konuyu dikkatli bir şekilde ve birçok kanaldan takip eden uzmanların bir kısmı Soçi görüşmeleriyle ilgili dikkate değer analizler yapmaktalar. Lakin biz de kısa değerlendirmelerle okuyucularımızı bilgilendirmenin gerekli olduğunu, buna ihtiyaç olduğunu düşündük…

Değerlendirmemizin hemen başında belirtelim ki Putin’in –yakında gerçekleşecek- Şangay İşbirliği Örgütü’nün(ŞİÖ) toplantısına Erdoğan’ı davet etmesi, her iki taraf için de manidardır. Putin, bu vesileyle, ABD/Batı’ya mesaj vermekte, Erdoğan ise bu davet üzerinden dengeci politika alanını genişletecek manevra imkanı bulmaktadır. Ve Türkiye bu konuda dikkatli adımlarını geçmişte de atmış olsa da -bugünkü konjonktürde- Türkiye’nin eli çok daha güçlü gözükmektedir.Keza Rusya ile Türkiye arasındaki enerji ticaretinde “dolar” yerine “ruble”nin kullanılmasının kararlaştırılması da ABD-Türkiye ilişkilerini etkileyecek bir öneme sahiptir.Ne var ki doların hızla “rezerv para” olmaktan çıkarılması yolunda atılan adımların güçlendiği bir vasatta bu adım da eskiden olduğu gibi bir yankı yapmayacaktır.Aynı zamanda bu hamleler, 2023 seçimine doğru gidilen bir süreçte Erdoğan yönetiminin elini güçlendireceği gibi, ABD’nin “dostlarımızla birlikte mevcut yönetimi devireceğiz” temennisinin gerçekleşmesini de zorlaştıracaktır.

Soçi’deki konuşmalarda gündeme gelen bir başka değerlendirme de “Türkiye NATO’dan çıkarsa NATO Türkiye’ye girer!” hükmü üzerinden yapılmaktadır. Öncelikle belirtmeliyiz ki konuyla ilgili ismi geçen Cihat YAYCI’yı bu tartışmanın dışında tutarak ifade etmeliyiz ki dünya eski dünya değil, Türkiye de artık geçmişteki gibi ABD’nin her dediğini emir telakki eden bir Türkiye olarak gözükmemektedir. Dolayısıyla “Türkiye NATO’dan çıkarsa NATO Türkiye’ye girer!” tespiti, öncelikle Türkiye’nin stratejik öneminin –süreç içinde- azalmadığı, tersine arttığı anlamına gelir. Zannedildiği gibi, değişen şartların açtığı alanda, Türkiye’nin “güvenliği ve geleceği” ile ilgili attığı adımlardan memnun olmayanların, ‘Batı/ABD/NATO, Türkiye’ye müdahale etmelidir.’temennilerini güçlendiren bir analiz ürünü de değildir, söz konusu ifade… Aynı zamanda Türkiye’nin stratejik adımları göstermektedir ki Türkiye, kontrolsüz bir şekilde NATO’dan çıkarak Rusya-Çin eksenine mahkum olmayı düşündüğüne dair bir emare de yoktur.

“Tahıl Koridoru”nun açılmasıyla Rusya-Ukrayna arasındaki arabuluculuk/kolaylaştırıcılık rolünün ne kadar önemli olduğu gerçekliği bir kez daha teyit edilmiş oldu. Öyle ki bu başarının kısa vadeli sonuçlarından Türkiye’nin yanı sıra AB ülkeleri ve Ukrayna da yararlanacaktır. Aynı zamanda “Tahıl Koridoru”nun açılması ve kapsamının genişletilmesi ihtimalinin Rusya açısından da yararlı olacağı da çok açıktır. Yine bu bağlamda Putin’in –söz konusu başarılı sonuçla ilgili AB ülkelerinin-“Türkiye’ye teşekkür edin!” ifadesi de manidardır…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir