Genel

Tefrika bir hastalıktır

Fatma Tuncer/Milli Gazete

ABD’nin 3 Ocak 2020’de düzenlediği saldırıda Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani hayatını kaybetti. Sözkonusu saldırı sonrası analistler, İran’ın yapacağı hamlenin hangi boyutta olacağı, sürecin bundan sonra nasıl işleyeceği hususunda yorumlar yaptılar ve olay sonrası Ortadoğu’da neler olabileceğine dair değerlendirmelerde bulundular. Şahsen burada ne olası çatışmalardan ne de siyasi gerginlikten söz etme niyetindeyim. Burada katledilen kişilerin ardından, sarf edilen ağır ifadelere ve bu ayrıştırıcı yaklaşımın bölgemizde nelere mal olduğundan bahsetmek istiyorum.

Bugün Müslümanların dûçar olduğu en ağır hastalık tefrikadır ve ne yazık ki birçok kişi bunu İslam’a dayandırarak yapıyor. Bu olayda da tefrika hastalığına tutulan kardeşlerimiz arka planda dönen dolapları bir tarafa bırakıp, ölen kişinin ardından lanetler yağdırmaya, öfke kusmaya, katledilen kişilerin Cehennem ehli olduklarını haykırmaya ve ağzı alınmayacak ifadelerle nefret kusmaya devam ettiler. Büyüklerimiz ölenin ardından kötü konuşmayın derler ama gelin de bunu cahil adama anlatın, bilirsiniz cahil ne olursa olsun bildiğini okumaya devam eder.

 

Ehl-i kıble bildiğimiz kişilerle aramızda mezhepsel farklılıklarımız, tasvip etmediğimiz şeyler ve bazı teferruatlar olabilir. Peki Müslüman olduklarını iddia eden ve günde beş vakit namaz kılan bu kişilerle aynı Allah’a, aynı Peygamber’e inanmıyor muyuz? Ehl-i beyti sevme noktasında aynı hassasiyeti göstermiyor muyuz? Peki ey Allah’ın rahmetinden ümidini kesen gafil kişiler, nasıl oluyor da sizler Allah’a ve Resülü’ne iman etmeyen, şirk ve dalalet zihniyetine, zalim ABD’ye, İslam’ın baş düşmanı Siyonist zihniyetlere saygı gösterip tahammül ederken Müslüman olduklarını iddia eden kişileri yermeye, ötekileştirmeye hatta kâfir ilan edecek kadar ilere gitmeye kalkabiliyorsunuz? Kabul etmeliyiz ki, bu bir hastalıktır, ötekileştirmedir, kul hakkıdır ve büyük bir vebaldir.

Görmüyor musunuz? Göremiyor musunuz? Görmek istemiyor musunuz? Topraklarımız işgal altında, Kudüs işgal altında, İslam coğrafyası işgal ve tehdit altında… İşgal ve katliamları gerçekleştirenler, emperyalist-Siyonist zorbalar ve onların beslemeleridir. Bu durumda bizim öfkemizi, kin ve nefretimizi öncelikle zulmü icra edenlere çevirmemiz ve masumların yanında yer almamız gerekmez mi?

 

Kabul etmeliyiz ki, bugün İslam toplumlarının direncini kıran ve bölgeyi işgallere açık hale getiren en önemli faktör Müslümanların ümmet bilincini kaybedip birbirlerine düşmeleridir. Emperyalist zihniyet bunun için epey kafa yormuş ve bizleri etnik ve mezhepsel yapı üzerinden parçalayabilmek için çaba sarf etmiştir. Görüyoruz ki pekâlâ da başarılı olmuşlar. Fakat gelin bunu bir de önüne geleni kâfir ilan eden insancıklara anlatın. Bu kişiler kâfir ve zalimleri anlayışla karşılarken, Müslümanları ötekileştirdiklerinin farkında dahi değiller. Düşünün, Filistin’de onlarca insan katlediliyor, çocuklar öldürülüyor, gençler zindanlara kapatılıyor, kadınlar yerlerde sürükleniyor ve İslam toplumları esaret hayatı yaşıyor. Filistin’de, Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da, Afganistan’da Müslüman halklar katlediliyor, düşman bizim topraklarımız üzerinden bize gözdağı veriyor. Fakat bizler zulme dur diyecek formüller üretebilmek için kafa yormak yerine birbirimizi tekfir etmekle, ötekileştirmekle meşgulüz. Güçlü olan haklı olur misali neredeyse düşmanın elini öpecek tavırlar sergiliyoruz. Sonra da kalkıyoruz, bizim coğrafyamız neden zulme maruz kalıyor, neden kendimize dönemiyoruz diye soruyoruz. Dönemeyiz çünkü düşmanın ayaklarını öpecek duruma gelmişiz, siyasi bilincimiz yok, olayları doğru okuyabilecek bir donanıma sahip değiliz. O nedenle her gelen darbede yeniden düşüyoruz…

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı