GenelYazarlardanYazılar

Tekfir ve Tekfircilik

Sözlükte “örtmek, gizlemek; nankörlük etmek” anlamındaki küfr (küfrân) kökünden türeyen tekfir “küfre nisbet etmek, mümin diye bilinen bir kişi hakkında kafir hükmü vermek” demektir. Aynı kökten gelen ikfir da bu manada kullanılır. Tekfir kelimesi, kök manası çerçevesinde Kur’an’da ve hadislerde “günahları örtmek, bağışlamak” anlamında geçer (Ragıb el-İsfahani, el-Müfredat, “kfr” md.; Lisanü’l-ʿArab, “kfr” md.).

İnsanoğlunun var olduğu günden beri var olan ve özelde İslam ümmetinin de ‘sorunlu tarihinde’ gündemden düşmeyen bugüne kadar sürüp gelen ve hatta dinler tarihinde her zaman gündemlerden bir tanesi de tekfir meselesi ola gelmiştir. Yani bu yeni bir mesele değildir. Kendi(si)leri gibi düşünmeyen insanların, kimi zaman başında tehdit kılıcı gibi sallanmış ve niceleri (engizisyonlarda) yakılmış, niceleri idam edilmiş, niceleri halkın gazabına uğramış ve niceleri de bulundukları yerlerden ya kaçmış yada sürgün edilmişlerdir…

Evvel emirde ‘İslam tarihinde’ Haricilerle başladığı söylenen kurumsal ‘tekfircilik’, esas itibariyle, itikatta mezhep ittihaz etmekle başlamıştır.

İtikatta mezhep edinmek; herhangi bir kimsenin (adı unvanı her ne olursa olsun) iman esaslarını belirlemesi ve insanlara böyle iman etmelisiniz demesi ve insanların onun görüşünü benimsemesi, temelden yanlış ve nakıstır. Çünkü insanlar (Allah Resülleri de dahil) iman esası belirleme yetkisine sahip değildirler. Bu bir düşünceyi/yorumu akideleştirmektir. Bunun sonucunda ise kendi dışındakini/kendisi gibi düşünmeyeni küfürle itham etmektir. Diğer bir ifadeyle benim gibi inanmayan “kafir” demektir. Dolaysıyla itikatta mezhep edinmek insanı en başta böyle bir yanlışa götürür. Bundan dolayı Mü’minin itikatta mezhebi olamaz. Çünkü onun itikadını belirleyen Allah’tır, bu konuda (itikat edilecek konularda kulun itiraz etme/teklifte bulunma hakkı da yoktur) kul ise belirlenen iman esaslarının altına imza atandır. Bunun sayısı da öyle ‘altı’ falan değildir. Kur’an’ı Kerimin iki kapağı arasında bulunan emir/nehiy/tavsiyelerin tamamının Allah’tan geldiğine iman etmek ve gereğini yerine getirmektir. Bu bağlamda amelle imanın birbirinden kopmaz bir bağı vardır. (Sana iman ediyorum ama emirlerini takmıyorum/yapmıyorum diyemez, bunu yaşadığımız hayatta emir makamında bulunanlara ve emredilmiş hiçbir kural için bile diyemediğimize göre yaratıcı için hele hiç demememiz gerekir) Bu bağın nasıl ne şekilde olmasını ilk gerçekleştirenler de O’nun resulleridir. (Zümer 12) Onun için şahadette ki ifadede; “abduhu ve rasüluhu” dememiz ondandır. Allah’ın (önce) kulu, (sonra) resülü deriz. Yani Allah’ın belirlediği itikat maddelerine önce rasülleri imza atmakta, sonrada insanlara sizler de benim iman ettiğime (vahye) benim gibi iman edin ve gereğini yerine getirin demektedir. Mü’min İman esaslarını Kur’an belirler/ belirlenmek zorundadır, aksi halde herkes birbirini küfürle itham eder…

Dikkat edilirse rasüller itikat esaslarını belirleyen değil, belirlenen esaslara iman edendir. Dolaysıyla Allah resülunun vahiy dışındaki ‘söylemiş olduğu söylenen sözler’ itikatta delil alınamaz. Çünkü (hadisler) zan içermekte ve bir insana aittir. Hem Sübut hem de delalet yönünden kat’i değildir. Dolaysıyla zanla iman olmaz. İman şüpheden ari olan ve kesinlik ister.

Mü’mine kafir, kafire de mü’min demek her ikisi de zulümdür.

Her ikisinin de vasfını belirlemek bize düşmez; Allah kimin Mü’min, kimin kafir, kimin münafık, müşrik, fasık, zalim… olduğunu kendisi tarif etmektedir. Bu konuda Kur’an’nın üslubuna dikkat edip  uymak zorundayız o da şöyle; Kur’an fiiller üzerinde durur. Kafirler şöyle söyler ve yapar, mü’minler böyle yapar, Müşrikler, münafıklar şöyledir, fasıklar böyledir… gibi. Yani Kur’an direk toplum önderleri dışında kimseyi tekfir etmez, daha çok vasıfları ve fiilleri üzerinde durur.

Kafirler için; “ Ve meleklere: ‘Adem’e secde edin’ dedik. İblis hariç (hepsi) secde ettiler. O ise, diretti ve kibirlendi, (böylece) kafirlerden oldu.” (Bakara 34) Demek ki, Allah’ın emri karşısında, direnmek, kibirlenmek küfrün alametlerindendir.

“Onlar, Allah’ın nurunu (Şeriatını) ağızlarıyla (sözleriyle) söndürmek istiyorlar. Fakat kâfirler hoşlanmasalar bile, Allah, muhakkak nurunu tamamlamak diliyor.” (Tövbe 32) İslam’ın (vahyin) duyurulmasını engellemek veya onun hakkında kampanyalar yürütmek, sözleriyle karalamaya, çamur atmaya çalışmak küfürdür. Kafirlerin sözlü sataşmalarıyla alakalı Kur’anı kerimde bir çok ayet var ve klişe olarak şu şekildedir: Onların sözleri seni üzmesin” (Al’i İmran 176, Yunus 65, Yasin 76)

Özür belirtmeyiniz. Siz, imanınızdan sonra inkara saptınız. Sizden bir topluluğu bağışlasak da, bir topluluğunuzu gerçekten suçlu-günahkar olmaları nedeniyle azablandıracağız.”(Tövbe  66) İman ettikten sonra imandan döndüğünü söylemek küfürdür…

“Kendilerine hak gelince, onu yalanladılar; fakat alaya aldıklarının haberleri onlara gelecektir.” (En’am 5) Vahyi, ahireti/hesaba çekilmeyi yalanlamak, alaya almak küfrün alametidir…

Kâfirlerin çoğu, sırf kuru bir zan ardında gider. Fakat zan, gerçekten hiç bir şey ifade etmez. Muhakkak ki Allah, onların yaptıklarını tamamen bilmektedir.” (Yunus 36) Zan (şüphe/sanı) ile iman olamaz…

“…Öyleyse insanlardan korkmayın, benden korkun ve ayetlerimi az bir değere karşılık satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, kafir olanlardır.” (Maide 44) Allah’ın indirdiğinin ne olduğunu söylemeye gerek var mı? Kur’an’ı Kerimde küfrün alametiyle ilgili daha onlarca ayetler var.

Fasıklar için; “Şüphesiz sana apaçık ayetler indirdik. Onları fasıklardan başkası inkar etmez.” (Bakara 99)

İncil sahipleri Allah’ın onda indirdikleriyle hükmetsinler. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar, fasık olanlardır.(maide 47)

O fasıklar ki, Allah’a kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler; Allah’ın bitiştirilmesini emrettiği ilişkileri keser ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. Onlar manen iflâs etmiş kimselerdir.” (Bakara 27)

Sadakalarının kabul edilmesine engel olan tek şey, onların Allah’ı ve resulünü inkar etmeleri, namaza ancak üşene üşene gelmeleri ve istemeye istemeye sadaka vermeleridir.” (Tövbe 54)

Münafıklar için; “İman edenlerle karşılaştıkları zaman: ‘İman ettik’ derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler ki: “Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla sadece) alay ediyoruz.’” (Bakara 14, Maide 61, Tövbe 56,82)

Allah’a ve ahiret gününe inanmadıkları halde mallarını insanlara gösteriş için infak edenler de, ahirette azaba duçar olurlar. Şeytan, bir kimseye arkadaş olursa ne kötü bir arkadaştır o!” (Nisa 38)

Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. ‘Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık.’ diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor.” (Tövbe 42)

Yalan yere yemin ederler (Tövbe 74, 96, 107 Al’i İmran 119 Nisa 141…)

Müşrikler için: “Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz.” (Nisa 116)                                      “Allah’ı bırakıp, size zarar vermeye de fayda vermeye de malik olmayan varlıklara mı ibadet ediyorsunuz?” (Enam 76)                                                                                                                                                                    Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir” (Enam 6, Neml 68)                                                                  “Dediler ki:” Dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur, biz diriltilecek değiliz.” (Enam 29,)                                   “Onlar, Allah’ın yolundan men ederler ve onu eğriltmek isterler, ahireti de inkâr ederlerdi“. (Araf 45, Hud 19, Enam 26)                                                                                                                                                       “Dediler ki: “Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilmeli değil miydi?” De ki: “Şüphesiz ki Allah, bir ayet (mucize) indirmeye kadirdir, fakat çokları bilmezler.”(Mide 37, İsra 90-93)                                                                             “Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi (tekrar) dirileceğiz? bu dönüş çok uzaktır.“ (Kaf 3, Nemil 67, İsra 98, Neml 67) “                                                                                                                                 “İlâhları, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak bir şey, çok tuhaf!“ (Sad 5-7,) “                                             “…Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz…” (Zümer 3)                                       Eğer sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette: “Allah” derler. O halde nasıl haktan çevriliyorlar?” (Zuhruf 87)

Verdiğimiz dört örneklerden de anlaşılacağı gibi kim bu vasıflara muttali ise bu isimlendirilmeleri hak etmiş demektir. Her vasıflandırmayla ve diğer vasıflarla ilgili Kur’an’da daha birçok ayet bulanmaktadır, bu Kur’an’la hemhal olanlara garip/yabancı değildir. Yeter ki onu anlamak için okuyunuz.

‘Kur’an-ı Kerîm’de tekfir kelimesi geçmemekle birlikte aynı kalıptan daha çok fiil şeklinde kelimeler “günahları örtüp bağışlamak” anlamında yer almıştır. Kur’an’da imanı kabul ettikten sonra küfür kelimesini söyleyenlerin kâfir olduğu bildirilmiş (et-Tevbe 9/74), müslüman iken dininden dönen kişinin küfre girdiği belirtilmiş (el-Bakara 2/217; Al-i İmrân 3/106; et-Tevbe 9/66), iman ettikten sonra kâfir olup inkarda ısrar edenlerin imana döneceklerinin umulmadığı haber verilmiş (Al-i İmran 3/90), dolayısıyla bunların tekfir edilmesi gerektiğine işaret edilmiştir. Allah’ın varlığını ve birliğini, resüllerinin herhangi birini, ilahi kitapları veya Kur’an’ın bazı hükümlerini, ölümden sonra dirilmeyi ve ahiret alemini inkar edenler; Allah’a ortak koşanlar, O’nun “üçün üçüncüsü” olduğunu söyleyenler; ayetlerine karşı mücadele başlatıp Kur’an’ın Allah’tan geldiğine inanmayanlar, Allah’a ve Hz Muhammed’e karşı muhalefette bulunanlar; Allah’ın haram kıldığını haram saymayanlar; Allah ile, rasülüyle, ayetleri ve emirleriyle alay edenler, dilleriyle inandıklarını söyledikleri halde kalpleriyle inkar edenler (münafıklar) hakkında Kur’an’da kafir hükmü verilmiştir (M. F. Abdülbaki, el-Muʿcem, “kfr” md.).

‘Diğer taraftan bazı ayetlerde müslüman olduğunun bir işareti olarak selam veren birine, “Sen mümin değilsin” şeklinde karşılık verilmemesi emredilmiş (en-Nisa 4/94), savaşa gitmekten korkan münafıklar hakkında “küfre daha yakın” ifadesi kullanılmak suretiyle “müslümanım” diyen kimseleri bazı karinelere dayanıp tekfir etmenin yanlışlığına dikkat çekilmiştir (Al-i İmran 3/167).’ (Yusuf Şevki Yavuz)

Kur’an’ın kafir diye itham ettikleri; işin farkında olan, bile isteye Allah’ın mesajını kullara ulaşmasına engel olan, gizleyen, duyulmasını, yayılmasını, topluma hakim olup Allah’ın hükmüyle hükmetmesinin önüne geçen, onu engelleyen topluma öncülük/liderlik edenlerdir. Bunlar bu uğurda bütün imkanlarını (makamını-mevki, yazılı-görsel medyayı, malını-mülkünü…) kullanırlar Allah’ın görevlendirdiği resüllere ilk karşı çıkanlarda bunlardır. Ellerindeki imkanların yok olmasına, haksız kazançlarının son bulmasına, gasp ettikleri makam ve mevkileri terk etmek istemeyişleri, Allah’ın kullarını kul edinmeleri, onların kanını emmelerinden vazgeçemeyişleri onları böylesi bir tavır almaya/karşı koymaya/yalanlamaya/kan dökmeye varan despotluğa ve tiranlığa itmektedir…

Müslüman olmadığını veya Kur’anın şirk ve küfür dediği şeylerin icratında, söz ve fiilleriyle de buna şek ve şüphe bırakmayan kişiler elbette küfre girmiştir. Eğer bu türden insanları topluma tanıtılmaz ise toplum içerisinde fitne, kaos ve kargaşanın çıkmasına, sahih İslam’ın yanlış anlaşılmasına sebebiyet verebilirler. Onun için bunun önünün kesilmesi lazımdır.

Bununla birlikte Müslim olduğunu söyleyen, İslam’ın siyasal bilincine ermiş, haram, helal konusunda lakayıt davranmayan, elinden geldiğince emir ve yasaklara uyan kişilerin bir takım yanlış düşünce ve davranışlarından dolayı haksız tekfirde bulunmak bir hastalıktır. Bunun için bazı ‘gerekçeler’ öne sürseler de keyfi, temelsiz, görece tekfircilik de toplumda fitneye sebebiyet verecektir. Çünkü tekfir sonuçları itibariyle ciddi bir iştir; Mü’min olduğunu söyleyen birine ‘sen Mü’min değil kafirsin’ demektir! Bu fıkıh açısından bakıldığında telafisi zor sonuçlara götürür. (Fıkıhta bu konu “ridde” bahsinde ele alınır. Kendisini bir fıkhi mezhebe bağlı olduğunu söyleyenler bu konuya oradan bakabilir.) Bundan dolayı Mü’min olduğunu söyleyen kişinin öncelikle insanı küfre düşüren inanç ve davranışları öğrenmesi dini bir görev ve sorumluluktur.

Belki bu hal ve yanlış düşüncede olanlara tekfirden ziyade şu söylene bilir; ‘hata ediyorsunuz, görüşünüz isabetli değil, yanılıyorsunuz, bu konudaki delilleriniz yetersiz, görüşünüzü/düşüncenizi bir daha gözden geçirin/düşünün’… türünden yapıcı ve uyarıcı üslup, Mü’minler arası bağın kopmamasına, meseleyi bir daha ele alma ortamının oluşmasına zemin hazırlar, daha merhametli ve Mü’mince olur kanaatindeyim.

‘Malum olduğu üzere şeriat, zahire göre hükmeder. Söz ve fiillerin arkasındaki niyet veya saklı manalar göz önüne alınarak zan ile tekfir yapılmaz. Zahire göre tekfir hükmü vermenin de şartları vardır. Mesela bir fiilin küfür olması, o fiilin sahibini zorunlu olarak kafir yapmaz. O kişinin işlediği fiilin veya söylediği sözün mahiyeti ve sonucu hakkında malumat sahibi olup olmadığına bakılır. Yine bu fiil veya sözde ikrah durumunun, yani bunu zorlama suretiyle yapıp yapmadığının tahkik edilmesi gerekir. Kişinin kâfir olması ve bu yüzden tekfir edilmesi için o küfür sözünü veya fiilini gönülden isteyerek ve neticesini bilerek benimsemesi gerekir (küfr-ü iltizâmî). Zira iman bir tasdik, küfür de bir tekziptir. Tekzip ise tıpkı tasdik gibi bilinçli bir tercihtir.’ (M.Ali Büyükkara)

Tekfir hususunda farklı mezheplere mensup alimlerin belirlediği üzerinde ittifak ettiği şeyleri şöyle özetlenebilir: Allah’tan başka bir ilah olmadığına, Muhammed’in O’nun elçisi olduğuna ve O’ndan vahiy getirdiğine kesinlik derecesinde inanan bir kimsenin küfre nisbet edilebilmesi için onun bu inancını terk etmesi veya ona aykırı inançları benimsemesi gerekir. İster inanca ister davranışa ilişkin olsun zarurat-ı diniyye içinde yer alan bir esası inkar eden kişi dinden çıkar ve kafir muamelesi görür;  İslam alimlerinin çoğunluğu bu hususta ittifak etmiştir.

Tekfir şartlarını belirlemekle yetinip insanları tekfir etmekten kaçınmak gerekir. Çünkü kişiyi tekfir edebilmek için onun kalbindeki inancı bilme zarureti vardır. Diğer yandan İslam’ın genel kaide ve kurallarını sığı ve dar bir bakış açısıyla ele alıp, benimsedikleri düşünceleri mutlaklaştıran, kendisinden başkasını sapık ilan edip, kurtuluşa erenin sadece kendisi ‘Fırkay-ı naciye’ olduğuna inanan ve kendi dışındakileri tekfik süpürgesiyle süpürüp atan insan-toplulukları olagelmiştir ve olacaktır. Ama bu İslami değildir. Kur’an küfrü ve onun sınırlarını net şekilde belirtmiştir. Dinin aslından olan herhangi bir konuyu küçük görmek, yalanlamak küfürdür. Ama yoruma açık ‘ictiha’da mebni konulardan dolayı birini, dinin dışına atıp, tekfir etmek, doğru bir yaklaşım değildir…

Toplumlar bulundukları hal üzerinden isimlendirilirler. Rahmetli Seyyid Kutub bunu şöyle izah eder. ’İslam’ın hakim olmadığı toplumlar Cahiliye toplumudur’ der. Eğer bir toplumda İslam’ı insanların kahir ekseriyeti yaşıyor ve kendilerine onun hükümleriyle hükmediliyorsa o toplumda İslam toplumudur. Eskilerin ifadesiyle, bir toplum ya İslamidir yada gayr-i İslami. Öyleyse toplumlar uyarılmadan, tebliğ götürülmeden ve hakikatlerden haberdar olmadan cehaletten kurtulamayacaktır. (Gerçi bilgiye bir tıkla ulaşılan, bunca imkanların içerisinde cehalet bir mazeret midir oda ayrı bir konu)

Ezcümle olarak tekfir, Müslüman olduğu bilinen bir kimsenin bir başka Müslüman tarafından ” dinden çıkma, yani kafir olmakla” suçlanması ve kafir ilan edilmesi eylemidir. Rahmetli Ercüment Abi bu konuda şöyle derdi: “Biz kafir sayma memuru değiliz.” Yine o; “doğru odun gibide olsa söyleyiniz.” Bu şu demektir hiç kimsenin hatırını hakkın hatırından üstün tutmamak, birileri hoş karşılamasa da. “Mü’minler birbirlerinin velisidir” desturunca birbirimizi uyaracak, yanlışımızı ve hatamızı söyleyeceğiz ki, günah kirlerinden arınalım. Hele bu toplumunun önünde giden, tanınan, bilinen, örnek alınan, Müslümanları yanlış yönlendiren, sisteme angaje eden, siyasi basireti olamayan, herkim olursa olsun bunları da deşifre etmek bir vecibedir. “Siz onların putlarına sövmeyin ki onlar da Allah’a sövmesinler” ayeti gereğince galiz ifadelerden, hakaretten ve tekfirden uzak, hakkı ortaya koyarak bunu yapmalıyız… Vesselam.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

3 Yorum

  1. Selâmun aleykum,
    muhterem Muhammed Celil,
    özetle yazınızdan anladığım; “hak etmedikçe kimseyi tekfir etmeyiniz” tavsiyesinde bulunuyorsunuz, Allah râzı olsun.
    Şu hatırlatmayı yapmama müsaade buyrun;
    çoğunlukla ne kâfir, “Ben kâfirim!” diyor, ne müşrik ne de münafık kendisini öyle tanımlıyor. Hatta kesin öyle olan kimseler, hayatın içinde kendilerine yapılan hatırlatmaları kaale almayıp yüz çevirdikleri gibi, karşı savunmaya geçip “niyet mi okuyorsun, tekfircilik yapma, harici!” diyerek haklı çıkmaya çalışmak alışkanlık olmuş, cahil toplumda bu çok yaygın.
    Ancak şahsen; iyi bir kimseye kötü, denilemeyeceği gibi, kötü bir kimseye de iyi denmesine yani mümine kâfir demek zulüm olduğu gibi, kâfire de mümin demenin aynı oranda haksızlık olduğu inancındayım! Ancak buna tek taraftan bakılıp işin diğer tarafı pek dillendirilmiyor, ulema da hep bu yönden halka uyarılarda bulunuyor. Dolayısıyla da kâfire kâfir hükmü verebilmenin adeta önüne ket vurulduğu gibi önüne gelene Müslüman deniliyor; “Müslümanlar”, “Müslüman Coğrafya”, “%99 u müslüman olan böyle bir ülkede”, “müslümanım diyen biri bu şirk batağına nasıl girer?” ve benzeri söylemler öne çıkıyor. Ben şahsen hakkında olumsuz hüküm verdiğim kimseler için “müslüman” demeye mümin kardeşlerimden utanır, Rabbimden hayâ ederim.
    O yüzden, “Müslümanım diyenler”, “kendini İslâm’a nispet edenler”, “îman ettiği iddiasında bulunanlar” şeklindeki ifade tarzlarını tercih ediyorum.
    Samimiyetle-‘doğruluk, dürüstlük ve iyi niyetle’ Rabbine yönelen gerçek bir Müslüman, kendisine bahşedilen müdrike kuvveti -‘akıl, idrak seviyesi’ ve ilim ile Vahiy’den anladığına göre inanıp yaşar. Allah, mümine, kâfire, müşriğe, münafığa nasıl muamele edileceğini açıklamış olduğundan, müslüman da bu ölçüleri esas alıp muhatabıyla ona göre münasebet kurar. İşte bu noktada beşerî münasebetlerde mümin, muhatabının inanç ve yaşam biçimini gözlemledikten sonra hakkında hüküm verecek ki ona karşı ne yapacağını bilsin. Karşımızdaki hakkında verdiğimiz hüküm, onun son nefesini vereceği zamanki gaybî hüküm değil, o anki, yaşadığı zaman dilimindeki zahire göre verilen hükümdür. Aksi halde sapla samanı karıştırılmış olur, öyle değil mi!
    Ez cümle bilfiil; hak üzere hükmedenlerin önünü kesmek için kullanılan “tekfirci, harici” suçlamalarının yaygın olduğunu, herkese müslüman demenin meşrû ve iyi niyet olduğu algısının oluşturulduğunu hatırlatarak bu konunun da nazarı itibare alınmasına dikkat çekmek istedim.
    Bir yanılgımız oldu ise ikaz ederseniz kendimizi düzeltmemize vesîle olur, kalın sağlıcakala…
    Tekrar selâm eder, hayırlar temennî ederim.

  2. Önceki sayfadan devam:
    Bilinçlenip bilinçlenmeme; “var oluş gayem nedir, niçin bu dünyadayım, hayatın amacı nedir?” gibi benzer soruları kişinin samimiyetle kendisine sorup cevaplama şekliyle yahut boş verip ertelemesiyle ilgilidir. Ancak şaşkın haldeki insanlık, hayatın sırrını çözmek istiyor ama çözemez çünkü dikkatli bakmıyor, zira kendini aldatmaya eğilimli halinden çok hoşnut..! Oysaki insanın her şeyden önce doğru düşünmesinin ve ona göre inanıp yaşamasının gerekliliği kaçınılmaz zaruri bir gerçekliktir. Bir kimseyi haksız yere tekfir etmek-‘kâfir-inkârcı bilmek’ ne kadar yanlış ise önüne gelene mümin-müslüman demek de o derece yanlıştır. Bir kişiye veya topluma yapılacak en büyük haksızlık ve en büyük kötülük, olmadığı halde ona “Sen Müslümansın!” demek ve onu öyle kabul etmektir. Ve en büyük felâket de; o kişinin veya toplumun, Allah’ın kelâmı Kur’ânı Kerîm’i bilmediği, hayatına geçirmediği ve böylelikle de doğru şekilde Allah’a inanıp teslim olmadığını yaşamıyla ortaya koyduğu halde bu yalana kanıp kendini müslüman addedip kurtulacağını sanmasıdır.(A’raf/ 169) Müslüman doğulduğunu ve o yüzden de kendisinin müslüman olduğunu, ölünce de doğruca Cennet’e gideceğini sanarak kişinin ölünceye dek o halde kalıp
    cahil olarak ölmesidir. İçten içe çürüten amansız sinsi bir hastalığa yakalanan kimse, “sağlam” raporuyla kandırılınca, çaresi olduğu halde hastalığının tedavisine hiçbir zaman başlayamayacak ve yaşamını yitirecektir. Bedensel hastalık insanın bu dünyadaki hayatını alır, mânevi hastalık ise ebedî hayatını kaybetmesine neden olur! Bugünün cahiliyesi, insanları, doğuştan mümin-müslüman olduğuna ve dolayısıyla Cennet’i zaten hak etmiş olduğuna inandırmaktır. Maalesef bu dolmayı yutan kimse, konuşurken dinden bahseden fakat yaşamı din dışı olan kimsedir ve yalnızca sözlü tatminle kendi kendini kandırmaktadır! Asırlardır sapkın egemen güçler hâkimiyetlerini sürdürmek için bu şeytâni yolu bütün imkânlarıyla desteklemekte, gerçeklerin görülmemesi için oluşturdukları gözler önüne çekilen elektronik destekli sanal bir düş dünyası ile de günümüz insanını yapay zekâya mahkûm etmektedirler!
    Akledip-‘vahiy yüklenmiş akılla sağlıklı düşünüp’ sorgulayan özgün insanlara selâm olsun!
    Nûreddîn Âdil

  3. Sa, Nureddin kardeşim yazdıklarınızı katkı kabulünden algılıyor, ilgi ve alakanız teşekkür edirim. Allah hayırlı işlerimizde yardımcımız olsun inşlh. Allah’a emanetsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı