GenelMektuplara Cevap

Teoriden Pratiğe İlk Adım

Ancak, sünnet denildiği zaman tanımını yukarıda vermeye çalıştığımız gibi peygamberimizin Kur’an’dan anladığını hayata geçirmek için Kur’an’ı, “yaşayan insan” haline dönüştürerek yapıp yaşayıp göstermesidir. Bu manadaki sünnet, farz ve vacibin dışında nafile anlamında kullanılan sünnet demek değildir. Bu manadaki sünnet, vahyi anlamada, özümsemede ve hayata geçirmede takip edilen yol ve yöntem demektir. 

Şeref Bülbül / Viyana

Soru: 1 Muhammed (as)’ın sünneti denilince neyi anlamalıyız? Sünnet ile hadis arasındaki fark nedir?

 Cevap: Sünnetin sözlük anlamı, alışılmış yol, izlenen örnek, takip edilen davranış şekli ve âdet olarak tanımlanmıştır. Araplar yatağında kenarlarına taşmadan akan suyu ifade etmek için “sünne’l mâ’u” su yatağında akıyor ibaresini kullanmışlardır. Sünnet ifadesi de anlamını bu kullanımdan almıştır. Arap doğru yol’u, yatağından taşmadan akan suya benzetmiştir.

Bu ifadenin Kur’an’daki kullanımı ise, “Sünnetül evveliyn” evvelkilerin takip ettikleri yol ve yaşam biçimleri (Ali İmran 3/137) olarak ifade edildiği gibi; Allah Teâlâ’nın yoldan çıkan toplumlar için uyguladığı yasalar için de “sünnetullah” ifadesi kullanılmıştır. (Ahzab 33/62)

“Sünneti Resulullah” denildiği zaman, ilk dönemler Peygamberimizin bir takım dini hususlarda farz ve vacibin dışında kalan konularda takip ettiği yol olarak görülürken; hadislerin tedviniyle muhaddisler Peygamberimizin fiilleri, sözleri ve uygun gördüğü her şey için “sünnet” ifadesini kullanmaya başlamışlardır. Ancak sözlü nakiller için ilk günden itibaren başta dört halife ve Hz. Ayşe Validemiz olmak üzere bunun yanlışlığını fark etmişler ve fili sünnetlerin dışında hadis rivayetini ve yazılmasını yasaklamışlardır. Çünkü bu sözlerin taşıyıcısı insandır. İlk söylenildiği anda dahi yanlış anlamaların vaki olduğu gibi, şahıstan şahısa yapılan nakillerde de sözün nakledildiği lafız ve anlamları erozyona uğramaktadır. Burada şahısların ihlâsına ve dikkatine rağmen insan olmasından kaynaklanan farklı anlamalara sebebiyet verdiğinden azim hatalar meydana gelmiştir. Söz, söyleyenin kastı olmayan hale dönüşmüştür. Bunun ilk günden itibaren yaşanan örnekleri mevcuttur. Hz. Ayşe validemizin hadis tenkitçiliği konusunda ortaya koymuş olduğu örneklerde açıkça görülmektedir.

Abdullah İbni Ömer’in, “Ölünün yakınlarının ağlamasından ölü azap çeker.” Şeklindeki rivayetini Hz. Ayşe Validemiz şöyle düzeltmiştir: “peygamber (as) cenazelerini gömen bir Yahudi topluluğunu gördü. Yakınları ağlayıp sızlıyorlardı buyurdu ki, “toprağın altındaki de azapta üstündeki de azapta.” Yahudi olarak ölen inanmadığı için azap çekecek, yakınları da onu kaybetmiş olmalarından dolayı azap çekiyorlar anlamında söylemişti. Siz kuranı düşünmüyor musunuz? “Allah birinin yaptığının hesabını başkasına sormaz” (Necm 53/38)       ayetine rağmen Peygamber böyle bir şey söyler mi? “Sizler yalancı olmadığınız halde hadis rivayet ediyorsunuz. fakat kulak yanılabilir.” İnsan yanlış anlayabilir. Sözlü nakillerde bu hep yaşanmıştır. Bu nedenle yüz binlerle, milyonlarla ifade edilen rivayetlerin içinden üç bin, beş bin Hadis alınmış gerisi bırakılmıştır. Buhari’nin ve Müslim’in ön sözlerini okuduğunuzda bunu göreceksiniz. Hadisler, rivayet tarihi boyunca hiçbir zaman bu illetten kurtulamamıştır. Bunların üzerine birde fırkaların kendilerini desteklemek için bizzat hadis uydurma furyasına girmeleri ile ortalık toz duman olmuştur.

Ancak fili sünnet böyle değildir. Sünnetin tanımında olduğu gibi, ilk günden günümüze kadar tıpkı bir nehrin yatağında akan su misali, toplumlar tarafından yaşanarak kuşaktan kuşağa “usta çırak ilişkisinde olduğu gibi” babalardan oğullara aktarılarak taşınmıştır. Bu nedenledir ki, Medine’nin imamı İmam Malik kendisine ulaşan bir rivayeti, Medine halkının hayatında görmediği zaman o rivayeti almamış ve şöyle demiştir: “Eğer peygamber (as) bunu yapmış olsaydı onu gören bu halk da aynen yapardı. Yapmadığına göre bu rivayet Peygamberimize ait olamaz” diyerek bırakmıştır. İlk günden itibaren sahabenin ve dört halifenin bu konudaki tavrı şöyle olmuştur:

Malumdur ki Peygamberimiz (as) hayatta iken kendisinden Kur’an’ın dışında herhangi bir sözünün yazılmasını yasaklamıştı. Hz. Ebu Bekir (ra) da peygamberimizin vefatından hemen sonra Müslümanları toplayarak şu konuşmayı yapmıştır: “Sizler Resulullah’tan farklı farklı hadisler naklediyorsunuz. Bu durumda sizden sonrakiler daha büyük anlaşmazlıklara düşeceklerdir. Allah Resulünden hiçbir hadis nakletmeyin. Sizden hadis rivayet etmenizi isteyenlere deyiniz ki, işte Allah’ın kitabı aramızda; onun helalini helal kılın, haramını haram görün.

İkinci halife Hz. Ömer(ra) için de Beyhaki el Medhal isimli eserinde şunları söylemektedir: “Halife Ömer hadisleri yazma konusunda sahabeye danıştı, onlarda yazılmasını uygun buldular. Ömer bir ay bunu düşündü. Sonra bir gün “Allah’tan aldığı yardımla” kararını açıkladı. Hadisleri yazmak istiyordum. Ancak sizden önceki kavimleri hatırladım. Onlar da kitap yazmışlar, sonra da Allah’ın kitabını bırakarak ona sarılmışlardı. Ben Allah’ın kitabına hiçbir şey karıştırmam /onu hiçbir şeyle değiştirmem” dedi. Aynı rivayet, Yahya bin Ca’da dan da gelmektedir. Şu ilaveyle: Ömer yazmayı yasakladı ve o güne kadar yazılmış olanlar için de valilerine mektup yazarak yakılmasını istedi. İbni Sad ise yukarıdaki söylenenlere ilave olarak şunu eklemiştir:” Hz. Ömer yazılan hadisleri toplayıp yaktırırken, bunları ehli kitabın Mişnalarına benzetti ve şöyle dedi: “Bunlar da Müslümanların mişnalarıdır.”

Abdullah bin Yesar da şöyle bir nakilde bulunmuştur: Hz. Ali’yi minberde şu hutbeyi verirken duydum, “yanlarında hadis nüshaları bulunanlar, gidip onları yok etsinler. Zira halkı helak eden,  âlimlerin yapmış olduğu rivayetlere uyarak, Allah Teâlâ’nın kitabını terk etmiş olmalarıdır.”

Peygamberimizin Vahiy kâtibi olan Zeyd Bin sabit (ra) Muaviye’nin yanına gitmişti. Muaviye ondan hadis rivayet etmesini istedi ve yanındakilerden birisine de bunları yazmasını söyledi. Zeyd bin Sabit’te Muaviye’ye, “Allah’ın Resulü kendi sözlerini yazmamızı yasakladı. Hatta yazdıklarımızı da imha etti” dedi. Yine El Esved bin Hilal’in anlattığına göre, Abdullah bin Mes’ud elinde bir hadis yazmasıyla geldi su isteyerek onun yazılarını sildi ve daha sonra da yakılmasını emretti. Ve şöyle dedi: “ Allah kime bir hadis nüshasının yerini bildirirde oda beni bundan haberdar ederse, Allah’a yemin ederim ki, Hindistan da bile olsa gider onu imha ederim. Sizden önceki kitap ehli, Allah’ın kitabına sanki bilmiyorlarmış gibi sırt çevirmelerinden dolayı helak oldular.”

Bütün bu ifadelerden anlaşılan odur ki, bir dinin peygamberi kendisine vahyedilen kitabın dışında bir şeyin yazılıp kendisinden sonraki kuşaklara nakledilmesini istememiştir. Yasakla ilgili gelen rivayetlerin bu kadar fazla olmasının hikmeti de buradan kaynaklanmaktadır. Bazılarına yazmaya izin vermesi ile ilgili rivayet ise sadece Ebu Hureyre’den gelmektedir. Fakat yapılan rivayetin vermiş olduğu mesaja göre bu emir, sadece bir konuda bir şahıs için yazılmasının istenmesinden ibarettir. Bu da Peygamberimizin Mekke’nin fethinden sonra halka yapmış olduğu konuşmasını “ Ebu Şah’a yazması” için izin vermiştir. Bu konuşmanın konusu da, “Mekke’nin kutsallığı ve orada suç işlemenin haramlığı ile ilgilidir. Ebu Şah bunun kendisi için yazılmasını istemiş Peygamberimiz de bu konudaki konuşmasını Ebu Şah için yazmaya izin vermiştir.  Bu da gösteriyor ki, olay şahsa özel sadece fetih konuşmasıyla alakalı olarak verilen bir izindir.

Şu çok açık olarak biliniyor ki, Peygamberimizin Kur’an için temin etmiş olduğu vahiy kâtipleri gibi, kendi sözlerini yazacak hadis kâtipleri edinerek yazdırmamıştır. Dört halife döneminde yazılmamış yasak aynen devam etmiştir. Hadisleri yazma konusu çok sonraları, Ümeyye oğulları döneminin sonlarına doğru Ömer bin Abdül Aziz’in emriyle İbni Şihab el Zühri tarafından başlatılmıştır. Bu da yaklaşık Peygamberimizden 100 yıl sonraya tekabül etmektedir.

Bu konuda gösterilen bunca gayrete rağmen sonuç korkulan akıbetten Müslümanları kurtaramamış, belki korkulan sona mahkûm etmiştir!.. Bu gün Müslümanların Kur’an’ın birlik çağrısından uzaklaşıp fırkalaşmaları konusunda, en çok hadisler kullanılmaktadır. İslam’da meşruiyetin kaynağı Kur’an olmasına rağmen, hadisler Kur’an’ın önüne geçirilerek korkulan akıbet, Müslümanların başına getirilmiştir. Çünkü hadislerin rivayet ortamında bir takım illetler ile muallel olduğu hepimizce malumdur:

1: Söylendiği dönem bizzat Peygamberimiz tarafından yazılmasının yasaklanması. Dört halifenin zamanında da hadisler, Kur’an’ın önüne geçirilip Kur’an Mehcur bırakılır düşüncesiyle bu yasağın devam ettirilmiş olması.

2: Yapılan rivayetlerin Peygamberimizin söylemiş olduğu lafızlar ile değil, işiten kimsenin anladığı manayı kendi kelimeleriyle nakletmiş olması.

3: Uzunca bir dönem (100 yıl) ağızdan kulağa söz ile naklin getirmiş olduğu erozyon.

4: Dönem itibariyle siyasi ve itikadi mezheplerin doğduğu sorunlu dönemden geçmiş olması. Bu arada fırkaları desteklemek için uydurma hadislerin çoğalması.

5: Fetihlerle genişleyen İslam topraklarına o beldelerde yaşayan yerel batıl inançların da İslam düşüncesine katılmış olması.

6: Yahudi, Hıristiyan, Mecusi ve benzeri din mensuplarının İslam’ı bozmak için dindarlık maskesi altındaki gizli gayretleri. (Kâbul Ahbar, Vehb İbni Münebbih, Temim Ed Dari… gibileri)

7: Arka arkaya üç devlet başkanı ve iki Peygamber torununun şehit edilmesi gibi önemli olayların yaşanması durumun ciddiyetini ve fitnenin boyutlarını göstermektedir.

8: Cerh ve tadil konusunda hadislerin durumu değerlendirilirken, sadece senet kısmı dikkate alınıp, metin tenkidinin yapılmaması gibi sebeplerden dolayı yapılan rivayetler, peygamberimizin sözleri olmaktan çok, bu sözleri söyleyenlerin sözlerine dönüşmüştür.

Sonuç olarak bu gün bizim yapabileceğimiz şey, tüm hadisleri Kur’an’a göre metin tenkidine tabi tutarak Kur’anla çelişmeyenleri alınıp; çelişenlerin ise, bunlar Peygamberin sözü olmaz gerekçesiyle bırakmaktır. Bunu yapmakla Müslümanlar, hem peygamberimize yalan isnadında bulunmaktan kurtulacak; hem de İslam’da kaynak çatışmasına son verilmiş olacaktır.

Ancak, sünnet denildiği zaman tanımını yukarıda vermeye çalıştığımız gibi peygamberimizin Kur’an’dan anladığını hayata geçirmek için Kur’an’ı, “yaşayan insan” haline dönüştürerek yapıp yaşayıp göstermesidir. Bu manadaki sünnet, farz ve vacibin dışında nafile anlamında kullanılan sünnet demek değildir. Bu manadaki sünnet, vahyi anlamada, özümsemede ve hayata geçirmede takip edilen yol ve yöntem demektir.  Bu sünnet hüküm olarak farz gibidir. Bunu şöyle de ifade etmek mümkündür: Kur’an teori, sünnet ise Kur’an’ın pratiğidir. Asla Kur’an’dan ayrı düşünülemez.

Örneğin: “Namazı kılın zekâtı verin” ayetinin peygamberimizin hayatındaki tezahürü, beş vakitte rekât sayısı ve rükünleriyle birlikte eda etmesidir. Bununla birlikte,  Ramazan orucunun tutuluşu, abdestin alınışı, haccın ve umrenin yapılışı, savaşın ve barışın icrası, kısaca Kur’an ile emredilenin insan olan Elçinin eliyle yaşanıp hayata aktarılmasıdır sünnet. Bütün bunları onun yaptığı gibi yapmak, onun yaptığı zamanda yapmak, onun yaptığı miktar yapmak ve böylece Allah’ın razı olduğu dini yaşamaktır. Bunları görmezden gelerek moda tabirle kendince çıkarımlar yapmak, kelimeler üzerinde oynayarak yeni bir din algısı oluşturmak asla kabul edilir bir anlayış değildir. Burada şu ayetleri hatırlamak yerinde olacaktır:

“ Andolsun ki; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çokça zikreden sizler için, Allah’ın Resulünde güzel bir örnek vardır.” (Ahzab/21)

“(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Ali İmran 3/31)

İmanda, İslam’da, ahlakta ve İbadette Peygambere tabi olmadan asla Müslüman olunamayacağını bilmek zorundayız. Şimdi bir takım “Müslümanların” peygamberi devreden çıkartarak Kur’an’dan kendilerince çıkarımlarda bulunmalarının hiçbir meşruiyeti yoktur. 23 yıllık risaletin rehberliğini görmezden gelenleri Allah Teâlâ’nın da görmezden geleceği ve sonlarının hüsran olacağı malumdur…

Burada anlaşılması gereken en önemli husus, elçinin dindeki yerinin doğru anlaşılmasıdır. Vahyin ilk muhatabı, ilk iman edeni, ilk anlayanı ve ilk yaşayanı olan insan Peygamberdir. Onun anlayışı ve uygulayışı vahiyle denetlenmiş ve Allah’ın onayından geçmiştir. Tüm inananlar için de örnek olarak gösterilme şerefine ulaşmıştır. Elimizdeki Kitap onun kalbine vahyedilmiş, onun lisanından yazıya geçirilmiştir. Peygamber ile Kur’an et ve tırnak gibi asla ayrılması, ayrı mütalaa edilmesi mümkün olmayan bir birlikteliğin timsalidir. Bu birlikteliğin tezahürü sünnettir. Kitabı ahlak edinerek yaşayan canlı Kur’an’dır. Bu hayattan ilk nasiplenenler onun en yakın arkadaşları ve sonra da o günü görüp yaşayan tüm Müslümanlardır. Ondan öğrenilen İslam, Müslümanların hayatları üzerinden akarak fili uygulamalar olarak bizlere kadar ulaşmıştır. Burada bir sorun yoktur. Onun sözleri de ilk gün bu kadar doğru ve Müslümanlar için aynı şekilde bağlayıcı idi. Ancak araya giren zaman ve insan unsurunun müdahalesi ile ilk günkü saflığını koruyamadığı için değişim ve dönüşüme uğramıştır. 23 yıl konuşan Peygamberimize isnat edilen sözlerin,  değişenini değişmeyeninden ayırmak için bir mihenk taşına ihtiyaç vardır. Bu ölçü ilk günkü halini metin olarak koruyan Kur’an olduğuna göre, onun hakemliğine götürmemiz gerekmektedir. Böylece arı duru bir İslam anlayışına ulaşmak mümkün olacaktır. Buradaki kuşku, peygamberimizin şahsıyla alakalı değil, gelen rivayetlerin değişip değişmediği ile alakalıdır. 1435 yıl boyunca söz ile söyleyeni arasına giren yabancı unsurları, Kur’an eleğinden eleyerek temizlemektir. Aynen ilk gün Hz. Ayşe validemizin yaptığı gibi, Kur’an’ı temel ölçü alarak yapmalıyız. Bunu toplum olarak yapabildiğimiz gün sular durulacak, kavgalar bitecektir. Böylece “hepiniz birden Allah’ın ipine sarılın” emri gerçekleşecek; birlik ve beraberliğimizden doğacak güç ile belimiz doğrulup, yüzümüz ağaracaktır!..

 

 

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı