GenelYazarlardanYazılar

Terör Örgütleri -Terörist Devletler ve “Teröre İçeriden Destek Verenler”

Gerçekleri karartan, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma kolaycılığını teşvik eden “Algı yönetimi” tekniklerinin -küresel güç odaklarının desteği ve fonlamasıyla- etkin olduğu bir dünyada yaşamaktayız. Üstelik bu insanlık dışı kumpanyaya karşı çıkanları da -istisnalar hariç- “düşünce özgürlüğü”, “basın özgürlüğü” yaftalarıyla/sloganlarıyla etkisizleştirmekteler; maalesef, içimizdeki beyinsizlerin de “romantik demokrat” söylemleriyle bahse konu sistematik algı oluşturma çabalarına çanak tuttukları görülüyor… Değişen dünya ve bölge dengeleri ve yeni denge arayışı sürecinin -hiçbir ilke ve ahlak kaygısı taşımayan- vahşi mücadelesinin ne demek olduğunun farkına varılmadan, tanımlamaları/ anlamlandırmaları doğru yapma kaygısı taşımadan… Hem de böyle bir ihtiyaç bile duymadan “öğretilmiş yanlışlar”  dillere pelesenk edilmiş durumda…

Müslümanlar ve/veya kendilerini İslam ile tavsif edenler de söz konusu vasatta, Tevhidi/ Nebevi bir duruş ile dünyaya nizam verme, mazlumların umudu olmak yerine “sistem-içi” taraflardan biri olmayı matah bir “duruş” olarak görmeye devam ediyorlar. Kendiişlerine bakmaları gerekirken, “Resüllerin Yolu”nda yürümenin “olmazsa olmazlarından” uzak bir görüntü vermekte ısrar ediyorlar…

Tüm bunlar yaşanırken eski paradigması/ modeli iflas etmiş, yeni modeli ile yenidünya düzeninde kendisine yer edinmeye çalışan (ılımlı) laik-demokrat Türkiye Cumhuriyeti’nin derin devleti de, belirli bir süreç sonrasında, “Türkiye İttifak”ı ile geleceği ve güvenliği için ne kadar stratejik öneme sahip olduğunun altını çizmeye çalışıyor… Batı/ABD’nin “Ilımlı İslam” ideolojik zemininde oluşturduğu bir proje ile kendi geleceğini telif eden Türkiye önce ABD’nin strateji değişikliği, sonra da “Nitelikli Terör Örgütü FETÖ”nün(NFETÖ) -“sistem- içi”ndeki misyonunun- açık edilmesiyle yeni bir dönem yaşamaktadır. İdeolojik duruşu ve dolayısıyla temel referansı aynı kalmak üzere “Türkiye İttifak”ı üzerinden bir gelecek aranmaktadır…

“Türkiye İttifakı”, “Milli” kavramına ılımlı-laik Türkiye’nin yüklediği anlamıyla, ‘Milli Sorunlar’da dolayısıyla ‘terör’ konusunda ortak tavır oluşturulmasını öngörmektedir. Ki bunun, aynı zamanda, yeni Türkiye’de siyaset-terör ilişkisinin doğru bir zemine oturtulmasını gerektirdiği de çok açıktır… Bazı refiklerimizin hatalı okumalarında ısrar etmeleri nedeniyle hayret edeceklerini zannettiğimiz “Türkiye İttifakı”nın ilkelerini de hatırlatmamız ve yeni Türkiye’deki temel mutabakatlara dikkat çekmemiz, anlamamakta ısrar edenler için altını kalın çizgilerle çizmemiz gerekmektedir. Bunlardan birincisi  -“Ilımlı-Laik” ekseninde de olsa- ‘Kuruluş ve kuruluşun kapsayıcı ve koruyucu felsefesine sahip çıkmak’… İkincisi ise ‘Güçlü demokratik devlet hedefi paralelinde demokrasiyi “yurtseverlik” esasına göre geliştirmek’… ‘Darbe, terör ve şiddete yaslanan siyaset ile kesintisiz mücadele etmek’… ‘Uluslararası toplum ile -geçmişin aksine- eşit bir unsur olarak ilişki kurmak’… Ve tüm bunları gerçekleştirecek özelliklere sahip ‘liderlik’…

Algı yönetiminin aldatıcılığına kapılmayanların çok net bir şekilde anlayacakları gibi Türkiye’de -derin devlet- 15 Temmuz’dan bu yana, çok belirgin olarak bunu yapmak istemektedir. “Cumhur İttifakı”nın bu çizgide hareket ettiği de çok açıktır. Ne var ki henüz “muhalefet” oluşmamış Yeni Türkiye’de, Eski Türkiye’nin reflekslerinden beslenen karşı cephe ise hala derli-toplu, alternatif bir unsur olarak kendilerini gösterebilmiş değildir. Yani “NFETÖ”nün organizasyonunda CHP merkezli muhalefet, PKK/PYD (HDP) ile işbirliğiyle belirli misyonu icra etmektedir. Keza AK Parti/AKP’den koparak yeni parti kurmaya çalışanlar da malum muhalefetin zeminini kullanarak iktidar alternatifi olmaktan öte “romantik demokrat” nitelikleriyle ‘muhalefet’e güç vereceğe benzemektedir. Kısaca ortada iktidar alternatifi bir “muhalefet” bulunmaktadır.

Böyle bir vasatta, Türkiye ile ABD’nin Fırat’ın doğusunda “Güvenli Bölge/ Barış Koridoru” oluşturulması konusundaki ‘mutabakatı’(?!) kritik bir aşamaya girmiş bulunmaktadır. Konuyla ilgili olarak stratejik adımlar Eylül ayı sonu itibariyle atılacağa benzemektedir…

Terör örgütleri ve terörizmi 3. Dünya Savaşı’nın ana enstrümanı olarak kullanan küresel odakların kontrolündeki terörist devletler, algı yönetimi çalışmalarını -küresel ve bölgesel düzlemde- sistematik olarak kullanmaktalar. Medyadaki (sosyal medya da dahil) ağırlıklarını kullanarak algı ile gerçekler arasındaki farkı geçen zamanda daha da derinleştirmeyi sürdürmekteler. Nitekim muhalefetin “Kürtler”/ Müslüman Kürtler ile değil HDP (PKK/PYD) ile işbirliğini geliştirmesinin sonuçlarını yerel seçimlerde kısmen almış bulunmaktadır. HDP, Diyarbakır İl Başkanlığı önünde ‘oturma eylemi’ ile dağa çıkarılan küçük yaştaki çocuklarını isteyen “Kürt Analar”ın muhalefet tarafında ve onların yaslandıkları AB’de sesinin duyulmaması manidar görülmektedir. Yine bu bağlamda terör örgütlerini, bir başka terör örgütüyle meşrulaştırma taktiği/ stratejisinin bu coğrafyadaki değişik yansımalarının da gündemdeki yerini korumaya devam etmesi ibret verici bir durumdur…

Ve Türkiye’nin değişen dünya ve bölge şartlarında -çok kutuplu bir dünya düzeni arayışı süreci yaşanırken- “Asya Açılımı”nı ciddi olarak masaya yatırması da doğru okunmalıdır…

“Muhalefet” ve “Kürt Analar”

Yukarıda ifade etmeye çalıştığımız üzere Türkiye’deki muhalefet, henüz değişen dünya ve bölge dengelerinin gerektirdiği bir “duruş”a sahip değil. Daha da ötesi, Yeni Türkiye ile birlikte Müslümanların yaşadığı coğrafyada bir proje yürüten ABD/Batı’nın strateji değiştirmesiyle muhalefetin ayağı yer tutmaya başladı. Eski Türkiye’nin ürettiği ve Batı desteğine sahip unsurlarla ortak çıkarları fazlalaştı. “NFETÖ”nün gerçek yüzünü göstermesi ve “Çözüm Süreci”nin ABD’nin teşvikiyle sona erdirilmesiyle birlikte muhalefetin bir cephe haline gelmesi daha da netleşmiş oldu. Özellikle de ABD’nin bölgedeki politikası (Kaos stratejisiyle birlikte) PKK’nın da yapısını değişim sürecine soktu. Artık giderek PKK, İmralı’dan değil Kandil’den idare edilmeye başlandı, PKK/PYD ile ABD-İsrail ittifakı bir süre sonra bölgedeki mazlum Kürtlerin (ki maalesef bunların içinde “sistem-içi” mücadeleye evrilen “Müslüman Kürtler” de mevcut) ayrışmasını gerektirirken beklenen olmadı. Farklı ideolojik yapıya sahip Kürt unsurların, uzun süreden beridir devam eden beklentileri -algı yönetimi ile- yeniden canlandırıldı. Barzani, çok açık gerçekliklere rağmen “bağımsızlık ilan etti”… Daha doğrusu ABD’nin sıkıştırmasına -kısa vadeli hesaplarla- buna “evet” demek durumunda kaldı. Suriye’de PYD marifetiyle -DEAŞ ile mücadele iddiasıyla- ABD-İsrail stratejisiyle paralel adımlar atıldı. Ve tüm bunlar doğru bir okumaya tabi tutulmadı. Değişen dünya ve bölge dengelerinin bir sonucu olarak bölgede yeni bir denge kurulmaya çalışılırken PKK/PYD paralı asker olarak kullanılmakta. Sözde DEAŞ ile mücadele adı altında ABD’nin bölge stratejisinin adımları atılması söz konusu… Bu arada ABD/Batı’nın müttefiki Türkiye, ABD’nin Kaos Stratejisine geçmesiyle -kendi güvenliği ve geleceği için- bölgede yeni bir politika izlemek durumunda kaldı…

Hatırlayalım, emperyalist güçler, I. ve II. Dünya Savaşları sonrasında birçok kavme (sözde) “ulus devlet” bahşederek kendi çıkarları doğrultusunda kullanırlarken bir kısmını da (özelikle Kürt kavminin değişik unsurlarını) farklı şekilde kullanmayı çıkarları için uygun gördüler. Ve süreç içerisinde -bahse konu unsurların- beklentileri gerçekleşmedi. Yine, bölgede yeni denge arayışı sürerken ve Rusya’nın Suriye’ye girişine alan açılmışken “Kürt Devleti” yeniden konuşulmaya başlanıldı. Oysa bu, bölge gerçekleri ve dinamikleriyle çelişen bir durumdur. Üstelik söz konusu devlet, geleneksel çizgideki Kürt unsurlardan çok, “Müslüman Kürtler” ile çelişen hedeflere sahip olan PKK/PYD’nin öne çıktığı bir süreçle kurulmak istenilmektedir. ABD-İsrail ikilisinin stratejileri gereği ikinci bir “İsrail” oluşturmak istemeleri, bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktayken geçmişte “sistem-içi” yöntemine savrulan Müslümanların bir kısmının da (Kürdüyle Türküyle) yaşanan süreci hatalı okuyarak muhalefet cephesiyle birlikte hareket etmeleri de süreci karmaşıklaştırmaktadır. Oysa Müslümanların “sistem-içi”ne savrulmaları ne kadar yanlışsa, malum muhalefet ile dayanışarak Yeni Türkiye’ye çekidüzen verme hamlelerinin de o kadar yanlış olduğu çok geçmeden anlaşılacaktır.

Bu bağlamda, Diyarbakırlı “Hacir Ana”nın HDP İl Başkanlığı binası önündeki eylemi ile oğlunun PKK/PYD’nin elinden olması diğer analara da bir umut ışığı yaktı. Aynı zamanda HDP İl Başkanlığı binasındaki bu eylem malum muhalefetin ezberini de bozmuş gözükmektedir…

Malumdur ki HDP, PYD/PKK’nın siyasi uzantısıdır. Peki, neden “kanuni” bir parti olarak rejim ona tahammül etme zorunluluğu duyuyor? Hiç şüphe yok ki “Üretilmiş Kürt Sorunu”nun müsebbibi bir rejimin daha kötüsünü önlemek adına bir diyetidir, bu tahammül. HDP’nin PKK ‘nın vesayetinde bir parti olduğuna da bir şüphe yok. Muhalefetin HDP ile işbirliğini gerekçelendirirken kullandığı argümanların da bir anlamı yok. Türkiye’yi yıllarca kontrolünde tutan ve desteğini ABD/Batı’dan alan askeri bürokrasisinin vesayetinden çok daha güçlü bir bağlılık PKK vesayetidir. Dolayısıyla “özgürlük” ve “demokrasi” havarisi geçinen HDP ve seçimle gelen belediye başkanlarının herhangi bir iradesinden söz edebilmek imkânı yoktur…

7 Haziran 2015 seçimlerinden bu yana bölge insanının kahir ekseriyeti ne “hendek eylemleri”ne destek verdi, ne de “sokağa dökülün” çağrılarına itibar etti. Bölgedeki huzur ve güvenliğin tam olarak sağlanamadığı, Türkiye’nin ABD ve AB ilişkilerinin sancılı olduğu bir dönemde, bölge insanının, sandıktaki tercihlerini analiz ederken dikkatli olmak gerekir. Muhalefetin ve içimizdeki bazılarının “AK Parti”yi halledelim de ne olursa olsun mantığıyla hareket etmeleri ve bu yöndeki söylemleri bizce tam anlamıyla gaflettir. Diğerlerinin “duruş”larını doğru okumanın ötesinde söyleyeceğimiz bir şey yok. Ancak, refiklerimize ve kendilerini İslam ile tavsif edenleri, tekrar düşünmeye davet ediyoruz: “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak!”. Müslümanlar olarak temel referansımıza dönerek “kendi işimize bakmamız”ın zamanı geldi de geçmektedir…

“ASYA AÇILIMI” ve Müslümanların Yaşadığı Coğrafyalar

Eski dünya düzeninin hızla çöktüğü, uluslararası kurumların işlevsizleştiği yeni denge arayışı sürecinde Türkiye, tarihi ve stratejik derinliğini kullanarak -meşruiyetini uluslararası kavramlar ve sistem içinde arayarak- kritik adımları peşi peşine atmaktadır. Bunlardan biri de “Asya Açılımı”…

Ilımlı-Laik Demokrat Türkiye Cumhuriyeti’nin Batı/ABD’ye adeta teslimiyeti nedeniyle söz konusu adımlar, Türkiye bir “eksen kayması” mı yaşıyor? tartışmalarını beraberinde getirdi. Oysa bir eksen kaymasından çok bir paradigma değişimi yaşamakta Türkiye. Ve bunu da değişen dünya ve bölge şartları, çok boyutlu dünya dengesi arayışının açtığı alanda gerçekleştirmek istemektedir. Aslında istemenin ötesinde Türkiye için bu bir güvenlik sorunudur, ‘gelecek beklentisi için’ kaçınılmaz adımlar olarak okunmalıdır. Üstelik Türkiye’nin yeni anlayışı yeni dünya dengesi arayışının temel unsurlarıyla da paralel bir durumdur. Çok kutuplu dünya düzeni, Çin ve Üç Yol Projesi ve Asya-Pasifik; Rusya ve Kafkasya, Balkanlar ve Ortadoğu çerçevesinde bir okumayla paralel olduğu da rahatlıkla görülebilir…

Öyleyse 2005’teki “Afrika Açılımı”ndan sonra Ağustos 2019’daki “Asya Açılımı” ne anlama gelmektedir?

Dünyanın ekonomik merkezinin “Batı”dan “Doğu”ya doğru kaydığından şüphe yoktur. Geçmişteki konumu ve misyonu gereği dünyanın merkezi Batı’ya kaydığında vesayetçi yapısıyla Türkiye istediği konuma yerleşemezdi. Halbuki dünya “doğu”ya doğru kayarken Türkiye güçlü ve stratejik bir siklet merkezi olacağa benzemektedir. Bir imparatorluk bakiyesi olan Türkiye, günümüzde, yakın coğrafyası (Ortadoğu), Doğu Akdeniz, Kafkaslar, Balkanlar ve Afrika’ya ilişkin ciddi hesaplar peşindedir. Üstelik Türkiye’nin bu bölgelerde giderek görünür hale gelmesi bölge dengelerini de etkilemektedir. Belirli bir dönemde “Arap Baharı”nın güçlü partneri olmayı savunan Türkiye, ABD’nin strateji değişimiyle -çok boyutlu bir denge arayışının açtığı bir alanda- daha etkin bir stratejik unsur olma yolunda adımlar atmaktadır…

Yeni denge arayışı sürecinde,  giderek derinleşen ticaret savaşları, Doğu Akdeniz’deki paylaşım kavgası, AB’nin çatırdayan yapısı, Arap Baharı sonrası yakın coğrafya ve Afrika’da yaşananlar nedeniyle “Ilımlı İslamcı” çizgisi ve referansı Batı olan Türkiye söz konusu bölgelerde çıkarlarını korumak ve dünyadaki yeni denge arayışında etkili olmak durumundadır….

Asya’da Çin ve Rusya’nın yanı sıra ABD’nin de kontrol etmek istediği Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nin ötesinde Japonya, Güney Kore, Hindistan, Vietnam ve Filipinler mevcut. Ayrıca, Endonezya, Malezya, Pakistan, Bangladeş ve Afganistan gibi ülkelerin geleceği de Türkiye’nin “duruş”u ile doğrudan alakalı…

ABD damgası taşıyan bir projeyle paralel bir slogan olan “Adriyatik’ten Çin Seddi”ne sonra Türkiye’nin bir “Asya Açılımı” stratejik öneme sahip gözükmektedir… Bu çerçevede, Türkiye’nin ekseni mi kayıyor? sorusu bize Batıcı mantığın hastalıklı bir kaygısıdır. Osmanlı sonrası Türkiye’yi vesayeti altında tutan Batı’nın gerileme sürecine girdiği bir dünyada Türkiye kendi güvenliği ve geleceğinin arayışında. Her ne kadar Batı düşüncesinin referans alındığı “Ilımlı İslam” sapkınlığı ideolojisinde ısrar eden bir Türkiye bahse konuysa da Müslümanların yaşadığı coğrafya üzerindeki etkisinin giderek arttığı da bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır…

Ezcümle, bir algı yönetimi operasyonlarıdır, almış  başını gidiyor. İnsanların büyük çoğunluğu “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyor”… Kanaat önderleri, entelektüeller, sözde ilim adamları malum odakların operasyonlarının bir parçası konumunda. Bilerek ya da bilmeyerek ‘binmişler alamete, gidiyorlar kıyamete’… İlkeli ve ahlaklı bir duruş, öncelikle “Müslüman”a yakışır. Lakin Müslümanca bir “duruş” görebilmek giderek zorlaşmaktadır…

Peki neden?

Öncelikle Müslümanlar bir güç değil; Resullerin Yolu’nda bir örgütlenmeye sahip değil. Sonra malum küresel güç odakları dünyaya vaziyet etmektedir. Demokrasi, özgürlük, insan hakları, serbest piyasa vb. Batı referanslı kavramlarla örgütlü olmayan toplulukları sömürmekte, çıkarları için her türlü zulmü yapmaktan vazgeçmemekteler. Ve bu zulümlerini de iletişim araçlarını kullanarak çok iyi yaptıkları algı yönetimleriyle sütrelemekte, hatta, çoğu zaman meşrulaştırmakta, “kurtarıcı” rolünü oynamaktalar…

İletişim araçları ve arka plandaki güç ve iktidar odaklarının hedefleri doğrultusunda toplumsal/siyasal alanlar tanımlanmakta, ekonomik mekanizmaların acımasız tezgahı kurulmaktadır… İstihbarat örgütleri ve toplumların içinden çıkardıkları “sahte kahramanlar” ile içeriden ve dışarıdan ağlarını kurarak kendi çıkar ve stratejilerinin gereğini yapmaya devam etmekteler. İletişim çağına rağmen ilkeli ve ahlaklı bir duruşa sahip olan güçlü örgütler/devletlerin yokluğunda da emperyalist düzenlerini yenileyerek devam ettirmekteler. Velhasıl, “Müslümanca bir duruşa sahip” bir hayırlı topluluk aranmaktadır!.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı