GenelYazarlardanYazılar

Tevhidi Dil ile Söylemek Hal İle Yaşamayı Gerektirir  

Tevhid nedir sorusuyla konuya giriş yapacak olursak, Tevhidin Kelime anlamı birlemek demektir. İslam’ın en temel kavramlarından biri olan tevhid terimiyle ifade edilmek istenen kısaca; “La ilahe İllallah Allah’tan başka ilah yoktur” demektir.  İnsan bu ifade ile şunu kabullendiğini söylemektedir:  Yerde ve gökte tüm eşyayı yaratan,  hükmü altına alan ve onlar hakkında yasalar koyarak aralarında sarsılmaz bir düzen kuran, kurduğu düzeni devam ettiren, insan için yaşama biçimini belirleyen ve bundan insanı hesaba çekecek olanın sadece Allah olduğunu kabul edip iman ediyorum demektir.

Bu kabul, fazla bir derinliği olmayan topluca icmali iman diye tanımlanan bir kabulleniştir. Bu düşüncenin devamı getirilmediği zaman konunun önemi anlaşılmadan kişinin üzerindeki etkisi görülmez olur.  Ancak insan kendi nefsinden başlayarak tüm yaratılmışları ve bunlara verilen özellikleri, bunların üzerinde cereyan eden yasaları,  bunlar arasındaki ahenkli bir uyumu ve her yaratılmışın üzerinde imzası olan Allah’ın mührünü gördüğü zaman asla şüphesi olmayan bir imana, dönüşü olmayan bir kabulle kabullenişe ulaşacaktır. Eserden müessire,  sanattan sanatkâra, yaratılmıştan yaratana açılan bir kapı, bu hakikati gösterecektir.  Bir de rabbimiz; “ hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu” buyuruyor? Ve yaratıp yaşatmakta koruyup gözetmede, eşyaya dilediği özelliği verip boyun eğdirmede, değişmez değiştirilemez yasalar koyup devam ettirmekte olanın,  tek ve bir olduğunu ispat için insanlığa şu bilgiyi veriyor:

Allah, kıstı/ ölçüyü sabit tutarak kendisinin bir olduğuna şahitlik eder. Melekler de, ilim adamları/ âlimler de şahitlik ederler.” (Ali İmran 3/18)

Burada çok önemli bir konuya işaret edilmektedir. Ayette adalet kelimesi değil  “Kıst” kelimesi kullanılmıştır.  Meallerde bu kelime  “adalet” olarak çevrilmiştir. Bu kelimeye adalet demekle burada verilmek istenen çok önemli bir konuyu kapatmış oluruz. Kıst, kıstas ölçü demektir. Bir şeyi diğerinden ayıran değişmez ölçüler vardır. Altını gümüşten, elması mermerden, elmayı armuttan, deveyi kuştan, pamuğu demirden, kemiği kıldan, suyu petrolden ve ila ahir her eşyanın özelliği kendine özgüdür. Bunların her biri hemcinsiyle aynı özellikleri taşımaktadır. Bu ölçüler de o varlığı, cinsi türü, nesneyi diğerinden ayırmaktadır.  Bunların bu özellikleri dünüyle ve bu günüyle de aynıdır.  Öncesi ve sonrası ile arasında bir farklılık yoktur.  İşte bu muazzam birliktelik yaratanın bir tek olduğunu, mülkünde eserine hep aynı damgayı vurduğunu göstermektedir.  Yani bunlar da Allah Teâlâ’nın “afaktaki” ayetleridir. Malum rabbimiz insanın dikkatine sunduğu iki tür ayetten bahsetmektedir.  Birincisi Elçilerine vahyederek indirmiş olduğu tenzili ayetleri; İkincisi ise bu ayetlerin anlattığı tüm kâinattaki yaratılmış olan her şey.  Kusursuz yaratılışlarıyla,  akıllara durgunluk verecek özellikleri ile görmemizi ve anlamamızı bekleyen sayısız ayetler.

İşte bunlar da Allah’ın yaratmış olduğu tekvini dediğimiz kevni ayetleridir.

Herhangi bir varlık üzerinde araştırma yaptığımızda;  şahit olduğumuz şey; birinde olan her şey aynıyla o türün hepsinde  de aynıyla var olduğunu görüyoruz.. Hepsi bir tek iradenin sonucu, aynı özelliklere sahip olarak tertip ve teşekkül ettirilmiştir. Bunların hepsini kör bir tesadüfe bağlamak akıl karı olamayacağına göre; bunca sanatın sanatkârı, bunca tertibin mürettibi, bunca yaratılmışın içinde bulunacağı şartlara uyumlu olarak yaratılmış olması da kör bir tesadüfün eseri olmayacaktır. Her canlının fıtratına uygun hayati organlar yaratan Allah, o organlar tarafından alınıp hazmedebileceği gıdaları yaratmış olması da, kör bir tesadüfün eseri olmayacaktır.  İşte bu nedenle Allah Teâlâ bir ve tek oluşunu insan aklına onaylatmak için şöyle buyuruyor:

“Yoksa müşrikler, ölüleri diriltebilecek yeryüzü kaynaklı ilahlar mı edindiler?” “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı yerin ve göğün düzeni bozulurdu.  Arş’ın rabbi olan Allah, o müşriklerin asılsız yakıştırmalarından münezzehtir.” (Enbiya 21/21-22)

Tüm yaratılmışlar,  içinde bulundukları kâinata uyum sağlamak için Rabbi olan Allah’ın koymuş olduğu yasalara asla itiraz etmeden /edemeden tabi olarak kıyamete kadar hayatiyetlerini sürdürmek zorundadırlar. Örneğin Güneş,  bir gün olsun bu gün de batıdan doğmak istiyorum demez/diyemez. Toprakla buluşan tohum ben filiz vermek istemiyorum diyemez. Hiçbir nehir ben akmıyorum diyemediği gibi. Sağlıklı olan bir gözün görmek istemiyorum, kulağın duymak istemiyorum, kalbimizin ben çalışmak istemiyorum demiyor /diyemiyor.  İla ahir tüm yaratılmışların tabi olduğu kanun şudur:

“O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti.” “Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin” dedi. İkisi de «İsteyerek geldik» dediler.” (Fussılet 41/1011)

Ancak insanın özgün iradesine bırakılan alan müstesna.  Şimdi bu alanı konuşalım:

Tüm yaratılmışlar gibi insanı da Allah, dilediği gibi yaratıp donatmış, dünyada istediği gibi davranacağı bir alanı da onun özgün iradesine bırakmıştır.

“Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve O’nun her şeye gücü yeter.” “Hanginizin daha iyi amel işlediğini -size göstermek için- ölümü ve hayatı yaratan O’dur. Ve O; Aziz’dir, Gafur’dur.” (Mülk 67/1-2)

“Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise (yani başta insanlar olmak üzere tüm yaratılmışlar) sorguya çekileceklerdir.” (Enbiya 21/23)

Bunlara rağmen insanın en zayıf noktasına destek olsun diye Allah, rahmetini göstermek için insanın kendi cinsinden Elçiler göndererek ayetleri ile insanlığa doğru yolu göstermiştir:

“Yere ve onu döşeyene, Nefse ve onu şekillendirene, Sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verene yemin olsun ki: Kendini arıtan kurtuluşa ermiştir.” (Şems 91/6-9)

“Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye. Muhakkak ki ben, size O’nun katından gönderilmiş bir uyarıcı ve müjdeciyim.” (Hud 11/2)

“Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe edin ki, belli bir süreye kadar sizi güzelce geçindirsin. Her lütuf sahibine lütfunu versin. Eğer yüz çevirirseniz; o zaman ben, başınıza gelecek büyük bir günün azabından korkarım.”(Hud 11/3)

“Ve de ki: Hak, Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin. Biz, zalimlere öyle bir cehennem hazırladık ki, onun duvarları kendilerini çepe çevre kuşatmıştır. (Susuzluktan) imdat dileyecek olsalar imdatlarına, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. Ne fena bir içecek ve ne kötü bir kalma yeridir!” (Kehf 18/29)

İşte bütün fırtınaların koptuğu alan burasıdır. İnsana dağların taşımaktan kaçındığı ağır sorumlulukların.(Haşr 59/21) yüklenmesinin sebebi hikmeti budur. (Ahzab 33/72-73) Hiç kimseye tanınmayan belli bir sahada dilediğini yapma imtiyazı verilmiş olmasıdır.  İnsana verilen sorumlulukların tümü de bu alanla ilgilidir. İnsan, bireysel ve toplumsal ihtiyaçlarını karşılamak için yola çıktığında, ne yapması gerektiği ile ilgili rabbinin emir, yasak ve tavsiyeleri ile muhatap olmaktadır.  Rabbinin emirlerine, yasaklarına ve tavsiyelerine itibar ve ittiba ettiği zaman, imtihanı kazananlardan, etmediği zaman da kaybedenlerden olacağı önüne konulmuştur.  Kazanmak veya kaybetmek insanın elindedir. Bu konuda Allah Teâlâ’nın kimseye en ufak bir dahli yoktur. Hepsi insanın kendi seçimi, kendi gayreti ve bile isteye yapması ile ilgilidir.  Onun içindir ki, insandan sadır olan her şey kendi tercihi iledir ve sonuçlarından da kendisi sorumlu olacaktır.  Yaptığımız iyilik ve kötülük, iman ve inkâr, zikir ve küfür, yalan ve doğru, hak ve batıl, zulüm ve adalet, haklılık ve haksızlık… ila ahir hepsi bizim özgür/ özgün irademizle yapmış olduğumuz şeylerdir. ve sonucundan da bizler sorumluyuz demektir. İşte mülk suresinin ikinci ayetinde anlatılmak istenen de budur. Kimin ne yapacağı yaptıkları ile ispatlanmış olmaktadır. İşte hesap günü karşımıza çıkacak olan Amel defteri dünyadaki yapmış olduklarımızın tescillenmiş şeklidir.

Şimdi buradan hareketle tevhid dinini şirk dininden ayıran fark nedir(?) sorusunun cevabına gelelim. Sorumluluk alanımıza giren işleri tayin, tespit, hüküm koyma ve hesap sorma Yaratıcının ilahlık sıfatının tezahürü olduğu için, iman ederken “La ilahe İllallah” Allah’tan başka ilah yoktur demiştik.  Yani benim kesin kabulüm budur, benim için Allah’tan başka ilah yoktur. Onun için hayatım boyunca her ne yaparsam Allah Teâlâ’nın benim için meşru kıldığı şeyleri yapacağım,  meşru kılmadıkları şeylerden de uzak duracağım anlayışı ile hareket edeceğim. İmanda, İbadette, siyasette, ticarette,  hukukta,  ahlakta,  insanlarla olan münasebetlerimde ve bil umum davranış ve anlayışlarımda, işlerimin hepsini Rabbimin razı olduğu biçimde yapacağım. Nihai olarak tek amacım O’nu razı etmektir diyen bir anlayışa sahip olduğunu hem diliyle hem haliyle yaşayıp ispat etmektir tevhid dinini kabul etmek. Bunun aksini düşünmekte mümkün değildir. Tevhidi düşünen bir insanın razı edeceği bir başka ilahı yoktur. Bu nedenle muvahhit insan, hangi konuda olursa olsun Allah’tan başkasının rızası için iş yapmaz.  Böylece hem itikatta hem de amelde tevhidi yaşamanın kıvancına ulaşmış olur.   O inanır ki, her işin sonu Allah’a varacak o da hükmünü verecektir. Buna inanan kimse işinin sonunun hüsran olmasını istemez.   Bu nedenledir ki “kişinin işi, düşüncesinin- imanının dışa yansımasıdır” sözü meşhurdur.  Hz. Ömer (ra)  “kişinin sözüne bakmayın, namazı da sizi aldatmasın.  kişiyi anlamak için yaptığı işe bakınız. İşi insanın aynasıdır” der.  Bu nedenle genel olarak işlerimiz ve anlayışlarımız düşüncemizin görünen kısmıdır.

Tevhidi bir düşünceye sahip olmayan Paganist bir insanın birden çok ilahı olduğu için onun işi daha çetrefillidir. Her işinde bir başka ilahı memnun etmek için koşturacaktır. Onda Mabedin ilahı farklı, kamusal alanın ilahı farklıdır. Ticaretin ilahı farklı siyasetin ilahı farklıdır. Sosyal ilişkilerin düzenleyicisi olan “El âlem ilahı” hepsinden daha baskın gelmektedir.  Bunlara ilaveten bir de her insanın kendi heva ve heves ilahı vardır.  Şahsi çıkarları vardır…   Daha ifade edemediğimiz nice ilahlar vardır.   Şimdi asrın insanı bu kadar çok ilahı memnun etmek için koştururken;  “Sadece Allah’a kulluk edip sadece Allah’tan yardım isteyeceksiniz”  emrine nasıl bağlı kalacaklar?!  Onlara göre “İslam’ın İlahı çok bencil” kendisine gizli açık ortak istemiyor. Ona bir bağlandın mı, artık hiçbir ilaha itaat edilmesine razı olmuyor! Diğerleriyle uzlaşma kabul etmiyor, Ortak tanımıyor. Yerde gökte dünyada ahirette benden başka ilah kabul etmeyeceksiniz buyuruyor. Ama diğer ilahların bu kadar katı kuralları yok. Dünyada bana itaat edin ahiretinize karışmam. Benim görmediğim yerde her şey serbest. Yakalarsam şansınıza küsün. Benim payımı verdiğiniz sürece her şey meşrudur.  Bana hizmette kusur etme. Kime, neye, nasıl inanırsan inan beni ilgilendirmez diyor. Tam nabza göre şerbet bir ilah. İnsanlık tarihi boyunca ben bunu tercih ediyorum diyen insanlar da ilahlar da hep olmuştur. Bu günde bu günden sonra da hep olacaktır. Her şeyi bilen Allah bunu da biliyor ve bunlar için de şöyle buyuruyor:

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” (Araf 7/179)

“Rabbiniz buyurdu ki: «Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, aşağılanmış  olarak cehenneme gireceklerdir.” (Mümin 40/60)

İnsan olarak yaratan, İslam şerefiyle donatan, Mümin sıfatıyla yaşatan, dünyada ve ahirete âlemlerin rabbine teslim olma şerefiyle onurlandıran Allah’a sonsuz şükürler, Resulüne salat müminlere de bin selam olsun!..

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı