GenelKavram

Te’vil

… te’vîl hiçbir esasa dayalı olmayan yorumlama metodudur ki, sonuçta hayalin, kuruntunun, zannın, gerçekle uzaktan yakından alakası bulunmayan şeylerin oluşturduğu bir sonucu hak saymasına sebep olmaktadır. Böylesine anlayış kaymasına sebep olan te’vîl ise insanlar için saptırıcı olmaktan başka bir rol oynamamaktadır.

Ercümend Özkan/İnanmak ve Yaşamak 207

Bir söz veya davranışa, görünen anlamından başka anlam vermeye denilen te’vil, arapça evl’den türeme olup Kur’an’da 17 defa kullanılmıştır. Gerek günlük hayatta, gerek edebiyâtta gerekse başka alanlarda te’vile başvurulmasının doğurduğu sonuçlar insanlar arasına ihtilaf sokmakta, ayrılıklarını artırmakta ve giderek anlaşmazlıkların temelini oluşturan sakim bir yol açmaktadır. Açılan bu yolda yürüyenlerin çoğalması nisbetinde ayrılan yollar artmakta ve örneğin bir dine mensub olduğunu iddia edenler arasında bile birleşmeleri mümkün kılmaz sonuçlara sürükleyip götürmektedir insanları.

Tarih boyunca yapılageldiği gibi günümüzde de yapılmakta ve eskiden beri sürdürülüp durulmakta bulunan te’vil, cümlede bulunan kelimelerin taşıdığı lügat manalarının ötelerinde, o kelimenin taşıması muhtemel bile bulunmayan manaları ona yüklemekle elde edilen sonuca yardımcı bir metod olmakla birlikte gerçeğe dayanmaması, hakikatle ilgisi bulunmaması ve çıkarılan manayı tedâî ettirecek en küçük bir hüccet bile teşkil etmemesi bakımından sapmanın kaçınılmaz yolu olmuştur.

Tevîl Kur’an’da kullanıldığı gibi anlaşıldığı takdirde ancak insanlar için bir aydınlık yol olabilir. İnsanların düşünmelerine, düşünerek varamayacakları sonuçlara varmalarına yol bulunmadığına işaret eden bâzı âyetleri buraya almakta yarar ummaktayız. Zira Rabb’imiz bize bu âyetlerde te’vilden kaçınmamız gerektiğini, insan olarak örneğin bazı âyetlerin anlamını te’vil ederek bir yere varamayacağımızı anlatmaktadır.

“Kitab’ı sana O indirdi. Onun bazı âyetleri muhkemdir (hükümleri açık ve bellidir). Bunlar Kitabın anasıdır. Diğerleri de birbirine benzer (müteşâbihtir) çeşitli anlamlar taşırlar. Kalblerinde eğrilik olanlar fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak (te’vil etmek) için Onun benzer (müteşâbih) âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun te’vili (ne anlama geldiği)ni Allah’tan başka kimse bilmez. İlimde ileri gidenler (Râsihûn): ‘Ona inandık hepsi Rabb’imiz kalındandır!’ derler. Akl-ı selim sahiplerinden başkası düşünüp, anlamaz.’”(1)

Açık anlamlı olmayan âyetlerin ne anlama geldiğine merak saran insan bazen hüsn-i niyyetle, bazan de su-i niyyetle Allah’ın Kur’an’da ‘Müteşâbih’ adını verdiği âyetlere kendilerine göre anlam vermeye kalkmışlardır. Ayetlerin içindeki kelimelerin anlamlarından verilen mananın çıkması imkânsız olan sonuçlara varanlar işte bu te’vilcilerdir. Vardıkları sonuçların isabetli olması da mümkün değildir. Zira te’vîl hiçbir esasa dayalı olmayan yorumlama metodudur ki, sonuçta hayalin, kuruntunun, zannın, gerçekle uzaktan yakından alakası bulunmayan şeylerin oluşturduğu bir sonucu hak saymasına sebep olmaktadır. Böylesine anlayış kaymasına sebep olan te’vîl ise insanlar için saptırıcı olmaktan başka bir rol oynamamaktadır.

Herhangi bir sözün olduğu gibi, bir ayet veya hadisin de onu teşekkül ettiren kelimelerin taşıdığı anlamların dışına taşırılan anlamı, ister istemez sapmalara neden olmaktadır, olmuştur da. Anlaşılmayanı, anlaşılanla açıklamak te’vil olmayıp, bilinmeyeni bilinenle çözmektir. Örneğin ‘İmamlar Kureyş’ten olacaktır’ şeklinde bize intikal ettirilen ve hadis olduğu söylenen söz Kur’an’daki gerçeklerle tezat teşkil ettiği içindir ki değil te’vil ederek bu sözden bir sonuca ulaşmak, kelimelerinin taşıdığı anlamlarla bile keza bu söz istikametinde bir sonuca ulaşmaya el vermez. Zira Allah Kur’an’da “Aranızda adil davranmam emredildi”(2), “Kıyamet günü ne akrabanız, ne çocuklarınız size fayda verecektir”(3), “Ey iman edenler! bir kavim diğer bir kavmi istihzaya kalkmasın, mümkündür ki berikiler ötekilerden hayırlıdır.”(4), “Allah katında en üstün olanınız, en muttakinizdir.”(5), ‘Eğer mü’minseniz en üstün olanlar sizsiniz” (6), “Ey Nuh!.. O senin ehlin sayılmaz, onun davranışı salih bir amel değildir”(7), “Cinn’i ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım”(8) “Allah size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah, işiten, görendir” (9) buyurmaktadır. Yukarıda alıntıladığımız âyetler ve eş anlamlı nice ayet yine yukarıda zikrini ettiğimiz türden bir Peygamber sözünün bulunamayacağının aşikâr delilidir.

Yine örnek olarak anacağımız bazı âyetler bazı mezhebler tarafından yalnızca te’vile dayalı olarak bazı kimselerin ‘İlâhî Halife’ olduğuna delil sayılabilmiştir. “Bana ailemden bir vezir ver, Kardeşim Hârun’u. Onunla arkamı kuvvetlendir, Onu da işime (Peygamberlik işine) ortak yap, ki seni çok tesbih edelim ve Seni çok analım, Şüphesiz Sen bizi görmektesin”(10) diye yalvaran Musa (a.s.)’ya Allah “Buyurdu: “Ey Musa!. İstediğin sana verildi.”(11) diye bildirmektedir. Kelimelerinin taşıdığı anlamın dışında anlaşılmasına hiçbir yol bulunmayan örneğin yukarıda zikrettiğimiz âyetler özellikle şia mezhebleri tarafından Hz. Ali (r.a.)’nın Allah tarafından halife seçildiğine delil olarak anılabilmiştir. Kendisinden bu yönde herhangi bir anlam çıkarılması mümkün bulunmayan daha yüzlerce ayet yalnızca ‘Te’vil’ edilerek görüldüğü gibi alakasız sonuçlara varılabilmektedir.

Te’vil’in insanları daha nerelere alıp götürdüğüne yüzlerce misal verebilmek mümkündür. Sapık anlayışların, te’vil yolu ile İslâma isnâd edebilmeleri de yine te’vil yüzündendir. Zira te’vil hiçbir esasa müstenid bulunmayan yorum (tefsir) yoludur ki üzerinde yürüyenini mutlaka saptırır. Sarfettikleri manaları herkesçe anlaşılan ve sapıklığı belli olan nice sözlerin te’vil edilerek “bâtın mânası başkadır, ama biz anlamıyoruz” diyenlerin yolunun bozukluğu, esastan uzaklığı da yine te’vil yüzündendir. Gerek düzgün sözden eğri anlam çıkarmada, gerekse eğri sözü doğru anlama yormada te’vil âdetâ ortaçağ simyacılarının bakın altın yapan(!) sihirli ilaçları gibidir. Sonucu mutlaka aldatıcıdır.

Te’vil, zayıf iradelerin, esaslı bilgiden mahrum olanların yahut da niyyeti halis olmayanların -ki hepsi zaaftır- başvurdukları yoldur.

Allah’ın Yusuf (a.s.)’a “… Olayların te’vilini öğretelim…”(12) buyurması Yusuf un hiçbir hüccete dayanmayan rüyaların yorumunu Allah’tan bizzat öğrendiğinden bize verilen haberdir. Gerçek anlamını yalnızca Allah’ın bildiği ifade, olay ve davranışları yorumlamaktan ise biz insanlar uzak tutulmak istenilmişizdir(13). Daha ileri giderek Allah bu konuda biz Müslümanlara te’vilden kaçınmamızı “Ona inandık, hepsi Rabb’imiz katındandır, derler. Akl-ı Selim sahiplerinden başkası düşünüp, anlamaz”(14) buyurarak müteşabihât hususunda müstağni olmamızın akl-ı selime yaraşırlığıyla belirtmektedir.

Te’vil yaparak açıklama, ister istemez hüccetsiz açıklamadır. Bilinenlerle yapılamayan açıklamadır. Bu tür olayların, ifadelerin, davranışların anlamını ise yalnızca Allah bilmektedir. Te’vil ile açıklama bir manada gaybın açıklamasıdır ki gaybın sahibi haber vermedikçe bu tür açıklamaya kimse me’zun değildir. Gaybın sahibinin de peygamberlerle açıklama yaptığı bilinen bir gerçektir. En son Peygamber ise Hz. Muhammed(a.s.)’dir. O ise, kendisine bildirilenleri “Halkın hepsi için gönderilen”(15) olarak “Size eşit şekilde bildirdim, de…”(16) diye Allah tarafından söyletilendir. Yine Peygamber’e Allah: “Gaybın anahtarları O’nun yanındadır, Onları O’ndan başkası bilmez”(17) dedirtmektedir. Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir”(18), O gaybı bilendir. Kendi görünmez, bilgisini kimseye göstermez”.(19), “De ki: ‘Ben size, Allah’ın hazineleri yanımdadır, demiyorum. Gaybı da bilmem; size, ben meleğim de demiyorum, Ben sadece Bana vahyolunana uyuyorum”(20), “(Süleyman’ın) ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak deyneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Kurdun yemesiyle deynek çürüyüp de ona dayalı duran Süleyman) yıkılınca (onun öldüğü anlaşıldı ve ) anlaşıldı ki eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azab içinde kalmazlardı.”(21) ve benzeri âyetlerle bilinmeyenin açıklanmasının mümkün olmadığını açıklayan Allah yine aynı konuyu şöyle buyurarak bağlamaktadır: “Bilmediğin bir şeyin ardına düşme, çünkü kulak, göz ve gönül (akıl) bunlann hepsi ondan (bilmediğinin ardına düşerek vardığı sonuçtan sorumludur.”(22). Te’vil ise bilinmeyenin peşine düşme yoludur. Sonuç olarak insanı sorumluluk altına sokan, vardığı sonuçla hesabını veremeyeceği yerlere götüren te’vilden insanlar özellikle men edildiği halde, Peygamberin devrinden sonra Kur’an’ı açıklamada en çok kullanılan yol olmuş ve sonuç olarak Allah’ın buyurdukları saptırılmıştır. Te’vil yolu ile İslâma saplanan hançerlerin açmış olduğu yaraların bir türlü tedavi edilemediğini gören İbn Teymiyye(23) de bu metoda (te’vil) karşı çıkmıştır. “Çünkü bu usul (te’vil usulü) bir taraftan İslâm öncesi yahudiler arasında câri olan ve gerçek bir netice vermediğine Kur’an’da işaret olunan ‘Ebced Hesabı (Hısâb’ul Cummâl)’ sayılar v.s. ile ayet ve hadislerin tefsirine fırsat ve imkan verdi. Diğer taraftan sûfîler, şiîler, İhvân-üs-Safâ, Cehmiyye ve Mu’tezîle ile Haricîler ve umumi olarak İslamdan ayrılmamayı esas kabul etmekle beraber ehl-i sünnet yolundan sapan bütün maksatlılar, son vahyin getirdiği umdelere karşı sahip oldukları fikirleri yerleştirmek ve doğrudan-doğruya yaymak için ‘Te’vil’ usulünü, en münasip bir yol saydılar.”(24)

Hemen bütün sapık düşüncelerin, Allah’ın Kitabına dayandırıldığı söylenen sapıklıkların mutlaka te’vil sonucu te’vile dayandırılarak ortaya çıkarıldığı gözden kaçmamaktadır. Nerede bir sapık düşünceye ‘İslâmi’ yaftasının vurulduğunu görürseniz, temelinde te’vilin bulunduğunu kaçınılmaz olarak göreceksiniz. Zira te’vil, esası bulunmayan bir yorum metodudur ve kendisi ile uğraşanları (onunla sonuca varmak isteyenleri) mutlaka saptırmıştır, saptırır. Örneğin peygamberimiz (a.s.)’in çocuğunun öldüğü gün tutulan güneşin, onun ölümü ile ilgili olduğu sonucu (yanlarında Rabb’leri katından hiç bir hüccet bulunmadığı için) te’vilin açık bir göstergesidir. Nitekim Resulullah (s.a.) bunu muhkem âyetlerin kendisinde hasıl ettiği kesin bilgi (ilim) ile açıklamış ve “Güneş ve Ay Rabb’imin emrindedir. Kimsenin ölümü veya doğumu ile ilgili olarak doğup batmazlar.” Buyurmuşlardır. ‘Tetâbukların, tevâfukların ‘te’vil sonucu kimilerinin kerâmeti olarak vasfedilmeleri de böyle yapanları saptırmıştır, saptırmaktadır.

İslâm akıl dışı olması, gerçek dışı bulunması itibariyle te’vili dışlamış ve mensuplarını ondan uzak tutmaya özen göstermiştir. Sebe suresinin 14. Âyetinde de Allah bunun sonucundan kullarını haberdar etmiş Al-i imrân suresinin 7. âyetiyle de men etmiştir, Müslümanları..

Muhkemâtı ve müteşâbihâtı anlamada Allah’ın emrine(25) uyanlardır ancak ‘Akl-ı Selim sahipleri’

(l)Âl-i İmrân 3/7

(2)Şûrâ 42/15

(3)Mümtehîne 60/3

(4)Hucûrâl 49/11

(5)Hucûrâl 49/I3, Enfâl 8/34

(6)Hadid 57/10

(7)Hûd 11/45-46

(8)Zâriyât 51/56

(9)Nisa 4/58

(10)Tâ-Hâ 20/29-30-31-32-33-34-35

(11)Tâ-Hâ 20/36, Meryem 19/53

(12)Yûsûf 12/21

(13)Âl-i İmrân 3/7

(14)Âl-i İmrân 3/7

(15)Sebe’34/28

(16)Enbiyâ 21/109

(17)En’âm 6/57

(18)Hûd 11/123

(19)Cinn 72/26

(20)En’âm 6/50

(21)Sebe’34/14

(22)lsra’l7/36

(23)İslâm Ansiklopedisi, C. I2/I.S.2I6

(24)İslâm Ansiklopedisi, C. 12/1 S 216

(25)Âl-i İmran – 3/7

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

Related Articles

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close