GenelKavramYazılar

Toplumun Din Algısı

Din denildiği zaman insanımızın zihninde tecessüm eden şeyin ne olduğunu, nasıl algılandığını anlamak için bazı noktalara projektör tutarak aydınlatmak, anlamak,  anlatmak ve anlaşılmak istiyoruz.

Dinin en genel (efradını cami ağyarına mani) tanımı şöyle yapılmaktadır: Her insanın hür iradesiyle kendisi için beğenip seçtiği yaşam biçimidir.  Bu yaşam biçiminin kaynağı Allah olabilir, toplum olabilir, herhangi bir insanın heva ve hevesi olabilir. Bunların hiç birisi onun din olmasına mani değildir. Ayrıca hak olması veya batıl olması da din olmasına mani değildir. Nitekim Allah Teâlâ Kureyş’in putperest dini için Kâfirun suresinde  “sizin dininiz size, benim dinim de bana” ifadesiyle bunu bir din olarak nitelendirmektedir. Bunun bir adım daha ilerisine geçerek, hiçbir dini, hiçbir kutsalı kabul etmeyen kimsenin bu anlayışı ve kabulü de bir din olmasına mani değildir. Onun dini de hiçbir din kabul etmeme dini olarak isimlendirilir. Hatta hiçbir kaynağa dayandırmadan insanın kendi hevasına/ istek ve arzularına tabi olarak bir yaşam tarzı ortaya koyması da onun din olmasına mani değildir.(Furkan 25/43)  Kısacası bu tanım çerçevesinden bakıldığı zaman, bir insanın dinsiz olması mümkün değildir.

Ancak bütün bunların din olması demek, Allah tarafından kabul edilecek anlamına gelmemektedir. Allah din denilen her şeyi kabul edecek ve onların dinli olmasından dolayı onları cezalandırmayacak, hesaba çekmeyecek demek de değildir. Çünkü Kur’an’da çok açık bir ifadeyle Rabbimiz olan Allah şöyle buyrulmaktadır:                             “Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette de ziyana uğrayanlardan olacaktır.” (Ali İmran 3/85)

“Allah nezdinde Hak Din İslâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah’ın hesabı çok çabuktur.” (Ali İmran 3/19)

“…Bugün kâfirler, dininizi yok etmekten ümitlerini kesmişlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım. Size din olarak İslam’ı seçtim, beğenip razı oldum…” ( Maide 5/3)

Bu ayetlerin açık ifadelerine dayanarak şunu söyleyebiliriz: Allah Teâlâ’nın Peygamberleri aracılığı ile insanlığa sunduğu dinin adı İslam, İslam’ı kendisi için din olarak beğenip seçen ve onun ilkelerine göre hayatını düzenleyen kimseye de Müslüman denilmektedir. Böylece Müslüman demek, Allah’ın insanlar için göndermiş olduğu İslam’ı din olarak kabul eden, bir ömür bu kabule bağlı olarak yaşayıp ahlak edinmek, uygulayıp gerçekleştirmek demektir. Bu kabul, asla bir sözden ibaret olmayıp;  bu sözün arkasında bu sözün gereğini yaşayacak, her türlü meşakkatini göğüsleyecek, Allah’ın razı olduğu bir kul olacaktır.         Rabbimizin açık beyanlarından anlıyoruz ki, Allah Teâlâ İslam’dan başka bir dine mensup olan kimselerin yapmış oldukları işlerden dolayı razı olmayacak,  yaptıklarına karşılık onlara bir ecir vermeyecek, bu insanların elleri boşa çıkacak ve sonları hüsranla bitecektir.

Bu girişten sonra algılanan dinin, hayattaki yeri ve fonksiyonu nedir? Din bu dünyada ne işe yarar? Hayatın neresinde ona uymaya ne kadar mecburuz?   Onsuz olabileceğimiz bir zaman, onun müdahil olmadığı bir mekân var mıdır? Ve nihai olarak Allah Teâlâ tüm insanlığı hangi dine/kitaba göre hesaba çekecektir? Bütün bu soruların cevaplarını aramaya ve anlamaya çalışalım…

Toplumun din algısı (istisnaların kaideyi bozmayacağı anlayışıyla birlikte)  şöyledir:  Din, bir üst kimlik olarak kabul edilir ve “hayattaki yerine” konulur.  Bu kabul tüm dinler için aynı şekilde tezahür etmektedir. Hayatın tamamına hükmeden bir anlayışla değil sadece bazı merasimlerin düzenleyicisi olarak görülür.  Doğumda, ölümde, düğünde- bayramda hatırlanarak “bayramlık bir inanç” olarak yeri ve zamanı geldikçe ona müracaat edilir.  Mesela Müslüman’dır, namazında niyazındadır ama namazdaki halini hayatın diğer zamanlarına yansıtmaz. Yaptığı yanlışlar hatırlatılarak: “Birde namaz kılıyorsun bu işi nasıl yapabiliyorsun” diyene de:  “O ayrı, bu ayrı, dinimi /namazımı bu işe karıştırma”  diyerek yaptıklarını meşru göstermeye çalışır. Bazıları için de namaz –niyaz, hatıra- gönüle veya insanın Allah’a ihtiyacı olduğu bir zamanda, başına bir musibet geldiğinde kılınır, Allah’a dua edilerek bu durumdan kurtarması istenir. Diğer bir kısmına göre ise,  Cumadan cumaya, bayramdan bayrama yapılması gereken bir teamül olarak kabul edilir. Bu zümrenin genel anlayışına göre:  “Din, insan hayatının her dönemine, her işine karışmaz karıştırılmaz. Onlara göre din,  şahsın vicdanında bulunan  “inancın,” hayatın bireysel boyutlarında tezahür edecek vicdani bir meseledir. Ne hukuki konularda, ne siyasi konularda, ne de ekonomik konularda “dinin “ bir müdahalesi, bir emri ve isteğinin olabileceği düşünülmez!

Bu zümre böyle iken,  gelelim beş vakit namazlı abdestli olan kimselerimize. Yine istisnalarını bir yana koyarak ifade edelim ki, bu zümrenin de dini, namaz, oruç, hac ve zekât gibi ibadetler çerçevesinde algıladıkları bir vakıadır. Burada kastımız şudur: Bu tür ibadetleri yaparken Allah’ın emrettiği, Peygamberimizin de yapıp gösterdiği gibi yapılması gerektiğine inanırız. Öyle ki, bir rüknünü bile farklı yaptığımızda bu ibadetin kabul olmayacağını ezbere biliriz. Fakat hayatın diğer zamanlarında icra edilen söz sukut ve eylemleriyle alakalı olarak  aynı Allah’ın ne emrettiğini ve peygamber (as)ın nasıl davrandığı konusu ile ilgili hiç bir şey sorulmaz, araştırılmaz ve  düşünülmez!..  Sanki din sadece bu ibadetlerden ibaretmiş gibi kabul edilir.  İnsanımız yeri gelince bir abdest alma konusunu kılı kırk yararcasına sorgularken;  ticarette, siyasette,   insanlarla olan münasebetlerinde, ölçüde tartıda, komşuluk ilişkilerinde, iş-işçi-işveren ilişkilerindeki hak hukuk konularında Peygamberimizin anlayış ve davranışlarıyla ilgili bir örnekliği arama sorma gereği duyulmaz. Sanki bu işler dinden değilmiş gibi kendi bildiğini okumaya devam ederler. Veya olayda görünen menfaat duyguları ağır basar da, kimseyle istişare etme gereği bile duymazlar.“Onların işleri istişare iledir” ayeti onlar için bir şey ifade etmez…

Hayatın kırılma noktaları olan siyasi tercihlerle karşılaşılınca, Peygamberimizin tebliğde göstermiş olduğu sabır ve metaneti,  yapılan cazip teklifler karşısında tavizsiz duruşunu ve davasından asla ödün vermemesini düşünerek rotasını belirlemez. Tahmil edilen zorluklara karşı sabır ve metanette,  hakka çağırmada, iyiliği emredip kötülüğe mani olmada, hak ve adaletin yerini bulması için çalışmada,  kendi menfaatini gözetirken diğerlerinin zararına olacak bir işten kaçınmada,  nefsini, neslini, komşusunu ve tüm insanlığı koruyup kollamada,  kısacası bütün bir hayatı Allah için yaşamada Peygamberi bir örnekliğe ve ilk kuşak Müslümanlara bakarak,  dinimize ve davamıza sımsıkı sarılma konusunda gerekli hassasiyetin gösterilmesi gerekmez mi? Elbette beklenen sonuç bu olmasına rağmen esefle görüyoruz ki bu hassasiyet sadece işin kabuğunda; özü ilgilendiren bir anlayışın tezahürlerini görmek oldukça zor gözükmektedir.

Bu konuya bir yabancının gözüyle bakacak olursak,  12 Eylül 1980 darbesinden sonra Edirne’de yol kontrolü yapan bir komutan, İran’a mal taşıyan bir TIR şoförüne İran’daki devrimden duyduğu memnuniyetsizlikten dolayı vereceği cevabı merak ederek sorar: Türkiye’yi nasıl buluyorsunuz?  İranlı şoför Türkiye’nin dıştan görünüşünü şöyle özetler: “Türkiye’de üç şey çok üç şey yok. Asker merak eder, ne çok ne yok? Şoför şu veciz cevabı verir: “Türkiye’de araba çok yol yok. Banka çok para yok. Cami çok Müslüman yok.”

Evet, biz kendimizi dünyada en dindar bir ülke olarak görsek de, dışarıdan bakıldığında görünen manzara bu. Yıllardır uygulanan batıl düzen insanları öyle hale gerdi ki, insanlar kendilerini ifade ederken Laik ve demokrat Müslüman,  Sosyal Demokrat Müslüman, Liberal Müslüman, Muhafazakâr Müslüman, Aydın Müslüman… demekte bir sakınca görmez oldular.  Bu işin farkında olan çok az kimse de sadece Müslüman sözüyle yetinerek Müslüman sıfatının önüne herhangi bir ilave yapmaktan kaçındılar.  Ancak genel çoğunluk bu değişimin farkında bile değil…  Durumun ciddiyetini anlamak için başımızı iki elimizin arasına alarak  bu güne kadar yaşadıklarımızı, yapıp ettiklerimizi insafla düşünelim. Rutin işlerimizi yaparken,  ben bunu böyle yapıyorum ama bu konuda Rabbimizin hükmü nedir,  bu iş eğrimi doğrumu, ben şimdi kimin hükmüne göre bunu yapıyorum?  Benim hayatta referans olarak aldığım şeyler nelerdir,  bunların kaynağı nedir ve kime aittir? Allah’a mı, toplumun teamüllerine mi,  doğunun yahut batının hayat anlayışının yasallaştırdığı batıl olgulara mı aittir?  Ya da ben,  nefsimin istek ve arzularına, çıkarlarıma mı tabiyim? Allah Teâlâ’nın bu konularda bir hükmü yok mu? Bu konulardaki anlayış ve davranışlarımızı neye dayanarak yaptığımızı ciddiyetle düşündüğümüz de, olayın vahameti anlaşılacaktır.

Burada bir başka problemimiz daha vardır ki, bu problem “İslam toplumunun”  en yumuşak karnıdır. Genel değerlendirmelerde bulunurken, “bu toplumun yüzde doksan virgül dokuzu Müslüman’dır” denilir. Evet, bir üst kimliği ifade bakımından doğrudur. Fakat bu yüzdenin ne kadarı Kur’an’ı ahlak edinme anlamında bir hayat yaşamanın peşindedir?  Bu amaçla hayata bakan, dininin kaynağı olan kitabına sarılan, onda dünya ve ahiret saadetini arayan kaç insan vardır? Anladığı dilden Kur’an okumak bu ülkede 70 li yıllardan sonra başlamasına rağmen, henüz kitlesel bir boyuta ulaşamamıştır. Belki bu kesimin yaptığı  “en ciddi iş” Kur’an’ı yüzünden veya ezbere teganni ile okumaktır. Çünkü böylece sevap kazanacağına inandırılmışlardır.  Diğerlerine düşen de onları huşu ile dinlemektir. Böylece yaşanmak için gönderilen kitap,  sadece “okunup sevap kazanılsın”  için gönderilmiş olmaya mahkûm edilmiştir.

Bir işi birinin istediği gibi yapabilmek için, her şeyden önce o kimsenin sizden ne istediğini bilmeye ihtiyaç vardır.  Bu gerçeklik dünyanın her yerinde böyledir. Kimse nasıllığını ve niceliğini bilmeden bir davranışta bulunamaz. Hele bir de bu işin ucunda birilerini memnun etmek varsa!..  Memnun olunacak hali bilmek daha bir önem kazanmaktadır.

Hal böyle olunca (dindarlığımızdan dolayı) sevip sakladığımız, öpüp kokladığımız,  vitrine koyup baktığımız,  anlamadığımız dilden okuyup kutsadığımız ilahi mesajın bizden ne istediğini bilme ve yaşama şansımız olabilir mi? Olmayacaktır.  Bu halimizle ya bizler birilerini kandırıyoruz; ya da birileri bizi kandırıyor!.. Doğru oturup doğru konuşalım, toplum olarak hali pür melalimiz bu değil mi? Örnek aramaya gerek yok. Toplumun anlayış ve yaşayışına bakmak yeterli olacaktır.  Bu insanların Dinden ne anladığına, hangi işini dininin ilkelerine göre yaptığına bakın…  Yaptığı işe, tuttuğu yola durduğu yere bakın…  Bunu yaparken en başında kendimizi de dâhil edelim ve hiçbir zümreyi istisna etmeden İlahi mizanın kefesine koyalım… Yaşanan bu kavganın, birbirimiz ile didişmelerin, yanlışlara karışmanın, hevalarımızı ilahlaştırmanın, benim bildiğim haktır, kimsenin aklına, nasihatine ihtiyacım yoktur anlayışlarının Allah indinde kaç gram çektiği bütün ayrıntısı ile görülecektir.

Şunu bilelim ki, İnsanın hayatında dinin ilgilenmediği, Allah Teâlâ’nın da hesap sormayacağı bir tek davranış dahi yoktur. Her hal ve karda yapılan iş, söylenen söz veya gönlümüzde olan sevgi ve nefretin tümü dinimizin ilgi alanıdır. Bunlar ya ibadet ya da kabahat olarak tezahür eder, hesabımıza geçer. Sonuçta kıyamet günü insanlığın hiçbir istisnası olmadan hesaba çekileceği gerçeğini önümüze koyan Allah, bu hesaba çekmenin de kendi kitabına göre olacağı ihtarında bulunmaktadır. Ve bu durumu şu ayeti ile takdim etmektedir:

“Ey insan ve cin toplulukları! Sizin de hesabınızı yakında ele alacağız.”(Rahman 55/31)

“Öyleyse sen, sana vah yedilen Kur’an’a sımsıkı sarıl. Şüphesiz ki sen doğru bir yol üzerindesin. Doğrusu o Kur’an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan hesaba/ sorguya çekileceksiniz.” (Zuhruf 43/43-44)

“Ey Muhammed!) Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız. Güzel akıbet takva sahiplerinindir.” (Taha 20/132)                                Bütün gayretimiz, sorumluluk bilincini kuşanarak  o güzel akıbete ulaşmak için olmalı değil mi? !..

Daha Fazla

Related Articles

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close