GenelYazarlardanYazılar

Türk Edebiyatının Medyumları / Kafası Kırıklar

Türk Edebiyatında birçok biyografide konu edinilen içeriklerden biri de medyumluk ve bu bağlamda gerçekleştirilen ispritizma ayinleridir. Pozitivizm asrı olan 19. yüzyılın aynı zamanda ispritizmanın doğduğu ve akıl almaz bir hızla yayıldığı asır olması şaşırtıcıdır. Fransa’da Allan Kardec isimli bir tıp doktoru tarafından bir doktrin hâline getirilen ispritizmayla Victor Hugo gibi büyük isimler bile ciddi bir şekilde ilgilenmişlerdi. Hugo, masaların başında neredeyse her gün Shakespeare, Moliere veya Luther’in ruhuyla konuşuyordu. İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki’nin şeyhülislâm yaptığı Musa Kâzım Efendi bir ispritizma meraklısıydı; çağırdığı ruhlara “Bu zalimi başımızdan ne vakit alacaksın yâ rûh?” diye sorup dururdu. Midhat Cemal, o tarihlerde, Musa Kâzım’dan Şeyh Bedreddin’in Varidat’ını okumaya çalışan Mehmet Akif’in onun bu ispritizma celseleri yüzünden epey sıkıntı çektiğini söyler.

Örneğin kalemiyle Türk edebiyatında efsanevi bir muharrir olan Peyami Safa, bizzat ruh çağıran bir medyumdur. Peyami Safa’nın başta ispritizma olmak üzere parapsikolojik ve metapsişik olaylara kendini kaptırdığı, Matmazel Noraliya’nın Koltuğu ve Yalnızız adlı romanlarının da onun bu merakını yansıttığı bir gerçektir.

Peyami Safa’nın Ruh ve Kâinat (1946) adlı eserinden övgüyle söz ettiği Dr. Bedri Ruhselman Türkiye’de ispritizma ve metapsişik araştırmaların öncüsüdür. 1950 yılında Türkiye Metapsişik Tetkikler ve İlmî Araştırmalar Cemiyeti’ni kurmuş, 1952 yılında ise ilk kitabıyla aynı adı taşıyan Ruh ve Kâinat dergisini çıkarmıştır.  Ahmet Hamdi Tanpınar ise, o bu yaygın meraktan etkilenmekle beraber eleştirici yaklaşmış ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1961) adlı romanında ispritizmacılarla alay etmiştir. Roman kahramanı Hayri İrdal’ı Ispritizma cemiyeti’ne de üye yapan Tanpınar’ın bu cemiyeti ve müdavimlerini tasvir ederken kullandığı dil, ispritizma modasına nasıl baktığı hakkında açık bir fikir vermektedir.

Kafası kırıklar bahsine gelince de “Düellocular” hakkında bir iki kelam etmekte fayda var.  Fransız Ihtilâli döneminde siyasî çatısmalarda bir çözüm yolu olarak yaygın bir biçimde kullanılan düelloya zaman zaman sanat ve edebiyat adamları da başvurmuşardır. Büyük Rus şairi Puşkin, karısıyla muhafız ordusunda görev yapan Fransız asıllı George D’Anthes arasında ilişki olduğuna dair dedikodular çıkınca rakibini iki defa düelloya davet etmiş, 21 Ocak 1837’de yapılan ikinci düelloda göğsünden vurularak hayatını kaybetmiştir.  İkbal kahvehanesinde bir gün profesyonel bir kumarbazla kapıştığı tavlada yenileceğini anlayan Nurullah Atac, ayağa kalkıp “Namusunuz varsa bana bir tokat vurun!” diye haykırır. Oyunu seyretmekte olan Necip Fazil, haksızlığa dayanamaz, “Borçlu olduğun parayı ben vereyim de tokadı ben patlatayım! Seni nefsine hakaret ettirme hastası Dostoyevski mukallidi, seni!” diye çıkışır. Ataç, onun bu sözüne öfkelenip “Sende insan tokatlayacak erkeklik ne gezer, Örümcek Ağı şairi!” diye meydan okuyunca tombul yanaklarında birden okkalı bir tokat şaklar. Arkadaşları araya girerler ve kahramanları yan yana oturtup barıştırmışlardır.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı