Genel

Türk “İlahiyatına” Giriş: Devlet Dinimdir, Millet Mezhebimdir

Gökhan Bacık/Mavi Yorum

Devlet aygıtının radikal sayılacak biçimde seküler-Kemalist elitlerden, İslamcı-muhafazakar elitleri geçtiği ve her şeyin neredeyse zıddına dönüştüğü bir süreçte iki şey olduğu gibi kalıyor. Ülkede neredeyse her şeyin tam zıttı halinde yeniden inşa edildiği bir dönemde bu iki şeyin aynen devam etmesi izaha muhtaç bir durumdur.

Her şeyin değiştiği dönemde aynı kalan iki şey şunlardır:

(1) Görünüşte kaptan köşkünde oturanlar değiştiği halde devlet aygıtı, pek çok konuda aynı şekilde davranmaktadır. Örneğin Kürt sorununda MGK, Mayıs 2016 yılında, seküler-Kemalist dönemin altın çağı sayılacak 28 Şubat Sürecinde olduğu gibi karar almaktadır.

(2) Halkın çoğunluğu sol-Kemalist elitlerin kontrolündeki devleti ve yaptıklarını kutsadığı gibi İslamcı-muhafazakar elitlerin kontrolündeki devleti ve yaptıklarını kutsamaktadır. Anlamlı bir grup çıkıp “burada yanlış giden bir şey var” dememektedir. “Sahipleri” değişse bile devlet yine kutsanıyor.

Aktörler tam tersine değiştiği halde neden devletin değişmediği ve halkın çoğunluğunun devletin yaptıklarını bu “tuhaflığa” rağmen “kutsaması” bizi bir açıklama kaynağı olarak “Türk ilahiyatına” götürmektedir.

Türklerin çoğu Müslümandır ve itikadi sorunlarının tartışma çevresi İslam “ilahiyatı” (daha doğru bir ifade ile kelamı) olarak görülmelidir. Ancak Türkiye’de devlet ve toplum ilişkilerini belirleyen ana çerçeve İslam’dan kaynaklanan (yani içinde İslam’ın birincil öğe olduğu) bir ilahiyat değildir. Burada içinde İslam’ın da önemli bir öğe olarak bulunduğu ama daha folklorik ve sosyolojik bir çerçevede canlı kalan bir ilahiyatı kastediyorum. Bir bakıma Carl Schmitt ile özdeşleşen politik ilahiyat kavramından ilhamla bir kültürel ilahiyat kavramının var olduğunu ifade etmeye çalışıyorum. Bu tanım yine konuya aşina olanların elbette hemen aklına gelecek olan Robert Bellah’ın 1967 yılında yazdığı bir makalede kullandığı “sivil din” kavramına yakındır. Ancak, “Türk ilahiyatını” bir örnek olarak içine koyduğum kültürel ilahiyat kökenlerini daha ziyade kolektif aktarımdan alan ve öncelikli olarak aşkınlığa referans veren bir çerçevedir. Tarihsel bir süreklilik içinde aşkınlığı temel alan Türk ilahiyatı (yani kültürel ilahiyat) rasyonel olan ile irrasyonel olanın örtüştüğü bir alandır. Burada seçilmişlik, kut, Allah’ın yardımı, devletin kutsanması, toplumun yüceltilmesi ve bütün bunların aşkın bir zaman içinde süreklilikle bugün tecelli etmesi söz konusudur.

Böylece, Türklerin genel olarak devlet, meşruiyet, halk, millet, dünya olayları hakkında tarz-ı telakkilerini belirleyen şey asıl bu “Türk ilahiyatıdır”. Türk ilahiyatının kendine göre haramı, helali, güzeli, yanlışı vardır ve bu çoğu zaman sanıldığının aksine İslam’a ait olanlardan farklıdır. Türkiye’de sol, sağ, dindarlar, sekülerler devlet aygıtının etrafında kendi ideolojileri ile kalabalıklaşsa bile Türk devletini ve ahalisini her zaman dipte ana akıntı olarak bu Türk ilahiyatı şekillendirir.

İlk olarak, İslam ve Türk ilahiyatı arasındaki ilişkiyi ele almak gerekiyor. Türk ilahiyatının önemli bir parçası İslam’dır. Ancak İslam, Türk ilahiyatının ana unsuru değildir daha ziyade belirgin bir parçasıdır. Türk ilahiyatının kurallarını İslam belirlemez aksine İslam, Türk ilahiyatının önceliklerine göre yorumlanır. O nedenle, Türk ilahiyatında İslam, devletin bir “memurudur”. Tanımı daha açık yazmak gerekirse, Türk ilahiyatında, İslam devlete hizmet eder, devlet İslam’a değil. Otonom olan devlettir, İslam değil. O nedenle padişah “günahsız evladını katletmek” isterse devletin selameti için İslam “kolaylaştırıcı yorumlanır”. İslam burada otonom değildir devlete hizmet eder. Örneğin, 2. Osman (1618-1622) döneminde kardeş katlini İslam’a aykırı bulan Şeyhülislam Esad Efendi öldürülmüştür. Fıkıh, İslam’ın değil devletin selametine göre gelişir. Halbuki, İslam fıkhına göre insan ve Tanrı arasındaki en büyük günah şirk, ancak insanlar arası en büyük günah adam öldürmektir. Böylece devletin selameti için en büyük günaha cevaz verilebileceği bir vasatın oluşması başka her şeyin kolaylıkla din tarafından –ve elbette devletin hizmetinde- meşrulaştırılmasına yol açmıştır. Adam öldürmeyi devlet için meşru gören bir dinin diğer ikincil konularda meşrulaştırma işini zorlaştırması beklenemez. Katledilmek için üstüne yürüyenlere Kuran’ı gösterip “Allah’ın kitabı burada beni hangi ayete dayanarak öldüreceksiniz?” diyen Sultan İbrahim’in hikayesi burada anlatmak istediğimizi bir tablo gibi ifade eden “hikayedir”. İbrahim’in bilmediği şuydu İslam’ın fıkhına göre değil “Türk ilahiyatının” fıkhına göre öldürülüyordu.

Sam Whimster, Türkçe’ye Weber’i Anlamak şeklinde çevrilebilecek isimli kitabında şöyle demektedir: “Bir dinin bilimi o dinin düşüncelerini çalışır, ancak sosyolojik çalışmanın merkezinde aksiyon vardır.”[1] Aslında bu yaklaşım Peter Berger ve daha pek çok din sosyoloğunun bize anlattığı şeydir: Yani din düşüncesi nasıl hayata giriyor ve bir pratik haline geliyor. “Türk ilahiyatında” dini pratik devlet ile ilgili bir fonksiyondur. “Devlet olmadan dinin olamayacağı” görüşü halk tarafından benimsenmiştir. Dolayısıyla Türk ilahiyatının sivil bir din pratiği üretme ihtimali yoktur. O nedenle çok eskiden beri “devletin dini olarak İslam” bütün diğer “sivil İslam” denemelerini yok etmiştir.

İslam’ın ikincil yer bulduğu Türk ilahiyatının merkezinde devlet vardır. O nedenle bu yazının başında “dinimiz devlet” ifadesini kullandım. Türk ilahiyatının merkezinde devlet, İslam ilahiyatının merkezinde Allah vardır. Bu çelişkiyi kaldırmanın yolu Türk ilahiyatında merkezdeki devletin bir tür “tanrı gibi” algılanmasını sağlamaktır. O nedenle Türk ilahiyatında tapınılacak kişi, devlettir. Böylece devlet aşkındır. Devlet, çeşitli hizmetleri versin diye ortaya çıkmış bir araç değil bir aşkın varlıktır. Kökeni Orta Asya, kut geleneğine dayanan bu anlayışın kemale varmış hali camilerin resmi bir kurum olmasıdır. Türkiye’de mabet, resmi bir kurumdur ve milli bir müessesedir. Orada, İslam’ın evrensel mesajı ikincildir ve daha ziyade Türk kutunun, Türk devletinin merkezde olduğu bir vaaz dinlenir. Ve doğal olarak Türk ilahiyatında “küfür” devlet ile ters düşmektir. Allah’a inancınız yüzünden her gün beş yüz rekat namaz kılan has bir mümin bile olsanız, devlet ile kavgalı iseniz “Türk ilahiyatına” göre siz “küfür” içindesinizdir ve cezalandırılırsınız. İslam ve Türk ilahiyatlarının bu açıdan karşılaştırması şöyledir: Her kafir yok edilmeli değildir ama her hain –ki bazıları muhlis Müslüman bile olsa- yok edilmelidir!

Böylece Türk ilahiyatını, içinde İslam’da olan ancak bundan fazla olan ve Türk tarihsel dünyevi ve folklor muhayyilesinin ürettiği bir düşünce olarak tanımlamak mümkündür. “Tanrı” burada bazen açık bazen üstü kapalı olarak Türk boyunu korur. Onun tarih boyunca zaferler yazmasını, kusursuz ve hatasız olarak bugüne gelmesini ister. Bu haliyle O, esasen Türklerin Tanrı’sıdır. Diğer Müslümanların bile bir gün mutlaka Türklerin devletinde –tıpkı Osmanlı devrinde olduğu gibi- toplanması istenir. Türk ilahiyatının bir kaç asr-ı saadetinden birisi de o nedenle Osmanlı devridir.

Türk ilahiyatının azizleri -bir kaç istisna hariç- o nedenle devlet büyükleridir. “Bütün Osmanlı padişahları velidir”. Dünyanın en büyük tarihçisi dindar bir Türk’e Sultan Murad’ın içki içtiğine ikna edemez. “2. Abdülhamid velidir abdestsiz yere basmamıştır”. Fatih, Yavuz, 1. Osman ve dahi pek çok diğer Osmanlı sultanları Allah’ın seçilmiş kullarıdır. Bugün “Türk ilahiyatının” önemli bir adeti/ibadeti üzere insanlar bu kişilerin türbesine gidip dua eder, temenni de bulunur. Bugünkü Türkiye’de şehir isimli olanları çıkarırsak üniversitelerin pek çoğunun ismi “devlet büyükleri” biçimindedir.

Türk ilahiyatının merkezinde devlet olduğu için, devlet ne yapsa halk bunu doğru görür. Bunu anlamak için biraz theodicy kavramına bakmak gerekiyor. “Madem Tanrı adildir neden küçük çocukların katledilmesine izin veriyor?” İlahiyat tartışmalarında kötülük sorunu bu tip konuları ele alır. Ancak bir Tanrı’ya inanmak aşkın bir durumdur ve iman size bu tip çelişkili durumlarda bile inancınızı korumanızı sağlayacak yaklaşımlar üretir. İnanan, Tanrı’nın kötülüğe izin verdiğine asla rıza göstermez. Hep bir açıklama vardır. Türk ilahiyatında theodicy sorunu ise devlet ile ilgilidir. Devlet ne yapsa kötü değildir. O nedenle Yenikapı Camii önünde “dün Ergenekon vardı bugün yok diyorlar, ne diyorsunuz?” sorusuna muhatap olan vatandaşın aklı karışmaz: “Devlet ne diyorsa odur” der. Çünkü, burada devlet aşkındır çelişkileri “müminlerine” hep hikmetli gelir. Geçen yıl kahraman olan bugün devlet düşmanı olur. Kimse buna şaşırmaz.

“Türk ilahiyatının” mezhebi ise millettir. O nedenle aydınlar, farklı olanlar “sapkındır”. Herkes gibi inanmak gerekir. Bu mezhep bir ölçüde anti-entelektüeldir. Sıradan olmayı herkes gibi olmayı tavsiye eder. “Eski köye yeni adet getirmek” büyük günahtır. Halk nezdinde daima memur, aydını döver. Aydını aşağılamak bu mezhebin en belirgin özelliğidir. “Bu millet mübarektir” ve onu anlamayan halkından kopmuş “Tanzimat aydını” gibidir. Bireyden daima “Anadolu halkının keskin ferasetine boyun eğmesi” istenir. Bunu devlet bilerek ister çünkü çok iyi bilmektedir ki Anadolu’nun kamuoyu kısa vadeli bazı sarsılmalar olsa bile her zaman devletin arkasındadır. Çünkü “devlet çürük tahtaya basmaz”. Kısacası Türk ilahiyatının mezhebi halktır.

Seküler-Kemalizm’den İslamcı-muhafazakar devre doğru giderken pek çok şey değişiyor. Ancak değişmeyen bu yazıda ele almaya çalıştığım Türk ilahiyatıdır. Bütün sarsıntıların altında ana bir akıntı olarak Türk ilahiyatı her şeyi yine belirliyor. Çünkü aktörlerin söyledikleri farklı olsa bile yapısal olarak hemen hepsi üç aşağı beş yukarı aynı. Hepsi “Türk ilahiyatının” içinde büyüdü ve sosyalleşti. Sakallısı, sakalsızı, laiki, dindarı, Nurcusu, İslamcısı, İstanbul burjuvazisi velhasıl kim gelirse gelsin o nedenle ülkede pek çok şey değişmemektedir. Farklı şeyler istiyor olsa bile yine istenilen devlete biat etmektir.

İşte “Türk ilahiyatı” dip asıl dalga olarak yerinde durduğu için ülkede ne kadar çok şey tam tersi istikamette değişmiş bile olsa bazı şeyler değişmiyor. Devlet yine aynı şeyleri söylüyor ve yapıyor, millet yine bütün olup biteni destekliyor.

[1] Sam Whimster, Understanding Weber (London and New York: Routledge, 2007), s. 180.

 

Önemli Not: Yukarıdaki yazı, yazarın şahsi görüşlerini içermekte olup, İktibas Çizgisi.com un yayın ve düşünce yapısını yansıtmıyor olabilir. İktibas Çizgisi olarak, kâr amacı gütmeyen yayın politikamız gereği okumaya değer bulduğumuz yazıları, takipçi kitlemizle buluşturmak için tam metin olarak yayınlıyoruz

Daha Fazla Göster

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

Popüler Yazılar

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Close
Close