GenelYazarlardanYazılar

“Türkiye-ABD İlişkileri Göçtü!” mü?

Değişen şartları ve yeni denge arayışı sürecini doğru tanımlamak, doğru anlamlandırmak konusunda sistematik takip ve analizleriyle tanıdığımız (dış politika) yazarı-gazeteci Nedret Ersanel, “Türkiye-ABD ilişkileri göçtü!” diyor. Ve devamla; şu tespitlerde bulunuyor…

‘Türkiye-ABD ilişkilerinin geleceğinden söz etmek, -son dönemde yaşananlar ve ABD yönetiminin konuya yaklaşımı nedeniyle- artık mümkün gözükmüyor…

Yani bundan sonra ‘ABD ile bir normalleşme beklenilmemelidir’. Zira reel-politik gerçekliğin bir gereği olarak normalleşme olarak algılanan görüntüler aldatıcıdır ; konjonktürel/dönemsel dengelerin sonucu olarak okunmalıdır…

Gelinen aşamada, -kısa bir süre öncesine kadar “müttefik”(?!) olarak nitelenen- ABD ile Türkiye, Türkiye’nin Rusya ile “Avrasya”da birlikte hareket ettiği kadar bile yakın değiller.Öyle ki Türkiye’nin avrasyacılığı ile Rusya’nın avrasyacılığı -şartların da zorlamasıyla- neredeyse birlikte ilerliyor…

Şüphesiz Nedret Ersanel’in bu tespitleri çok önemli ve ABD ile Türkiye’nin stratejilerinin giderek uzaklaştığına, hatta bu ilişkinin bir geleceğinden söz etmenin mümkün olmadığına dikkat çeken güçlü tespitlerdir. Ki bu duruma şaşmamak da gerekir.Öyle ki değişen dünya ve bölge şartları gereği bir ABD projesi’nin parçası olan Türkiye, -süreç içerisinde ABD’nin strateji değiştirmesiyle- (2011-2015)’li yıllarda netleşen bir yol ayrımına geldi.Türkiye ya geçmişte olduğu gibi ABD’nin vesayeti altında hareket edecekti ya da “güvenlik ve gelecek kaygıları”nın zorladığı şartlarda kendi stratejisini oluşturmak üzere dikkatli, dengeli adımlar atacaktı… İşte böyle bir kavşakta yeni Türkiye, -tarihsel ve stratejik derinliği ekseninde- kendi stratejisini oluşturmaya mecbur olduğunu anladı. Aslında 1980’li yıllardan sonra bir taraftan küresel güçlerin projelerinin bir parçası olmak üzere değişim ve dönüşüm süreci yaşayan Türkiye’nin, diğer taraftan da yeni derin yapısı ile kendi güvenliği ve geleceğiyle ilgili hesaplarını da yaptığı, -geriye doğru bir okuma yapıldığında- anlaşılmaktadır.

Zaten değişen şartlar ve yeni denge arayışı süreci hususunda okumalar yapan ve konuyla ilgili derin odakların ne düşündüğünü yansıtan eserlerin de (“Stratejik Derinlik ”kitabı gibi) bu dönemde gündemdeki yerini alması  boşuna değildi. Yani Türkiye, ideolojisi, temel referansı itibarıyla hala ve ısrarla Batılı bir yapı olmaya devam etse de değişen dünya ve bölge şartlarında bir çıkış arayan ülkelerden biriydi…

Türkiye, değişen şartların kendisine açtığı alanda, -kendi güvenliği ve geleceği için-bir çıkış arayışındaydı. Ve bunun birinci yolunu ABD’nin malum projesinde görmekteydi. Ne var ki ABD,-Proje’nin diğer unsurları aynı kalmakla birlikte- strateji değiştirince, Türkiye’nin ikinci yolu/planını devreye sokması söz konusu oldu. Bir çıkış arayan Türkiye, (2011-2015)döneminde yaşananlar nedeniyle ABD ile ilişkilerini yeni bir düzlemde devam ettirmek durumunda olduğunu gördü. Özellikle Irak-Suriye ekseninde Türkiye’yi tehdit eden ve arkaplanında ABD’nin bulunduğu terör yapılarıyla mücadele etmek durumundaydı, yeni Türkiye. Ki bunu yapabilmesi için değişen şartların açtığı alanda denge politikası/dengeci politikadan başka bir çıkışı da yoktu…Bölgede var olan Rusya ile ilişkilerini,-mutabakatlarını öne çıkararak- güçlendirdi.Keza İran ile ilişkilerini  de önemseyen yaklaşımlar sergiledi. Her ne kadar Türkiye’nin bu politikaları ABD ve AB  ülkelerini rahatsız etse de Türkiye, bir eksen değişikliği peşinde olmadığını açıkça gösterdi. Meşruiyetini “sistem içi”nde aradığını her vesileyle deklare ettiği gibi zamanla küresel sistemi, içeriden eleştirmeyi de ihmal etmedi…

Ve zamanla görüldü ki (Batı referanslı) yeni Türkiye’nin ABD’den çok Rusya ile işbirliğini arttırması, değişen şartların bir gereğidir. Aynı zamanda Türkiye, bir oyun kurucu güç/aktör olana kadar ABD ile Rusya arasında denge/dengeci bir politikaya mecburdur. Aksi taktirde, ABD ve Batı’nın, kabul edilmesi mümkün olmayan uygulamaları ve tehditleri karşısında, -kimilerinin ifade ettikleri gibi- NATO’dan çıkması, üsleri kapatması/söz konusu Radar’ı sökmesi halinde Rusya ile Çin’in güdümüne girmesi kaçınılmaz hale gelecektir. Mevcut durumda, değişen şartlara paralel olarak, geçmişin “Maocu”su Doğu Perinçek’in Rusya-Çin eksenli “ulusalcılığı ne kadar  tutarlıysa ‘Türkiye NATO’dan çıksın’ ” söylemleri de o kadar tutarlıdır. Üstelik -sık sık ifade ettiğimiz gibi- yeni Türkiye’nin çıkış arayışının “sistem-içi”/”Evrimci” bir arayış olduğu unutulmamalı… Oysa söz konusu öneriler “devrimci” bir çıkışta söz konusu olabilir. Bu arada bazı ülkelerin NATO’nun askeri kanadından çekilmeleri de sistem-içi reaksiyonlar olarak okunmalıdır…

ABD, -Yunanistan’ı Kullanarak-TÜRKİYE’ye Mesaj Veriyor!

Bilindiği üzere, özellikle İngilizler, Osmanlı’yı parçalayıp yeni bir dünya düzeni kurmak isterlerken, -diğer bazı uluslarla birlikte- Yunanistan’ı da taşeron olarak kullanmışlardı.Son planda da “şaibeli anlaşma”lar ile bölgedeki sorunları canlı tutarak Türkiye’yi kontrolü/vesayetleri altında tutmakta zorlanmamışlardı. Keza II. Dünya Savaşı sonrası, küresel emperyalizmin liderliği ABD’ye geçtikten sonra ABD de malum sorunları kendi lehine kullanmaya devam etti…

1947 tarihi ile başlayan ABD’nin bölgedeki hakimiyeti, diğer ülkelerin durumu bir tarafa, Türkiye’nin kılcal damarlarına kadar etkiliydi. Nitekim 1947-1980 döneminde Türkiye ABD vesayetinde bir ülke olarak, -konjonktürel gelişmelere paralel olarak – “şekli” bazı değişimler yaşadı… Tâ ki 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte Türkiye’nin küresel kapitalizme entegrasyonu ve sonrasında gündeme gelen malum proje çerçevesinde yeni konumu ve misyonuyla yeni Türkiye’nin, -ABD’nin stratejik müttefiki olarak- tanımlanması dönemine kadar…Ne var ki küresel güçler/ABD’nin strateji değiştirmesiyle birlikte, yukarıda da belirttiğimiz gibi Türkiye, bir yol ayrımına geldi…

ABD’nin yerli işbirlikçilerinin “eksen kayması” iddialarına karşın yeni Türkiye, kendi güvenliği ve geleceğiyle ilgili, elinden geldiğince adımlar atmaya başladı. Irak-Suriye ekseninde Türkiye’yi “terör koridoru”/İsrail-ABD koridoru ile çevrelemek isteyen ABD, değişen şartların açtığı alanı iyi kullanarak, denge/dengeci politikayla, kendi stratejisini sahaya yansıtmaya çalıştı. ABD/Batı, ambargolar, terör yapılarını kullanarak ve algı yönetimi ve manipülasyonlarla Türkiye’yi sıkıştırmaya ve “diz çöktürmeye” gayret etti. Doğu Akdeniz’de, -Uluslararası hukuk lehine olmasına rağmen- Türkiye dışarıda bırakılmaya çalışıldı. Türkiye, ABD/Batı’nın bu tuzağını da aşmaya çalışırken Ukrayna-Rusya savaşı ile birlikte hem Avrupa’da hem de bölgemizde yeni bir konjonktür oluştu… Ve bu yeni durum,  küresel ve bölgesel düzlemde ciddi sıkıntılara neden oldu. Bu arada, Pandemi sonrası “dolarizasyon” operasyonuna maruz kalan Türkiye içinde, Ukrayna-Rusya savaşı, sıkıntıların katlanarak büyümesine neden oldu.ABD’nin teşvikiyle Rusya’ya uygulanan ambargolar, öncelikle enerji krizine, sonra da gıda krizine yol açtı.Ancak Türkiye’nin dengeli/dengeci politikaları bu dönemde de etkili sonuçlar doğurdu.Rusya ile Ukrayna arasındaki “Arabuluculuk”/Kolaylaştırıcılık girişimlerinde kısmen başarılı olan Türkiye, savaşan iki ülkeyle de görüşebilen devlet olarak,  “Tahıl Koridoru”nun açılmasına öncülük etti; Rusya, Ukrayna, Türkiye ve BM’nin çabalarıyla…

Şüphesiz bu gelişmeler ABD’yi rahatsız etti.Her ne kadar bu gelişmeler AB ülkeleri için de olumlu sonuçlar doğursa da bu ülkelerin bir kısmı  Türkiye’nin öne çıkmasından rahatsız oldu. Söz konusu gelişmelerle birlikte İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üyelik talepleri ve burada da Türkiye’nin haklı talepleri ve gerekirse rezerv koyma ihtimali tartışıldı… Yani ABD ve AB ,yeni Türkiye’den rahatsızdı rahatsız olmasına da değişen şartlar özellikle AB ülkelerinin, -özellikle Rusya’nın doğalgaz ambargosuyla birlikte- Türkiye’ye ihtiyacını arttırmaktaydı.Aynı zamanda ABD ve AB için Türkiye’nin stratejik önemi, süreç içerisinde giderek daha da artmaktaydı… Ki bu gelişmelerle birlikte, -ABD’nin Tayvan üzerinden Çin ile gerginleşmesi- Türkiye’nin Avrasya’daki jeo-stratejik mücadelerde de ne kadar önemli olduğunu hatırlattı.

İşte tam da böyle bir vasatta Yunanistan -yine ABD’nin kışkırtmalarıyla- Ege’de ve Doğu Akdeniz’de rahat durmuyordu…Tıpkı Türkiye’deki sistem-içi mücadeledeki Atlantikçiler gibi hem muhatabını tehdit ediyor hem de “yetişin,beni koruyun!” diyerek klasik duruşunu tekrarlıyordu.Aynı zamanda bu ilkesiz, tutarsız duruşlarını ‘algı yönetimi ve manipülasyon ‘çalışmalarıyla kamuoyuna farklı yansıtmaya devam ediyorlardı…

Peki görünen haliyle, Türkiye-Yunanistan ilişkilerindeki gerginleşmenin arkaplanını nasıl  okumalıyız ? Konjonktürel olarak yaşananların nedenleri neler olabilir ? Kısaca değerlendirmeye çalışalım…

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi öncelikle ABD, fiilen NATO’nun doğu sınırını yeniden belirlediğinin işaretlerini verirken Türkiye’ye de Yunanistan üzerinden mesaj vermektedir… Diğer taraftan, bilindiği üzere, Irak-Suriye ekseninde ABD  bir terör koridoru oluşturmak istemiş ve Türkiye bu oyununu kısmen bozmuştu. Ne var ki ABD, güya müttefiki Türkiye’nin çok açık tavrına ve terörün her türlüsüyle güçlü mücadelesine rağmen bahsekonu bölgede tahkim ve tahriklerini sürdürmektedir. Buna karşın Türkiye, -güvenlik ve gelecek kaygısıyla-, Irak-Suriye eksenindeki planı bozma kararlılığının bir gereği olarak bölgede yeni bir harekat kararı almış ve “Bir gece ansızın gelebiliriz” söylemiyle  muhataplarını tedirgin etmeye devam etmişti… Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik kışkırtıcı hamleleri, söz konusu harekattan ABD ve Yunanistan’ın rahatsızlık duyduğu şeklinde de okunabilir. Aynı zamanda ABD’deki demokratların, geçmiş alışkanlıklarının bir devamı olarak yeni Türkiye’ye karşı düşmanca tavırlarının da bu gelişmeleri destekleyici nitelikte olduğu söylenebilir.

Altını çizerek belirtelim ki Yunanistan, sadece Yunanistan olarak okunmamalıdır. Yunanistan Batı’nın bir sınır ülkesidir de. Ve  gelinen aşamadan sonra ABD’nin Yunanistan’a yaptığı olağandışı  askeri yığınağın Rusya’ya karşı yaptığı iddiası anlamını yitirmiş bulunmaktadır. Bu durumun, “Batı”dan “Doğu”ya jeostratejik savaşlar için -kısa ve orta vadeli- bir hazırlık olduğu rahatlıkla ifade edilebilir.

Bazıları yeterince önemsemese de “ideolojik” duruşumuzdaki netliği koruyarak ‘reel-politik okumalar ‘ yapmaya çalışmak, yaşanan süreçleri anlamaya, anlamlandırmaya önem vermek dava sahibi insanlar için “olmazsa olmaz”lardandır kanaatindeyim.

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir